şükela:  tümü | bugün
  • h. g. wells, outline of history'de diyor ki; (aktaran mustafa kemal atatürk; nutuk)

    “millete, şunu da hatırlattım ki, kendimizi, dünyaya egemen sanmak aymazlığı, artık sürmemelidir. gerçek konumumuzu, dünyanın durumunu tanımamaktaki aymazlıkla, aymazlara uymakla milletimizi sürüklediğimiz yıkıntılar yetişir. bile bile aynı acıklı durumu sürdüremeyiz. efendiler, ingiliz tarihçilerinden wells, iki sene evvel yayımlanan, bir tarih yazdı. yapıtının son sahifeleri “dünya tarihinin gelecekteki evresi” başlığı altında birtakım düşünceler içeriyor. bu düşüncelerde güdülen konu; “federal bir dünya devleti” dir. wells, bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl kurulabileceği ve böyle bir devletin önemli ayırıcı niteliklerinin neler olacağı üzerindeki düşüncelerini ortaya atıyor ve adaletin ve tek bir kanunun egemenliği altında dünyamızın alacağı durumu canlandırmaya çalışıyor. wells, “bütün egemenlikler, tek bir egemenlik içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir güç yaratılmazsa dünya yok olacaktır” diyor ve “gerçek devlet, çağdaş hayat koşullarının bir zorunluk haline getirdiği dünya birleşik devletlerinden başka bir şey olamaz.”; ‘kuşku yoktur ki insanlar, kendi ortaya çıkardıkları şeyler altında ezilmek istemezlerse er geç birleşmek zorunda kalacaklardır.’ diyor.”

    acı ve sefaletin dillendirilmesi, yalnız ve kaygılı insanın ebedi ibadetidir. dünyanın kötü olduğu zamanlarda hep kitaplara baktık. çünkü algılarımız buna açıktı. merak ediyorduk. dışarıda büyük buhran varken, kitaplarda acaba neler yazıyordu? nietzsche'nin tanımladığı öte dünyalarda neler olabilirdi? dilencinin kral olma rüyası gerçek olabilir miydi veya nietzsche'nin tüm iyilik, erdem, hakikat gibi kurguları yalanlaması neydi? fark etmez. tarihselliğin içinde debelenen insanların tek merak ettiği, arzuladığı, birkaç satır sözcük idi.

    işte bu felsefe'nin sefaleti ya da sefaletin felsefesi şuna benzer sözcüklerde hayat buluyordu; "bütün bu adamlardan, bu evlerde yaşayanlar gibilerden ve şu aşağı tarafta yaşayan lanet olasıca küçük memurlardan hayır gelmez. onlar ruhsuzdur, ne onurlu bir düşleri vardır ne de onurlu bir arzuları, bu ikisi de olmayınca bir adam nedir ki? tanrım! korkak herifin tekinden başka bir şey olabilir mi? tek yaptıkları işlerine koşturmaktır, yüzlercesini görüyordum, ellerinde kahvaltılık birşeyler, abonman kartlarıyla bindikleri o küçük trenlerine yetişebilmek için deli gibi koşuşturup, ortalığı birbirine katarlar, çünkü treni kaçırırlarsa kovukacaklarından korkarlar; anlama zahmetine girmeye korktukları işlerde çalışırlar; akşam yemeğine yetişemeyeceklerinden korkarak evlerine koşuştururlar; arka sokaklardan korktukları için yemekten sonra evden çıkmazlar ve sevdikleri için değil de, bu dünyadaki bu küçük sefil koşuşturmacalarında onlara biraz daha güvence sağlayacak azıcık paraları olduğu için evlendikleri karılarıyla yatarlar. başlarına gelebilecek kazalardan korktukları için hayatlarını sigortalatıp, biraz da yatırım yaparlar. pazar günleri de, öbür dünyadan korkarlar. sanki cehennem korkak tavşanlar içinmiş gibi!"

    yusuf atılgan'ın aylak adam'ından bir örnek: "dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. tramvaylardaki tutamaklar gibi. uzanır tutunurlar. kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. çocuklarına tutunanlar vardır. herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. gülünçlüğünü fark etmez. kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. herkesin, - veli ağanın öküzleri gibi öküz yoktur, demesini isterdi. daha gülünçleri de vardır ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: gerçek sevgiyi! bir kadın. birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!"

    bir tane de yevgeni zamyatin'den gelsin; biz romanından: "kendimi duyumsuyorum: ama sadece içine kirpik kaçan göz, şişmiş parmak veya çürük diş kendini duyumsar, bireysel varlığının bilincine varır. sağlıklı göz veya parmak ya da diş varlarmış gibi görünmezler. yani gayet açık, değil mi? kendi kendinin bilincine varmak, hastalıktır."

    sonra bize yaşamlar önerdiler: istenilen ise; ışık, biraz daha ışık*, idi. vodvil, burlesk, revü, fars, slapstick filmler, piyes, trajedi, melodram... acıyı hafifletme, onu ututturma çabası; sefaletle yüzleşme, onu benimseyip mutlak geist'a yol alma ya da üst-insan (ubermensch) olma gayreti, içinde ne olursa olsun; unutulan tek ve çok önemli bir şey vardı. o da arzuların, ancak ve ancak, insanın memnuniyetsizliğiyle ilişkili olmasıydı. yani eksikliklerimiz; dürtülmüş bir arzu veya içine düşülmüş bir noksanlık hali, hangisi olduğu fark etmeksizin; belirsiz bir düzlemle karşı karşıya kalır toplumların tarihselliği. halbuki federal dünya devleti gibi bir şeyi savunan h. g. wells de bunu söylemişti: "ilerlemeyi, bizi şikayet edenlere borçluyuz. memnun insanlar hiçbir değişiklik istemezler."

    insanların arzuları ve emelleri ise hayli enteresandır. bir defa şiddeti belirsizdir. şöyle düşünelim; haksızlıklara uğramış ve tıpkı monte kristo kontu gibi hücre hapsine yollanmış ya da papillon ve banker vega gibi, fransız guyanası'na sürgün edilmiş insanlar düşünelim. birisinin macerası tek kişiliktir; diğerleri ise (papillon ve vega) bir grup mücadelesi de vermişlerdir. konuyu açmadan şunu söyleyeyim; burada dar bir özgürlükten bahsediyorum. yani ve aslında bir yoksun bırakılmayı ele alıyorum. çünkü max stirner'in dediği gibi, "...özgürlük kölelerin bir arzu ve tutkusudur, ben özgürlüğün nesnesi olacak kadar nesneci değilim. özgürlük benimle birlikte doğdu ama ben başkaları gibi özgür olmaya mahkum değilim. ben özgürlükten de arındım. ben biricik’im." burası başka bir tartışma alanı ve burada es geçiyorum.

    özgürlükten yoksun bırakılmış insanlar için dünya bir esaretten kurtulma yeridir. tüm zamanını ve aklını esareti doldurur. dünyada özgürlük mücadelesinden daha önemli ne olabilir? hele haksız bir şekilde hapsedilip, eziyetler görmüşse. ama esaretten bir zaman kurtulan kişi, dünyada, yani diğer toplumlarda, başka başka meselelere önem atfedildiğini görür. bu şaşkınlık vericidir. zamanla, topluma kaynaşan bir zamanların esirleri, bir vakit, bir cafe'de kruvasan ve kahve içerken şunu fark eder; geçmişin acıları yele kapılıp gitmektedir. özgürlük diye kast ettiği şeyi almış mıydı?! şimdi hayatın durgunluğuna kapılmamış mıydı?! auschwitz-birkenau veye birim 731 kalıntılarında bir ruhun esaretini arayın bakalım. alman bir komünistin infazında, rosa luxemburg'un katline yol açan tutkusundaki tansiyonu bulun bakalım.

    arzuların şiddeti belirsizdir. ama bu da yeterince açıklayıcı değil. tutkular nevrotik olabilir; insanların tutkuları dönüşüme uğrayabilir; tutkulara ihanet edilebilir. bireysel olarak yerine getirilmiş arzular, heyecanını kaybedebilir. dolayısıyla toplumların durumu, hegel'in de dediği gibi, doğa yasalarıyla açıklanamıyor. toplum ilerlemiyor bile. (ilerleme ne demekse!) yani bilim ve teknoloji buncayıldır hüküm sürmesine rağmen, insanların hükümetlerinden, devletlerin bireylerden; bireylerin toplumdan ve toplumun başka toplumlardan beklentileri belli ve aynı. stefan zweig'in geçmişe yolculuk adında bir hikayesi var. bu hikayede bir adam, evinde kaldığı patronunun eşine aşık oluyor. bu aşk karşılıklı ve derin bir tutku içeriyor. fakat kadere bakın. patron, yeni bir fabrika açmak üzere bu çalışanını meksika'ya gönderiyor. araya 2. dünya savaşı da girince, 2 yıllık sürede, meksika'da fabrikanın tamamlanıp biteceği öngörülen ve ara verilen bu tutkulu ve şehvetli aşka, toplamda 7 sene araverilmiş oluyor ve çift yıllar sonra, üsteik patron da ölmüş ve kadın dul kalmış iken bir araya gediklerinde, geçmişlerindeki o tutkulu bağlılığı bulamıyorlar.

    daha iyi bir dünya yok. bu sefaletin felsefesi olsa da yok. bu acı dolu gerçek, melankolik bir patikaya yol açmamalı ve kimseyi dünyayı açıklama gayretine sokmamalı. ufuk yaltıraklı'nın sözlerini 3 dakika dinlemeniz yeterli, kast ettiğim şeyi vurgulamak açısından.

    bu dünyada yalnızca gürültü var.

    https://postmodernizm.blogspot.com/…-sefaletin.html
  • bacanak yine muhammara gibi bir mevzuya girmiş. hemen ken russell'in altered states'inden bir sahne ile harlamak istediğim mevzudur. bkz.