şükela:  tümü | bugün
  • çıldırmış maymun gibi durmadan bir düşünceden diğerine zıplayan zihnin ürünüdür.
  • bipolar bozuklukla ilgili olarak okunabilecek, bir psikiyatrın kendi hastalığının güncesi olan güzel bir kitap.
  • sarhoş bir balinayı nasıl dize getiririm? sorusuna cevap ararken, aşk bataklığında çırpınıverirken kendini bulan kadının hayat öyküsü. fakat sıradan bir kadın değil. aynı zamanda bunun ilmini de yapmış, yazmış. bir de üstüne kürsü kapmış.

    bipolar tanısı almış bir doktorun hikayesi mi aşk meşk üstüne giden bir hikaye mi yoksa her ikisi de mi?
    en iyisi bi'de siz kurcalayın sözlük ahalisi..
  • seneler sonra beni tekrar kitapların arasına döndüren akıcı ve samimi bir biyografi. manik depresyonu ancak yaşayan biri bu kadar içten anlatabilirdi sanırım. okunmalı.
  • kendisi de bipolar bozukluk (eski adıyla manik depresif) sahibi olan bir psikiyatri profesörü kay redfield jamison'ın, bipolar bozukluk hakkında kendi hayatından sunduğu kesitler. bence bir başyapıt olmuş, bipolardan muzdarip birinin kendi ağzından bu kadar güzel anlatılabilirdi.

    "bu tür deliliğin çok kendine özel bir iç sızısı, coşkunluğu, yapayalnızlığı, dehşeti var. uçtuğunuz zaman harikasınız. düşünceler olsun, duygular olsun müthiş bir hızla, yoğunlukla üst üste geliyor, aynı kayan yıldızlar gibi siz bu yıldızların peşine düşüp her an daha iyisini daha parlağını buluyorsunuz. çekingenlik diye bir şey kalmıyor, aradığınız sözcükleri, jestleri tak diye buluyorsunuz, başkalarını büyülediğinizin kesinlikle bilincindesiniz. tekdüze insanlarda ilginç yanlar keşfediyorsunuz. gövdenizin her yanını müthiş bir duyarlık sarıyor, baştan çıkarmak, baştan çıkarılmak karşı konulmaz bir istek haline geliyor. her şey çok kolay, siz çok güçlüsünüz, parasal açıdan da her şeyi yapabilecek durumdasınız, üst düzey bir keyif, coşku, mutluluk iliklerinize kadar dolmuş. ama bir noktadan sonra bütün bunlar değişiyor. kafanıza üşüşen fikirler çok fazla, çok hızlı; biraz önce açık seçik gördüğünüz şeyler birbirine onulmaz biçimde karışıyor. bellek yok oluyor. arkadaşlarınızın yüzündeki ilgi ve keyif yerini endişe ve korkuya bırakıyor. önceleri düzgün bir akış içinde olan her şey birden tersine dönüyor, sinir, öfke, korku birbirini izliyor, denetimi tümüyle elden kaçırıyorsunuz, kafanızın en karanlık mağaralarına dalıyorsunuz. o mağaraların orada olduklarını bilmiyordunuz o ana dek. bunun sonu hiç gelmeyecek, çünkü delilik kendi gerçekliğini yaratıyor."

    ...

    "manik depresif hastalığın ilk krizini geçirdiğimde lise son sınıftaydım; bu süreç başladıktan sonra aklımı çok çabuk kaybettim. başlangıçta her şey çok kolay oluyor gibiydi. çılgın bir sansar gibi oradan oraya koşuyor, türlü plan ve projelerle fıkır fıkır kaynıyor, kendimi sporlara veriyor, geceler ama geceler boyu sabahlara kadar uyumuyor, arkadaşlarla geziyor, elime geçirdiğim her şeyi okuyor, defterler dolusu şiirler, oyunlar yazıyor, geleceğime dair büyük, tamamıyla gerçek dışı hayaller kuruyordum. dünya zevk ve umut doluydu; kendimi harika hissediyordum. yalnızca harika değil, gerçekten çok çok harika hissediyordum. yapamayacağım hiçbir şey yoktu, hiçbir şey bana zor gelemezdi. kafam pırıl pırıl aydınlıktı, her şeyi yerli yerine inanılmaz kolaylıkla yerleştirebiliyordum, o ana dek çözemediğim matematik problemlerini bile sanki içten gelen bir güdüyle çözüvermiştim. aslında o problemlerin çözümünü bugün biliyor değilim. ama o sırada her şeyin kesin anlamını görmekle kalmıyor, her şeyi harika bir kozmik ilişkiler çerçevesine uyum içinde oturtabiliyordum. evrenin doğal yasalarına ulaşmak beni öylesine büyülemişti ki, kabım kabıma sığmıyordu, arkadaşlarımı köşeye sıkıştırdığım gibi her şeyin ne kadar güzel olduğunu onlara anlatmaya koyuluyordum. evrenin karmaşık yapısı ve güzelliği konusunda vardığım çözümler onları benim kadar şaşkınlığa uğratmadığı gibi, benim bu bitmez tükenmez enerjimin onları yorduğu, bıktırdığı söylenebilir: çok hızlı konuşuyorsun, kay. biraz yavaş ol, kay. ne diyorsun anlamıyorum, kay. sakinleş, kay. bu sözleri açık açık söylemediklerinde bile gözlerinde okuyordum. allahaşkına, kay, yavaş ol. (allahaşkına'yı kim böyle çevirdi lan hahah)

    sonunda yavaşladım. doğrusunu isterseniz, kesildim. birkaç yıl sonra tutmaya başlayan, çılgın bir hızla yükselen psikoz ölçüsünde denetim dışı olan akut mani krizleri ile karşılaştırıldığında, ilk kez süreklilik gösteren bu hafif mani dalgası gerçek maninin uçuk renkli hatta sevimli bir kopyasıydı; daha sonra gelen yüzlerce uçuş dönemi gibi kısa sürdü, kendi kendini çabucak yakıp tüketti. arkadaşlarım için can sıkıcıydı belki, benim için heyecan verici ama yorucuydu kuşkusuz ama hastalık olarak algılanacak nitelikte de değildi. derken yaşamım da kafam da sanki derin bir boşluğa yuvarlandı. düşüncelerim kristal yapısını yitirmekle kalmayıp karanlık dehlizlerde debelenmeye başladı. bir kitabın herhangi bir bölümünü üst üste birkaç kez okuyor ama aklımda hiçbir şeyin kalmadığını farkediyordum. hangi kitabı ya da hangi şiiri elime alsam aynı şey oluyordu. hiçbir şey anlamıyordum. hiçbirinin anlaşılacak bir yanı yoktu. derslerde anlatılanları izleyemiyor, çevremde neler olup bittiğinden habersiz pencereden dışarı dalıyordum. korkutucu bir durumdu bu.

    ben başka şeylere alışkındım: aklımın en yakın dostum olmasına, kafamın içinde bitmez tükenmez tartışmalar sürdürmeye, beni sıkıcı ya da acı verici durumlardan kurtarmaya her an hazır bir mizah duygusuna ya da analitik düşünce sistemine. zihnimin keskinliğine, uyanıklığına, bana bağlılığına güvenim sonsuzdu. oysa birdenbire aklım bana düşman kesilmişti: boş heveslerimle alay ediyor, bütün saçma sapan tasarılarımla dalga geçiyordu; artık hiçbir şeyi ilginç ya da eğlenceli ya da üstünde durmaya değer bulmuyordu. dikkatini yoğunlaştırmaktan acizdi kafam, dönüp dolaşıp ölüm konusunu işliyordu: ölecektim ya, herhangi bir şeyin ne önemi olabilirdi? yaşam sonu belli olan kısa, anlamsız bir süreç olduğuna göre neden sürdürmeliydi hayatımı? müthiş bir bitkinlik içindeydim, sabahları yataktan çıkabilmek büyük bir güç istiyordu. herhangi bir yere yürümek her zamankinin iki katı vaktimi alıyordu. her gün aynı giysileri giyiyordum, çünkü ne giyeceğime karar vermek çok büyük çabalar gerektiriyordu. insanlarla konuşacağım diye ödüm koptuğundan arkadaşlarımdan elinden geldiğince uzak duruyor, derslerden önceki ve sonraki saatleri okul kütüphanesinde, hemen hemen hiç kıpırdamadan oturarak geçiriyordum; kalbim ölü, beynim kil kadar soğuktu."

    ...

    "ailem, arkadaşlarım, 'normal' olmaktan memnun olacağımı, lityumun yararlarını anlayacağımı, normal bir enerji ve uyku düzeyine ulaşmaktan huzur duyacağımı bekliyorlardı. oysa insan bir kez yıldızların üstüne basmışsa, gezegenlerin halkalarını ellerinde tutmuşsa, geceleri dört beş saat uyumaya alışkınken şimdi sekiz saat uyuyorsa, günlerce, haftalarca geceleri sabahlara kadar uyanık kalmışken artık bunu yapamıyorsa, başkalarına belki çok rahat gelen bir günlük düzene girmek hiç de kolay değil. insan kendini kısıtlanmış hissediyor, eskisi kadar üretken olmadığına inanıyor, en kötüsü de o eski başdöndürücü uçuşlarını deli gibi özlüyor. eskisi kadar canlı, enerjik ve keyifli olmadığımdan yakındığımda insanlar, 'iyi ya, sen de artık bizlerden birisin' gibisinden sözlerin beni rahatlatacağını düşünüyorlar. oysa ben kendimi başkalarıyla değil, kendi eski kişiliğimle kıyaslıyorum. daha da ötesi, şimdiki kişiliğimi eskinin en iyi günleriyle -yani hafif mani geçirdiğim dönemlerle kıyaslamak eğilimindeyim. şimdiki 'normal' kişiliğimle, en canlı, en üretken, en coşkulu, en hareketli, en çekici duygudurumum arasında dağlar kadar fark var. kısacası, benim eski benden daha iyi bir performans göstermem hiç kolay değil. üstelik satürn'ü de çok özlüyorum."
  • "dalıyoruz ötelerin vahşi maviliğine
    tırmanıyoruz yükseklere, güneşin içine doğru"
  • ''peki böyle bir hastalığı neden istersin, diyeceksiniz. çünkü içtenlikle inanıyorum ki, bu hastalık yüzünden çok daha fazla şeyi daha derinden hissettim; çok farklı, çok yoğun yaşantılarım oldu; daha çok sevdim , daha çok sevildim ; daha çok ağladığım için daha çok güldüm; çok kötü kışlar geçirdiğim için baharların tadına daha çok vardım ; ölümü dar bir pantolon kadar sıkı sıkıya hissettiğim için onu ve yaşamı daha çok takdir ettim; insanların en iyi ve en kötü yanlarını gördüm ve sevginin, bağlılığın, bir işi sonuna dek götürmenin değerlerini yavaş yavaş öğrendim. kafamın ve kalbimin enini, genişliğini, derinliğini gördüm, her ikisinin de ne kadar kırılgan, sonuçta ne kadar bilinmez olduklarını gördüm. depresyonda olduğumda odanın bir ucundan bir ucuna yerlerde sürünerek gittiğim, bunu aylar boyu yaptığım oldu. ama normalleştiğimde ya da maniye girdiğimde, tanıdığım pek çok kişiden daha hızlı koştum, daha hızlı düşündüm, daha hızlı sevdim hep. inanıyorum ki bunun nedeni hastalığımdı her şeye getirdiği yoğunluktu, beni zorladığı perspektifti. sanıyorum ki kafamın ( biraz eksikse de yerli yerinde duruyor ) sınırlarını, yetişme tarzımın, ailemin, eğitimin, dostlarımın sınırlarını zorlamama yol açtı. ''
  • tesadüfen alıp, bir solukta bitirdiğim kitap. psikolojiye ilgi duyanlar, bir hasta ve aynı zamanda bir doktor olan kay redfield jamison tarafından yazılan bu kitabı kaçırmamalı.
  • hiç bir şekilde satın alamadığım veya epub-pdf formatını bulamadığım kitap. bu konuda bana yardımcı olabilecek * yazarlara şimdiden teşekkürü bir borç bilirim.

    bu entry amacına ulaşınca kendini imha edecek.