şükela:  tümü | bugün
17863 entry daha
  • insanın bedeniyle ruhunun apayrı nefes aldığını anladım şu son iki günde. çok zordu o iki günlük rampayı atlatmak ama başarıcam, başardım. kendime öyle acıdım ki, içimdeki kız çocuğu hâlâ büyümemiş, bunu anladım. bu metropolis düzenine öyle yabancıyım ki, o yüzden bunca acı çekmelerim... kalbimi kolay kolay kimseye açmadım. açınca ise hep uçlarda yaşadım. ancak bu “uçlarda yaşamak” normal olandı. sadece bu zamana uygun değildi. boktan postmodern düzenin şipşak ve laçka ilişkilerine, yüzeyselliğine, ahlaksızlığına ayak uyduramadım. etrafımdakilerin, “takıl işte, geç dalganı, egonu tatmin et” telkinlerine güldüm geçtim.. kendimi ne kadar değiştirmeye çalışsam da yapamadım. ben kendi halimde denizde yüzüyordum. aniden bir fırtına çıktı kapıldım gittim ve gözümü açtığımda kendimi elime tutuşturulan eşya poşetimle karaya vurmuş halde buldum. el sıkıştık ve son ana kadar gelmesini bekledim. hatta öyle saftım ki, belki getirmemiştir eşyalarımı diye düşündüm yol boyu. ama canhıraş, bir an önce kurtulmak istercesine tüm umutlarımı, sevinçlerimi, sevgimi poşetin içine koymuştu. hayatındaki kısa süreli varlığımı, hiçbir iz bırakmak istemeden doldurmuştu işte poşete... metropolis ilişkilerinden bir kuple de benim payıma düşmüştü.. sevgi sanrıları, şehvet sabırsızlığı, mış gibi yapmalar ve ezip geçmeler.. o gitti, benimse eve gidecek gücüm ve halim yoktu. önceki gece sabaha kadar bekleyip tek bir saat bile uyumadan, hayattaki tutunmam gereken tek şey olan işime gittim. herkesin “hasta mısın?” diye sormasına sahte gülümsemelerimle iyiyim diyerek cevap verdim. tuvalette aynada ağlamaktan şişen gözlerime bakınca kendime acıdım. akşamı iple çektim belki düzelir, belki seviyordur beni diye kendimi kandırmaya devam ettim. oysa postmodernizmin acımasızlığının ve teknolojinin getirdiği alternatiflerin tek bir kişiye bağlı kalma erdemini yok ettiğinin hâlâ farkında değildim. o mavi poşetle kendimi banka zor attım. oraya saatlerce çakıldım kaldım. insanlar ışık kümesi halinde süzülürken, sesleri boğuk bir halde duyulurken kendi gezegenimdeydim orada. içimi çeke çeke, yazık bana diyerek ağladım. söylediklerine, haline, tavrına nasıl inandım diye, kendime kızdım. düştüğüm derbeder durum için kendimden nefret ettim. ezilen gururumun verdiği acıyla boşluğa baktım saatlerce... bir insan birinin hayatına nasıl böyle pervasızca girip ve nasıl böyle pervasızca çıkabiliyordu? nasıl büyük aşk lafları edip, inandırabiliyordu kendini? birinin hayatına girip çıkmak, duygularını, vaktini, emeğini, umudunu alıp gitmek nasıl bir şeydi? bu kadar kolay mıydı?
    bir insan, “sen ben yok. biz varız artık.” deyip de nasıl birden böyle gidebiliyordu?
    varlığım bu kadar mı ağırdı?
    ben prenses gibi büyümemiştim oysa... hayatın acımasızlığını biliyordum. insanların bencilliğini ve sevgisizliğin ne demek olduğunu biliyordum. ama yaşadığım ve kimsenin bilmediği travmaların acısını bir başkasının gururuyla oynayarak çıkarmadım. en zor, en muhtaç günlerimde bile kimsenin hayatına bir hevesle girmedim. şehvetim için kimseye mış gibi yapmadım. peki neden bunu yaşadım? illa bir ders mi çıkarmalıydım? peki günümüz ilişkilerine hem bu kadar uzak hem bu kadar yakınken ruhumda yaşanan bu depremden hangi dersi çıkarmalıydım? iç sesim, senin benimle yürümeyeceğini söylüyordu. ona kulak asmamıştım yine de. bundan sonra iç güdülerimi dinleyeceğim. bana verilen sübliminal mesajları dikkate alıp ona göre davranacağım. sen mesela demiştin ki, “bir şeyin az yaşanması, hiç yaşanmamasından iyidir.” oysa ben seni hiç yaşamamış olmayı dilerdim. çünkü benim hayatımda ortası yoktur hiçbir şeyin. ya varsındır ya yoksundur. bunları dikkate almak yerine, başımı döndüren sözcüklerine, beni dünyanın en mutlu insanı yapan içtenmiş gibi olan aşk sözlerine inandım işte! bunlar ilk kez duyduğum şeyler değildi ama sende inandım, aptallığım devreye girdi ve inandım bir kere...

    ancak bunun ikincisi olmayacak artık. bir daha kimse hayatıma bu şekilde giremeyecek. kimse bana bir daha 20 temmuz gününü yaşatamayacak. kırılan gururumu, uyku haplarıyla deliksiz uyuyarak, dostlarımla ve hayvanlarla zaman geçirerek tamir edeceğim. afiyetle probis yiyeceğim, yine senden önce olduğu gibi burhan altıntop izleyeceğim, mesut enişteye güleceğim, boyozu kendim yapacağım, kimyonu ve tarçını yine seveceğim. ortak olduğumuz onlarca şeyi sevmekten, dinlemekten, izlemekten, yapmaktan ve yemekten vazgeçmeyeceğim bana seni hatırlatacaklar diye.
    ruhum hasta diyerek, o bahaneye sığınıp, aslında “yeterince sevmiyorum” manasına gelen kaçıp gitmeni, gururumu kırmanı, kalbimi ezip geçmeni hepsini elbet unutacağım. zaman geçince, gözlerimi süzdürerek dudağımın kenarıyla güldüğüm yalan bir tebessüm olarak kalacaksın sadece...
  • her an aklımdasın.
  • bana verdiğin kitabı okuyorum. kitabı verirken söylediklerini de düşünüyorum, aramızda böyle şeyler olmayacak diye konuştuğumuz her şey oluyor. benim acilen senden uzaklaşmam gerekirmiş gibi hissediyorum.
  • yarınki sınavın için başarılar dilememi en azından bekledigini biliyorum ki zaten ben de öyle bir insanım duyarsız kalamam ama bu sefer kendim için biraz uzaklaşabilmek için yapmak zorundayım, yazamam anla, yokluğumu anla, bunun nasıl bir şey olduğunu anla. ben her gün yokluğunun nasıl bir şey olduğunu tekrar tekrar yaşarken.
  • kirpiklerin çohgzel, gözlüklerin yokken mükemmel görünen kirpiklerin gözlüklerin altında cazibesinden hiçbir şey kaybetmedi.
    bil isterim.
    güneşte parlayan kahverengi gözlerin çoghzel, sensiz yaşayamam derken.
    kadehindeki şarap çohgzel, ağzındaki sigara çohgzel, dream türk’te çalan dandik şarkılar çohgzel, sana bakarken her şey iyi kötü çohgzel.
    nefes nefese soluğumu içine çekerken sen de bensiz yaşayamazsın dedin ya hani; güzel allahım ne kadar da haklıydın.
    iyi gününde değil en çok kötü gününde seviyorum seni. yanında olması gereken herkesin yerine yanındayım, seni sevmesi gereken herkesin yerine seviyorum seni.
    içindeki kötüyü görüyorum, içindeki düzenbazı senden bile iyi tanıyorum. kişisel şeytanıma aşığım ben.
    bana zarar mı verdin? dert değil.
    gönlümü almayı tek bilen, ayaklarımı yerden kesen yine sensin.
    yüzünden dudaklarıma damlayan terinde ilahi bir şeyler var.
    beni herkesten iyi bilen yine sen değil misin?
    yanımda uyurken o kadar masum görünüyorsun ya hani?
    masumluğa yakın bile olmadığını bilecek kadar iyi biliyorum ciğerini.
    hatalarınla, sevaplarınla, boyumuzu aşan günahlarınla seviyorum seni.
    sen benim cennetim cehennemim, sen benim başıma gelen en güzel şey, sen benim karşıma çıkan en büyük belasın.
    ben senin yüzünü güldüren, ben senin sığınmak istediğin her şey, ben senin beğensen de beğenmesen de hayatının ta kendisi...
    tanıştığımız gün, kaderlerimizin kesiştiği gün -ki sen kadere inanmazsın bilirim- tek olduk biz.
    insan kendine ne kadar kızgın kalabilir?
    kendime kızdığım kadar kızamam sana bilirim çünkü sen bensiz iyi olamazsın.
    iyi ol isterim çünkü, göğsümde uyurken teninin sıcaklığı beni değil kalbimi ısıtır.
    bütün pespayelikleri bir yana bırak aramızdakileri tanrı bile değiştiremez.
    dünya durdukça beraber anılacak bizim adımız.
    sen benim, ben senin.
  • gel ki vazgeçmek mümkün olmasın.

    gel ki şafaklar tutuşsun.
  • merhaba.

    göz görmeyince gönül katlanıyor. sen her gün biraz daha uzaklaşıyorsun benden. belki de bu uzaklaşma çoktan bitti ve sen başka birine yakınlaştın bile.

    ama mevzu bu değil.

    çok seviyorum, her şeyimsin, asla vazgeçemem gibi cümlelerinde değil mevzu. her şey değişiyor neticede. bak yönetim şeklimiz bile değişti senin cümlelerin ne ki bunun yanında.

    mevzu ne biliyor musun? taktiksiz, içinden geldiği gibi, güzelliğe önem vermeden, sana bu denli değer veren birini bulabilecek misin? "benim gibi seveni bulamazsın" gibi iddialı cümleler kurmam asla tarzım değil. sırf meraktan soruyorum. çünkü ben seni taktiksiz, gümbür gümbür sevmiştim. öyle biri var mı sahiden yoksa herhangi bir alfa erkeğinin peşinde misin?

    biliyor musun ben hiç alfa erkeği olamadım. birçok kişiye göre bir eksiklik sanırım bu. bağırıp çağırıp bir kızı daha da ötesinde bir insanı sürüklemek gibi herkesin aslında olağan gördüğü fantazilerim olmadı hiç. ben sadece sevdim. sevince de gidip söyledim. sana da defalarca söylediğim gibi. başka ne yapılır ki zaten? birini sevdiysen gidip söylersin. sen de beni sevdiğini söylemiştin. 60 yıl sonrasını bile planlamıştık. ama şimdi yoksun.

    dediğim gibi sadece meraktan soruyorum. böyle yani benim gibi safça seven biri var mı? bu kadar safça seven birini göremedim çünkü.

    son birşey diyeceğim.

    ben senin mutsuzluğunla mutlu olmam. o yüzden kiminle karşılaşırsan karşılaş umarım çok mutlu olursun.

    saygılar.
  • 9 saat sonra gireceğin sınavdan güzel sonuçlar alacağını biliyorum. elinden geleni yaptın heyecana gerek yok. bunu okuyacağını biliyorum ama ne zaman okursun onu bilmiyorum. seni seviyorum şans seninle olsun başarılar.
  • bugün tam 3 sene olucaktı. yaklaşık bir ay önce beni ikinci sefer terketmeseydin. ne hayaller kurmuştum be. ama hep tek başıma kurmuşum. gözümün önündekileri görmemişim ya da görmek istememişim. sen benim ilkimdin ya. öyle güzel sevmiştim ki seni. ama haketmediğini anlıyorum. bana bir sürü şey öğrettin acı bi şekilde. en çok kendimi sevmem gerekiyormuş. en çok kendime değer vermem gerekiyormuş. şu an kimseyi bi daha sevemicek gibi hissediyorum. umarım böyle devam etmez. belki bencilce ve kötü bi düşünce ama umarım sevgi konularında mutlu olamazsın. ve benim değerimi birgün anlarsın. ben de vazgeçtim artık bizden. bencilce düşünüyorum evet ama beni böyle sen yaptın. kalbimde derin yaralar açıp siktir olup gittin. birgün bana yazmak için yüz bulman dileğiyle. seni beklediğime falan değil yanlış anlama. sadece bana yaşattıklarını az da olsa hissettirmek için o günü beklicem.
  • senden sonra uzduklerim hep senin yüzünden.
10 entry daha