şükela:  tümü | bugün sorunsallar (6)
21478 entry daha
  • sana hiç söylemesemde bastırdığın duyguların hepsini bir rakı gecesinde anlatmıştın o günden beri, babanla barışmanı düşündüğün sebepten değil daha iyi ol diye istiyorum.
  • merhaba sevgilim
    benden ayrılmana sebep olacak tek şeyi* ortadan kaldırmadan önce sana küçük bi not yazmak istedim. çünkü kararlıyım, seninle yaşlanacağım ama seni yaşlandıran ben olmayacağım.
    ne tür bi iyilik yaptım da tanrı seni armağan etti bana bilmiyorum ama ne yaptıysam aynısını yapmaya devam ederim umarım.
    en yakın arkadaşım,sırdaşım,en güzel güldüğüm adam,sevgilim.. seni çok seviyorum.
    ve evet bu ellerimle entry de yazabiliyorum :)
  • inan ki çok özledim seni.her ayrıntın saklı ben de.o yarım gülmelerin,bana kızmaların soğuk mesajların,beni çok seven sarılmaların her inceliğinle hatırlıyorum seni.unutmaya çabalıyor insan ama olmuyor ki.inan 47 gündür bunu düşünüuorum ama çıkaramıyorum.çabalamadım değil çabaladım ama yapamıyorum gerçekten çok seviyormuşum ben seni.keşke kalbmi açıp bakabilsen(bunu da çok tuttum bu arada) minik bir misafirim var artık bu arada adını ne koysam bilemedim.tek başıma yaşamaya başladım bugün itibariyle resmi olarak.o minnak arkaşada da diğer odayı verdim keşke gelip sevebilsen.
  • hmmm, şimdi ben seni beğeniyorum ya. seni tanımak istiyorum mesela. çünkü tanıdıkça sevesim geliyor seni.

    bu akşam delilik yapıp en yakın arkadaşına gittim. dedim ki ''ben onu çok beğeniyorum.'', meğerse hayatında birisi yokmuş. bak ne mutlu oldum bunu duyunca.

    hayatında mümkünse kimse olmasın, yakın zamanda ben gelmek istiyorum çünkü. ne dersin, olur mu o iş. yılların yalnızlığını senin sevginle tamir edebilir miyim.

    bilemem ama umut ediyorum.
  • buraya ilk defa dalga geçmeden bir şeyler karalamak istiyorum;

    ben sana çok fena düştüm.

    sanaldan yürüme olayından nefret ederim ama,

    bu kuralı senin için kıracağım gibi.

    sen çok güzel bir insansın.

    rabbim seni özene bezene yaratmış,

    her detayın için ayrı ayrı uğraşmış.

    dışın su gibi. için de güzel görünüyor.

    sana nasıl dalarım?*
  • ya yarram, ben de seni özledim falan da, olmuyo ya valla şey yapmayalım.
  • yıllarca seni bekledim, tek olsun özel olsun diye. seni gözümde büyüttüm büyüttüm. yıllarca bekledim fakat bu muydu?

    bir şeyi bekleyip daha iyisini yapmaya çalışmayın, olmazsa travması da ağır oluyor.
  • bazen su içmek için geceleri uykumdan uyanırım. bir yudum suyun eksikliğinin o derin uykudan nasıl uyandırabildiğini hala anlayamıyorum. şimdiyse gecenin bir yarısı uyanma sebebim belli de olsa bir yudum sudan önce senin aklıma gelişini ve tekrar uyuyabilene kadar aklımdan hiç çıkmayışını da anlamıyorum..
  • 2.kez umut verip sonra sevmiyorum demek ayıptır. can yakar. umarım sen de seversin ve sevilmezsin.
  • ince parmakları ne zaman bir şeyi kavramaya kalksa gözlerim istemsiz kemikli ellerine, dar omuzlarına, ordan da katwijk’in sahiline vuran gel-gitler gibi inip kalkan göğsüne kayardı. giydikleri hep biraz bol gelirdi, omuzlarından birkaç santim aşağı dökülürdü. cumartesileri meydanda kurulan pazardan aldığı ince beyaz gömlekleri vardı. her birini elleriyle ütülemeye çalışır, özenle katlar, dolabına yerleştirirdi. resim yapacağı zaman ise gömleğinin kollarını birkaç defa kıvırır, dirseklerine kadar sıyırırdı.

    önceleri bir çeşit ibadet sanardım bu gösteriyi, bir çeşit totem belki. sonra anladım ki giyecek başka kıyafeti yokmuş, parası azmış, zar zor aldığı birkaç parça kıyafeti de bir kazaya kurban veremezmiş, “kör bir bıçakla yakacak odun kesmeye benziyor” dediği iş görüşmelerine elinden geldiğince düzgün giyinip gitmeye çalışırmış, ondanmış bu inadı! bunların da kumaşı dar kalıbına çok gelirdi gerçi. babasının gençliğinden kalma bir pantolonu vardı, sola sola salondaki sobanın lekelediği isli tavanla bir olmuştu rengi. bacaklarına doğru sarkan gömleğinin kuyruğunu iyice çekip beline oturtmaya, bu pantolondan içeri sıkıştırmaya çalışırdı. bir-iki ay önce şehrin merkez kafesinde hemen arkasındaki masada etrafa bakar gibi yapıp yüzünü seçmeye çalışırken gözüme çarpmıştı üstündekiler. o gün taktığı eprimiş kemer birkaç hafta sonra inceldiği yerden kopmuş, onu mücadelesinde yalnız bırakmıştı. bu yüzden gelişimin ilk cumartesi'nde kendimi meydana atmış, yokluğum fark edilmeden benzerleri arasında gümüş kakmalı, ışıltısız tokasıyla bana alayla göz kırpan sığır derisi kemeri torbama tıkıp koşa koşa eve dönmüştüm.

    kemerin ilk sahibi olmayacağı derinin üstündeki derin çiziklerden belliydi ama aradığım tam da buydu zaten. o yokken odasına girmemden hoşlanmayacağını biliyordum, bu konu hiç açılmamış olsa da böyle bir anda yüzünü nasıl buruşturacağını canlandırabiliyordum zihnimde. gözlerinin mavisinin tuna’nın çamurlu grisine çalan gaddar bir soğuklukla kaplanacağını da biliyordum üstelik, tirol’ü dev bir göle çevirecek sicilya güneşi bile eritemezdi o buzları sonra! ona bir hediye verebileceğim samimiyetin aramızda kurulmadığı ziyadesiyle aşikardı. ne yapmalıydı? en sonunda çareyi salonda divanın altındaki sandıkta bulmuştum.

    ceviz ağacından yapılma bu ağır aile yadigarının içinde yine babasından kalma bir mont vardı, kış rüzgarlarının mahsülü dondurduğu haberleri kulaktan kulağa yayıldıkça her gün üstüne geçirdiği gömlek ve ceketlerin artık zayıf düşmüş ciğerlerini koruyamayacağına ikna olmuştu. böylece bir gün o sahafları ziyarete çıkmışken sandığı yerinden çıkardım ve kemeri montun altına sakladım. zor bir işti bu doğrusu! elinde birkaç taklitle çıkagelmişti sonra. eserler vermeer’indi, kitabın sararmış sayfaları arasından düşmesin diye sıkı sıkı tuttuğu parça ise delft limanı’ydı. yine binalar ve manzara çizecek demekti bu.

    birkaç gün sonra mutfakta kahvaltı yaparken karşılaşmıştık. bir semmel’i ikiye bölmüş, hem gazetesini -wiener zeitung- okuyor, hem de ekmeği yavaşça çiğniyordu. beyaz gömleğinin üstüne lacivert askılar takılıydı. askıların omuzlarındaki kemiklere can havliyle tutunduğunu görebiliyordum. olduğundan daha da zayıf göstermişti bu onu. yanındaki sandalyede dolabındaki ceketlerden en koyusu duruyordu. ah şu koyu renk sevdası! çukur gözleri, çıkık elmacık kemikleri, ince dudakları, solgun teni yetmezmiş gibi bir de koyu renklere bürünmeyi severdi. zaten belli belirsiz olan varlığına alenen bir saldırı gibi görünen bu renkler bir tek gözlerini bir tabloyu onurlandırır gibi çevreler, bakışlarındaki mavi dalgaları kimi zaman birbirine katar, kimi zaman çarşaf gibi seriverirdi önüme. işte o içimde şikayetlerime devam edecek sesi bulamazdım, nefesim boğazımda düğümlenir, onun her gün aziz stefan katedrali'ne baktığı gibi uzun uzun, tepeden tırnağa süzerdim bu garip ruhu.

    bu bitmez anlar bana tren vagonunda geçirdiğim geceleri anımsatırdı, vagonun küçük camından duyulan rüzgarın uğultusu, alacakaranlıkta uyuyan uçsuz bucaksız felemenk tarlaları ve içime dolan o ürperti- sessizliği bozan hiçbir zaman ben olmazdım, terbiyeli bir kız çocuğu gibi sıramı beklerdim, endişe içimde usulca yankılanır, ben ise gözlerimi ondan ayırmaya cüret edemezdim yine. beklediğim darbe hiçbir zaman gelmezdi oysa. saniyelerin, dakikaların birbirini kovalaması bitince konuşmaya başlar, doygun, derin sesiyle bir demir varsaydığım anadilinin sivri kenarlarını kadifeyle sarmalardı. dudaklarından dökülen her sözcük odada birikmiş kasvet yüklü kara bulutları dağıtıverirdi. tam o an içim yine o tarifsiz coşkuyla dolardı işte, dresden’da elbe’nin üstünden yansıyan duvarlarını güneşin okşadığı o katedralleri, bayvera'daki bakır renkli taş köprüleri, akşamüstü sakson alplerinden esen taze meltemi varlığımda duyumsardım çünkü. o zaman bir kere daha anlardım üstünden dökülen bu parça parça kıyafetler içinde bile neden saraydan düşmüş bir soylu gibi durduğunu. dünyada varlığı kendine böyle yakışan, benliğini böyle asaletle taşıyan bir başkası hiç olmamıştı, olmayacaktı çünkü.

    böyle olacağını kim bilebilirdi ki?
103 entry daha