şükela:  tümü | bugün
  • baudrillard'ın 1987-1997 arasında yazdığı çeşitli metinlerden oluşan kitabın özgün başlığı. fransızca olan ecran total türkçeye "tam ekran", "topyekun ekran" vb biçimlerde çevrilebileceği gibi, fransızca bir terim olarak güneşten korunma kremleri söz konusu olduğunda "tam koruma" deyişiyle de karşılanabiliyormuş. kitaptan vurucu bir pasaj:
    http://vakumist.blogspot.com/…08/06/pasajlar-2.html
  • jean baudrillard'ın, zamanı tutarlı okuyup yorumladığı, önümüze şapkalar bıraktığı, düşündürücü ve vurucu kitaplarından biridir.

    "tamamen parçalanmış bir siyasal gerçeğin içinde yaşıyoruz. bir yanda, siyasal kesim, yani gizli teknik işsizlik durumundaki paralel mikro-toplum, cezaya çarptırılmadan gelişen ve kendisini yegâne çabası olan neslini sürdürme çabasına adamış görünen, bunu da bütün eğilimlerin iç evlilik türünden bir karmaşasında yapan sınıf -sağın ve solun bu ensestçi birleşmesi, kan bağı yakınlığının ayırt edici özelliklerinden olan bir dizi patolojiye ve yozlaşmışlığa meydan vermemezlik edemez. diğer yanda da, politik çemberden gitgide kopan bir "gerçek" toplum. her ikisi de birbirinden hızla uzaklaşarak, kendi köşesinde yok olup gitmeye ya da dağılıp çökmeye yönelmiş gibiler sanki -ancak medyanın ve kamuoyu yoklamalarının göbek bağıyla seruma takılı olarak ayakta durabiliyorlar. siyasal iradenin yalnızca televizyonların zihinsel ekranında ve aracılık eden kamuoyu yoklamalarıyla etkinlik göstermesi anlamında ele aldığımız sanallık, siyasal işlev ve sahneyi neredeyse işe yaramaz harabelere dönüştürmüş durumda. artık hiçbir diyalektik, bu iki kutbu etkileşim halinde tutamamakta.

    zaten aynı duruma ekonomide de rastlıyoruz. bir yanda, üretimin ve gerçek ekonominin parça parça görüntüsü, öbür yanda da, sanal sermayelerin olağanüstü büyük dolaşımı; öyle ki, bu dolaşımda ortaya çıkan borsa çöküşleri ve diğer mali iflaslar, artık gerçek ekonomilerin, çöküşüne bile neden olmuyor, çünkü bu ekonomiler birbirlerinden o derece kopuklar. aynı şey politik dünya için de geçerli: sorumluluğun (yani her iki taraf için birbirini yanıtlama olanağının) artık oyunun içinde yer almadığı parçalanmış bir toplumda, skandallar, yolsuzluklar ve genel bozulma kesin sonuçlara bağlanamıyor.

    bu paradoksal durum bir ölçüde elverişli, çünkü sivil toplumu (artık ondan geriye ne kaldıysa) siyasal dünyanın cilvelerinden korumaktadır, tıpkı ekonomiyi (artık ondan geriye ne kaldıysa onu) borsanın ve uluslararası finansın rastlantılarından koruduğu gibi. karşılıklı olarak, birinin dokunulmazlığı öbürünün dokunulmazlığını sağlar -yansımalı bir duyarsızlıktır bu da. daha da iyisi: gerçek toplum, politik sınıfla ilgilenmez, ama aynı zamanda da bunu bir gösteri gibi seyreder. böylece medya, sonunda bir işe yarar ve "gösteri toplumu" bütün anlamını bu vahşi ironide bulur: kitleler, politik sınıfın yaptığı yolsuzlukların herhangi bir biçimde ortaya çıkışı boyunca, kendilerini temsil edenlerin iş görememezliliğini seyretmektedirler. politik sınıfa, kala kala halkın zevki için gerekli gösteriyi sağlayabilmek amacıyla kendini kurbanlık olarak sunma zorunluluğu kalır. çünkü, iktidarın temel yasası vaktiyle bir ölüm tehlikesi anlamına geliyordu, iktidarın sıfır derecesi ise, yapay bir ateşte yakılmaktan başka bir anlam içermiyor. bir kez daha, adına iktidar denilen o boş yeri yönetmek gibi can sıkıcı mecburiyetten bizi kurtaran siyaset adamlarına minnettar kalmıyor -başkalarına da parayı, işleri, zevki, ahlakı, kültürü yönetmek kalıyor. bütün gereksiz işler de bereket versin yaygaracılara, vurgunculara, spekülatörlere kalıyor, bu arada, her şeyi istedikleri gibi evirip çeviren filozofları da unutmamak gerek.

    siyaset adamının bu lösemi hastalığı üstüne, sosyalist dönem en güzel örnek olsa gerek. siyasal irade kullanılmaz hale gelince ve iktidarın konumu sanal olarak boş kalınca (belki 1968'den beri), sol kesim iktidarı ele geçirmek için hızlanır ve alelacele boşlukta dağılır gider. (aynı şekilde, erkeğin konumu sanal olarak boş kalınca -artık erkeğin ayrıcalığı ortadan kalkmıştır- feminizmin bu yeri doldurmaktan başka yapacak hiçbir şeyi yoktur ve sonuçta, iktidarın boşluğu denilen tuzağa düşer.)

    zaten mitterand'ı, bir tür yetim bir süpürme harekâtıyla, her tür siyasal sistemin derin boyutta yozlaşmasını sağlayarak, kutsal solu aldatarak ve temizleyerek işin önemli bir bölümünü hallettiği için kutlamak gerekir!

    eğer sol, böylece, gerçek bir gerilemenin de ötesinde çöktüyse ve kendisiyle birlikte imgelemin iktidarda olması düşlerini de alıp götürdüyse, bunun nedeni, iktidarı beceremeyecek olmasından ya da ölümcül hatalar yapmış olmasından değil (yazık ki sol bir sürü sıradan hata yapmıştır yalnızca), bunun nedeni, tarih boyunca kireçlerinden büyük ölçüde sıyrılmış olmasına rağmen, toplumun bu duyarsızlığını ve ölgünlüğünü göze alamamış olmasındandır. bir anlamda, idealinden vazgeçmişken, ondan kesin olarak kurtulmayı bilemeyişi yüzünden çökmesi, neredeyse onun onuruna olmuştur. sağ ise, kendiliğinden toplumun bu ölgün hayaletiyle ve siyaset adamına duyduğu derin bir hınçla kendini özdeşleştirir. bu anlamda sağ, politik olmaktan çok trans-politiktir, yani politikanın dışında kalmış bir toplumun en küçük ortak paydasına göre hareket eder. sonuçta, bu dışta kalmışlığın meyvelerini toplayan da odur. ama onun da siyasal perspektifi olmadığı için, sağdan ve soldan ayrılanlar ahenkli bir biçimde aynı noktada buluşur.

    imgelemin iktidarda olduğundan kim söz etti? imgelem asla iktidarda değildir.

    bu dağınık toplumun yarattığı olayların tipine gelince, avrupa buna iyi bir örnektir. çağdaş olay tipinin, boşluk altındaki bir olay ve bir fantasmagori tipinin örneğidir o. avrupa, ne kafanın içinde, ne düşlerde, ne de çeşidi ne olursa olsun doğal düşüncede cereyan edecektir; avrupa, politik iradenin, dosyaların, söylemlerin, programların ve hesaplamaların uyur gezer ortamında cereyan edecektir -ve bir de, politikacıların ve uzmanların kurnaz idealizmine göre sertçe yönlendirilen ve denetim altında tutulan ve adına seçim denilen kamuoyu fikrinin yapay sentezinde. yansıdığı haliyle avrupa, bir ölçüde, tam bir toplumsal kuraksızlaştırma olarak tasarlanmış bir simülasyon modelidir -dijital kombinezon gibi giyiliverecek kaçınılmaz bir sanal gerçekliktir (körfez savaşı da böyleydi, boşluğun altındaki bir savaşın içine sığıştırılmıştık, bir sanal gerçek olarak üzerimize giydirilmişti bu savaş).

    aynı şekilde, ınternetten de, tek paradan da, dondurulmuş besin zincirinden de yakamızı sıyıramayacağız. bütün bu şeyler, sonuçta olmaktadır, birçok çelişkili duyguya rağmen yollarına devam etmektedir. kararlar alınmaya devam edilecektir, bu kararlar, kamuoyunun ortak fikri sorulmadan, seçkinler, uzmanlar, strateji uzmanları arasında dolaşacaktır. artık bıkmış olduğumuz enformasyona rağmen, hatta belki de bu enformasyon yüzünden tam bir acizlik içinde bulunuyoruz. buna ruanda'da çok iyi tanık olduk: bütün medya, katillerin ve kışkırtıcıların (aslında kışkırtıcı bizlerdik) nerede olduğu sorusunu çok açık bir dille dile getirdiler, ama olaylar yine de kendi seyrini izledi. bu bir bütüncül enformasyon, ama hiçbir sonuca ulaşmıyor. uzlaşım, toplu gevşeklik, bu genel enformasyonda kendilerine bahane buluyorlar. bu enformasyon, dünyanın bütün ülkelerinde, iktidardaki cuntaları her türlü toplu iradeden sonsuza dek koparan ve bundan doğabilecek uyuşmazlıkları, yarayı kızgın demirle dağlar gibi kapatan bir neşter işlevini görüyor.

    sefillerle seçkinler arasındaki bu çatlakta, kutsal solun ve onun demokratik kibirliliğinin kıvrımlarına sarılarak, medyanın ve seçim sisteminin kurbanı olan kitlelerin alıklığına yanmak, hem boş hem de gülünç olur; bunu daha yenilerde, italya ve berlusconi örneğinde ve bizde de le pen ve yerel seçimler örneğinde yaşamıştık bütün bunlar, siyasal mantığın miyop ve uzlaşımsal bir analizine tanıklık ediyor. temelde, her şey, sanki "kör" kitlelerin "uzak görüşlü" aydınlarınkinden daha etkili bir görüşü varmış gibi olup bitiyor; boş ve yozlaşmış bir yer, umut vermeyen bir yer olan iktidar ise, mantık gereği aynı nitelikteki adamlara -boş, soytarı, oyuncu bozuntusu ve yaygaracılara-yani duruma tam da uyan adamlara layık bir yerdir. berlusconi gibi örneğin... olduğu haliyle siyasal dünya, olası tek "gerçeğe" uygun düşüyor, her ne kadar bu gerçek rasyonel değilse de. eğer bir şeyler değiştirilmek isteniyorsa, gerçeğin kendisini hedef almak gerekir ki, bu da başka bir iştir. berlusconi'ye ve le pen'e gelince, onlar neyse odurlar ve "mantıksız" kitlelere yöneltilebilecek her suçlama (hileci olduğu kadar da politik açıdan kurallarına uyan) naif bir aydınlanmacılığa dayanır. bununla birlikte, bu duruma da, berlusconi'ye de, le pen'e de, politikadaki güncel yozlaşmaya da katlanamadığımız, bir o kadar kesindir. o halde, ortada hesaba katılması gereken çelişkili bir gerçeklik vardır: biz layık olduğumuz sisteme sahibiz. ama aynı zamanda önemsenecek derecede hesaba katılması gereken bir durum da bu sisteme katlanamayışımızdır. çözümlenmesi olanaksız bir tür ikilemdir bu. o halde, içten gelen, sürü karşıtı, boş vermişlik karşıtı, derin fransa karşıtı bir tepkisel tutum takınılabilir. ama yine içten gelen, seçkin sınıf karşıtı, kast karşıtı, kültür karşıtı, terminoloji karşıtı bir tepkisel tutum da takımla-bilir. cılız ve zayıf kitlelerin tarafını mı tutmak gerekir, tepeden bakan ayrıcalıklı insanların tarafını mı? çözüm yok. iki entegrizm arasında kalmış durumdayız: biri popülist (ya da islamcı ve köktendinci) öbürü de liberal olan, seçkinci, evrensel entegrizm ve zorlamalı demokrasi entegrizmi. temelde kendisini hangi değerlere adayacağını bilemeyen bir aydınlanma çağı fanatizmi ve bu fanatizme, popülist, islamcı entegrizm bulunmaz bir hedef olmaya yarıyor. ama aynı fanatizme, eşit bir hoşgörüsüzlükle, ahlaksal ve siyasal açıdan daha çok var olma hakkı tanımıyor. her ikisi de duyarsız bir yeni dünya düzeni zemininde etkinlik gösteriyor. ikisi arasında özgürlüğün sıradan bir kullanımı için hâlâ yer var mı?" 1995