şükela:  tümü | bugün
  • edebiyatçıların özel ve yazınsal hayatlarıyla ilgili az bilinen ya da emin olunamayan duyumlar bütünü.

    aslında bu entrynin fikri, geçtiğimiz günlerde bir badimin alexandre dumas hakkındaki dedikoduyu mesaj kutuma çıtlatmasıyla aklıma düştü. zaten yazarların özel hayatına çok meraklıyımdır. işte bu nedenle edebiyat dünyasındaki çeşitli dedikoduları yazayım istedim:

    nazım hikmet - yahya kemal : yirminci yüzyıl türk edebiyatının en büyük iki şairinin tanışması hoca-öğrenci ilişkisine dayanır. yahya kemal nazım hikmet'e özel dersler veren edebiyat hocasıdır. evlerine sık sık gider gelir. ancak arada dünyalar güzeli bir sorun vardır: nazım hikmet'in annesi... çoğu aristokratı peşinden sürükleyen güzelliği ile ünlü ressam celile hanım ve yahya kemal arasında aşk alevlenmiştir. bunu duyan küçük nazım, hiddetlenir ve tam da kendisine yakışır bir yöntemle hocası yahya kemal'i tehdit eder. onun paltosunun cebine şu notu bırakır: "hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz"
    dedikoduya göre, bu mesajdan sonra yahya kemal uzunca bir süre küçük nazım'ın korkusundan cebinde tabanca ile gezmiş.

    -can yücel: dedikodu olur da can baba olmaz mı! kendisi hakkında o kadar çok efsaneleşmiş sözler var ki hangisi gerçek hangisi uydurma ayırt etmek oldukça güç. birkaç tanesini yazalım. bir gece can yücel alsancak'taki barların birinden arkadaşlarıyla çıkıp evine doğru gitmektedir. ancak birdenbire yere uzanır ve gökyüzünü seyre başlar. tabi arkadaşları merakla eğilip sorarlar:
    - baba ne görüyorsun, bize de söyle. can baba ağır hareketlerle soruyu sorana döner. herkes sus pus bu büyük şairden atasözü değerinde bir cevap bekler. can baba cevap verir: çok sarhoşum amına koyım...

    bir diğer bilinen yanı da çok farklı (#43269607) çeviri anlayışı. şiirleri diğer çevirmenler gibi birebir asla çevirmez. türk kültürüne uyarlar. nitekim william shakespeare'in en ünlü sonelerinden olan 66. sone`yi türk kültürüne uydurarak çevirince sert eleştirilerin odağında olur. baba durur mu, yapıştırmış cevabı:
    - o orospu çocuğu shakespeare türkçe bilseydi bu şiiri böyle yazardı!

    dostoyevski - turgenyev : devrinin en büyük üç rus romancısından ikisi olan bu efsaneler, birbiriyle pek anlaşamazmış (#38413996). dedikoduya göre, dostoyevski bir gün bir baloya gitmektedir. tam salona girdiğinde turgenyev'i dönemin diğer edebiyat üstadları olan herzen ve nekrasovla birlikte kahkaha atarken görür. ellerinde bir defter ve kalemle bir şeyler çiziktirmektedirler. dostoyevski kendisiyle alay edildiği düşüncesindedir. nitekim haklıdır da. iddiaya göre bu üç edebiyat ustası, bu koca koca adamlar, dostoyevski'yi aşağılayan bir şiir yazmakla meşguldur. sahi işiniz mi yok be adam?

    james joyce - marcel proust : dönemlerinin bu en büyük iki yazarı hayatlarında sadece bir kez karşılaşır. yirminci yüzyılın en önemli iki romanı olan ulysses ve kayıp zamanın izinde yazarları, içlerinde pablo picasso ve igor stravinski gibi efsane sanatçıların da olduğu bir baloda yan yana denk gelirler. pek tabii herkesin gözü bu ikilinin üzerindedir. derin bir edebi sohbet beklenmektedir. ancak proust ona sağlık sorunlarından bahseder. joyce ise o meşhur muzipliğini konuşturur. üstelik birbirlerinin yapıtlarını bile okumadıklarını itiraf ederler. proust balodan erkenden ayrılmak durumunda kalır ve arabasına geçer. joyce da koşturarak çıkar ve arabaya izinsiz atlar. girer girmez de pencereyi açar. bu proust'u öldürmeye teşebbüs etmekle aynı anlama gelir. çünkü proust ağır astım hastasıdır. yine de nezaketiyle ünlü proust ses etmez. piçliği ile ünlü joyce ise belki de içten içe bundan haz almıştır. proust bu geceden sadece altı ay sonra işbu rahatsızlıktan dolayı vefat etmiştir. bu ölümü duyunca joyce ne hissetmiştir bilinmez ama o son pencereyi açmayacaktın joyce!

    kısa kısa dedikodu turu:

    - aleksandre dumas, üç silahşörler ve monte kristo kontu adlı meşhur romanları dışında 400 civarı roman daha yazmıştır ki sadece yukarıda yazdığım iki romanın sayfa sayısı bini geçiyor. dolayısıyla kendisinin bir yazar ekibi kurduğu ve dahası, bu ekibin de bir başka yazar ekibi kurduğu rivayet edilir. yani adam bildiğin taşeron yazar çalıştırmış. * * "aleksandre dumas büyük bir oburdu...yediği yemeklerin tamamını da içeren (yemedikleri azdır o kitapta) büyük bir sözlük olarak yazmıştı" * *

    - cahit sıtkı tarancı paris'te iken ikinci dünya savaşı patlak verir ve almanlar parisi bombalamaya başlar. kaos ortamında araç bulamayan tarancı'nın, paristen istanbula kadar bisikletle geldiği iddia edilir. insan, onu da bulamasaydı koşarak gelebilir miydi diye sormadan edemiyor.

    -aleksandre puşkin: rus edebiyatının kurucusu ve en büyük şairi sayılan puşkin`in ağır sapık olması. kendisi türlü türlü fantezilerle dolu seksüel deneyimlerini kaleme aldığı pornografik bir günce tutmuş ve bu güncenin ölümünden yüz yıl sonra yayımlanmasını vasiyet etmiş. kitap yayımlandığında dünyada büyük bir olay yarattı. türkiye'de ise rus edebiyatı uzmanı şair-çevirmen ataol behramoğlu dışında çok da mevzu bahis edilmedi. özel hayata meraklı biri olarak elbette bu günceyi çıkar çıkmaz alıp okudum. beyler artı 18 değil, artı 21 diyorum siz anlayın.

    kanıyla şiir yazan şair: rus edebiyatından bir örnek daha verelim. sergey yesenin genç yaşta (30) ölmesine rağmen rus edebiyatının en büyük şairlerinden biridir.ancak, sürekli psikolojik rahatsızlıklar geçirmiş, hatta belli bir süre akıl hastanesinde bile kalmıştır. çıktıktan sadece birkaç gün sonra otel odasında döneminin en büyük rus şairlerden olan vladimir mayakovskiye veda şiiri yazmaktadır. ancak bir aksilik vardır, mürekkep bitmiştir. yesenin hiç düşünmeden bileklerini keser ve akan kanla şiirini tamamlar. daha sonra ise kendini asarak intihar eder.

    virginia woolf: kendisinin psikolojik rahatsızlıkları ve dolayısıyla zaman zaman sinir krizleri geçirdiğini hemen herkes bilir. işte yine bir kriz anında 48 saat aralıksız konuştuğu rivayet edilir. bu süreç boyunca kocası leonard woolf "bi sus be kadın, bi sus" demiş midir bilinmez.

    - james joyceun piçliğini özetleyen bir başka anekdot daha verelim. kendisi, ulysses yayımlandığında bir anda dünyada en popüler yazar olmuştu. onu sokaktaki vatandaşa kadar hemen herkes az çok tanıyordu. nitekim, bir gün joyce sokakta yürürken yaşlıca bir adam önünü keser. büyük bir heyecanla:
    - ulyssesi yazan bu eli sıkmak istiyorum, der. piçliğiyle ünlü joyce yapıştırır cevabı:
    - bence deneme dostum. bu el başka işler de becermiştir (eliyle mastürbasyon işareti yaparak).
    ayrıca karısı nora'ya yazdığı mektupların puşkinin pornografik güncesinden pek bir farkı yok. afedersiniz ama kendisi ağır götçüymüş.

    -william shakespearein laneti: dünya edebiyatının gelmiş geçmiş en iyi oyun yazarı sayılan shakespearein azılı bir kapitalist olduğunu daha önce bir entrymde (#41159815) uzun uzadıya belirtmiştim. o kadar ki, tiyatrodan kazandığı para yetmezmiş gibi tefecilik ve at hırsızlığı bile yaptığı iddia edilir. adam öldükten sonra bile bir şeyi ellensin istememiş. zira döneminde popüler olan mezar hırsızlığının kendi başına gelmesini engellemek amacıyla şu dörtlüğü yazdırmış. lanetin korkusundan mıdır yoksa ölüye saygıdan mıdır bilmem ama mezar cidden de günümüze kadar hiç açılmamış:

    "aman ha güzel dost, isanın adına
    buraya gömüleni kazmaya kalkma
    bu taşları koruyan mübarek olsun
    kemiklerimi alan laneti bulsun"

    edit: artikherseymisgibicoksuni nickli yazardan ilave dedikodu geldi. "orhan veli'yi bir arkadaşı evine yemeğe davet etmiş. yemekte biber dolması da varmış. orhancığım dolmayı çok sevmiş. yiyebildiği kadar yemiş ama tadına doyamamış, evden ayrılırken cebine bir biber dolması koymuş."
  • geçtiğimiz aylarda kafkanın iki ayrı porno dergiye aboneliğinin olduğu ve bu dergileri özel bir dolapta sakladığı, ayrıca civardaki randevu evinin devamlı müşterisi olduğu ortaya çıkmıştı.

    gogol ise yakın dostu ressam aleksandr ivanov'un atölyesine sıkça yaptığı ziyaretlerden sonra ivanov'un o sıralar üzerinde çalıştığı "isa'nın halka görünmesi" isimli tabloya hayran kalır ve kendisini de oraya çizmesi için ısrar eder ve dayanamayan ivanov kendisini tabloya dahil eder. işte bakın o tablo:

    http://img100.imageshack.us/img100/8427/zz31.jpg
    (sağ ön tataftaki kırmızılı bizim gogol)

    bu dedikoduların en sevdiğim tarafı ise gözümüzde dev gibi büyümüş yazarların tıpkı bizim gibi insanlar olduğunu hatırlatmasıdır.

    edit: link
  • ece ayhan'ın yaşamının son döneminde gelen geçenin kalbini kırması, lale müldür'ün nilgün marmara'nın son istediği bir dileğini gerçekleştirememenin verdiği hüzün... ayrıntı ve dahası ileride olabilir.
  • yazarları, şairleri yıllarca "hayatı ve eserleri" başlığı altında kuru kuru tanıtarak geçen edebiyat derslerinden çok daha eğlenceli tevatürlerdir.
    bir anda ete, kemiğe, sinire bürünür ve tüm duyguları ile capacanlı karşınıza çıkarlar.

    "louvre müzesi cayır cayır yanarken tek bir şeyi kurtarma fırsatın var? mona lisa'yı mı yoksa orada bulunan küçük bir çocuğu mu kurtarırsın?"

    bu soru yüzünden sait faik ve peyami safa sağlam kavga etmiş. peyami safa "ben mona lisa'yı kurtarırdım" deyince sait faik deliye dönüp üzerine yürümüş. araya girenler zor ayırmış.
  • halikarnas balıkçısı babasını öldürmüş. hem baba hem de edebiyattaki baba figürü ele alındığında ilginç bir olay. babasının, halikarnas balıkçısı'nın karısına taciz/tecavüz ettiği söyleniyor, cinayeti bu yüzden işlemiş. gerçi hayatı boyunca bu konuda tek bir şey söylemediği rivayet edilir.
  • orhan kemal: aşık olmazsam ölürüm diyen yazarlardanmış. kensinin istanbul'a yerleştikten sonra bir kıza aşık olduğu, ev tuttuğu, kızın ahmile kaldığı ancak daha sonra çocuğu düşürdüğü söylenir. karısı bunu duyunca camı çerçeveyi indirmiş ve intihara kalkışmış. (kaynak: fikret otyam- arkadaşım orhan kemal )

    orhan veli: tanınmak için her yolu mübah gördüğü söylenir. tüm ilginçlikleri ve ilgi çekecek hareketleri bu yüzden yaptığı, hatta bazı şiirlerini bu yüzden yazdığı söylenmektedir. (kaynak: salah birsel)

    sait faik abasıyanık: kızdığı zaman ana avrat küfrettiği, hatta yumruk-tekme attığı söylenir. onu tanıyanlar artık bu huyunu görmemezlikten gelirmiş. ayrıca tipini beğenmediği için, güzel kadınların bulunduğu ortamlardan kaçarmış.

    ahmet telli: birçok şiirini 12 eylül döneminde gördüğü işkenceler sonucunda çözüldükten sonra yazdığı rivayet edilir
  • necip fazıl kısakürek ile peyami safa'nın asmalımescit'te bir garsoniyerleri olduğu ve bu evde, "beyaz" kelimesi değiştirilerek oluşturulmuş, "beyza hanım" adını verdikleri maddeyi sıkça kullandıkları söylenir. beyza hanım evde mi, geldi mi, gitti mi? tabi bunlar necip fazıl'ın hissettiği boşluğu bir gecede dine dönerek doldurmasıyla son bulur. yalnız sigarayı bırakamamıştır, zaten her fotoğrafında da elinde sigara vardır.

    ayrıca, peyami safa'nın şair olan babasını son derece başarısız bulan yahya kemal, ismail safa'nın en iyi eserinin peyami safa olduğunu söylemiştir.
  • necip fazıl kısakürek henüz "dine" dönmediği zamanlarda bedenini çok beğenir ve övünürmüş. henüz evlenmemiş genç kızların kendi güzel bedenini görmelerini istemezmiş çünkü bu kızlar necip fazıl'ın o güzel vücudunu görürlerse başka erkeklerle mutlu olamazlar ve hayatları boyunca cinsel tatmin bulamazlarmış.
    yine söylentiye göre şeyhin biri şairin tiklerini bir süre için bile olsa durdurmayı başardığından necip fazıl birden imana gelivermiş.

    ekleme mrzsngr dedi ki, o şeyhin adı abdülhakim arvasi imiş.
  • haluk oral'ın şiir hikayelerinin de bir kısmı için kaynaklık edebileceği pek ortalıkta karşılaşılmayan bilgiler. söz konusu kitapta, birkaç ünlü şairin çok bilinen şiirlerini nasıl yazdıklarını, nelerden ilham aldıklarını görebilirsiniz.
  • tomris tamer’e aşık cemal süreya ve cemal süreya’ya aşık tomris tamer... ikisi de evli, birbirleri için eşlerinden ayrılırlar “türk edebiyat tarihinin en verimli aşkı” olarak anılacak bir ilişkiye adım atarlar... bu ilişki hem enteresan, hem dillere destan... yakınları ikisi de bu dünyadan ayrıldıktan sonra şu hikayeyi anlatırlar:
    “her akşam işten çıkıp şıp diye eve damlıyordu cemal süreya... bir gün tomris, ‘biraz gez dolaş, arkadaşlarınla falan buluş’ dedi... ertesi gün geç geldi cemal süreya, daha ertesi gün de, hep geç geldi... bu akşamlardan birinde, örtü silkelemek için pencereyi açan tomris, apartmanın girişinde oturan cemal’i gördü ve gerçek ortaya çıktı... her akşam iş çıkışı eve geliyor ama aşağıda oturup ‘gecikiyordu’ cemal süreya... tomris tarafından durumun adı derhal kondu: şahsiyet rötarı…”
    tomris, cemal süreya’nın aşk ve cinsellik dolu şiirlerine konu olur... 3 yılın sonunda aşkları biter... bu dönemde tomris, eşinden yeni ayrılmış olan turgut uyar’la tanışır... şiir üzerine başlayan mektupları, aşk mektuplarına dönüşür... evlenirler... tomris, tomris uyar olur... turgut uyar’ın ölümünden sonra,tomris ilişkileriyle ilgili olarak şunları söyler : “turgut, beni her an elinden kaçıracakmış gibi gereksiz bir kaygıyla yıpranacak; ben de hiçbir rekabetin söz konusu olmadığı bir alanda, boyuna birinci seçilmekten yorulacaktım...”
    3. şairse tomris’e hep uzaktan, platonik bir aşkla bağlı olan edip canseverdir... boğaz kenarındaki meyhanelerden birinde başbaşa oturdukları rakı masasında cansever’in bir peçeteye yazdığı dize ise dilden dile dolaşır: “tomris rakıyı çok severdi, bense onu…”
    "cemal süreya’ya içki içmesini ben öğrettim."
    -edip cansever
    “edip’e şiir yazmayı ben öğrettim.”
    -cemal süreya
    “bu ikisi bunu tartışırken ben de gittim tomris’le evlendim...
    -turgut uyar

    “sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor.. bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu edip cansever öğretti bana.”

    tomris uyar...