şükela:  tümü | bugün
  • çocukluk aşkım olan yeşilçam emekçisi, öğretim görevlisi. yazımda farklı bir yönüne değineceğim, ama önce yakışıklılığını övmem gerek.

    yaşlıyken bile yakışıklı, böyle bir şey olabilir mi ya. çocukluğumdan beri onu hayran hayran izledim. ayrıca botanik sevdası da onu gözümde bambaşka bir yere taşıyor.

    üç binin üzerinde bir kaktüs koleksiyonu var. adadaki evinde bu kaktüslere bakıyor. avrupa’da bu koleksiyonu ilk ona girmiş ve otuz yıldır kaktüslerle ilgileniyormuş. ayrıca bu kaktüslerin hepsinin latince isimlerini de biliyor. hatırladığım kadarıyla norveç’te biyoloji ve çevre üzerine eğitim almış gençliğinde. müthiş değil mi ya?

    her bitkinin mutlu veya mutsuz olduklarını hemen anlayabileceğini de söylüyor ve tam anlamıyla doğa aşığı.

    papağan, iguana, yılan gibi canlılar da beslemiş, hatta dergilerde bunlarla ilgili yayınları çıkmış.

    okan üniversitesi ekoloji bölümündeydi en son, hala orda mı bilmiyorum, öğrencileri çok şanslı.

    ömrü uzun olsun.

    ek: smokinli sovalyenin gulu nickli yazarın da katkısıyla ediz hun’un norveç yıllarını anlattığı programın kısa bir bölümü.
  • 1984 ya da 85 yazı olacak...
    babam iett'den emekli olmuş, yalova'ya köyüne dönmüş, baba mesleği, hayvancılık yapıyor...
    uzak bir akrabamız büyükada'da kafe ve dondurma tezgahı işletiyordu. o zamanın şartları günlük süt bulamıyorlar, babamdan rica etmişler.
    her sabah, yalova'dan büyükada'ya 30 kiloluk bir bidonla süt götürmeye başladım. liseye yeni başlamış cılız bir çocuğum...
    5'de kalkıyorum, 5.30'da köyden minibüsle yalova'ya geçip, 6.15 şehir hatları vapuruna biniyorum.
    ikinci ya da üçüncü gündü, yine uyku sersemi, büyükada'da vapurdan indim. bidonu çekelemeye çalışıyorum, bir el uzandı, "yardımcı olayım" dedi. başımı kaldırdım, ediz hun'la gözgöze geldik.
    şaşırdım, "gerek yok, estağfurullah" diyebildim. tekrar, "yardımcı olayım isterseniz" dedi. "hakikaten gerek yok" dedim, gülümsedi, "peki, kolay gelsin" deyip, bizi indiren vapura doğru ilerledi.
    yaz boyunca her gün, her sabah vapurla büyükada'ya gittim, sanırım, o da öğretim üyesi olduğu okula gitmek için sabahları iskeleye geliyordu ve bu vesileyle karşılaşıyorduk. karşılaştığımız her sabah, aramızda, birkaç saniye süren benzer diyaloglar yaşandı.
    nezaket, saygı ve insan sevgisinin öyle büyülü bir etkisi var ki...
    geçenlerde, kadıköy çarşıda bir arkadaşımla yürürken karşıdan geldiğini gördüm, selam verenler ve bir şeyler soranların tümüne aynı saygı ve nezaketle cevap veriyordu, o günleri hatırladım.
    saygıyı ve hayranlığı yalnızca mesleki başarılarıyla değil, şahsiyetiyle de hak ettiğini düşünüyorum. türk sinemasının yaşayan abidesine selam olsun...
  • karne gününde gittigi bir ilkokulda çocukların edison sandıgı, "edison amca sen elektrigi nasıl buldun" sorularına "ben ediz hun'um edison degilim elektrigi de ben bulmadim" şeklinde cevap vermiş aktorumuz.
  • elektriği bulan ünlü türk mucit.
  • ben ki bir türk sineması meraklısı sayarım kendimi, ediz hun'u youtube'da gördüğüm katıldığı birkaç program sayesinde tanıdım. tanıdım derken; gerçekte kimdir, konuşması kültürü nedir, sohbeti nasıldır, eğitimi nedir.. nasıl beyefendiymiş, nasıl kültürlü ve harika bir adammış. berlin'de diş hekimliği okurken ses dergisi yarışması sayesinde okulu bırakıp sinemaya giriyor, erotik filmler furyasına kadar oyunculuk yapıyor. o süreç başlayınca tası tarağı toplayıp oslo'da biyokimya 'tahsil ediyor'. şu an büyükada'da yaşıyor, hobileri var, üniversitelerde her iki alanıyla ilgili de dersler veriyor hala. oturuş kalkışı, hitabeti, insanlara saygısı öyle hayranlık uyandırıyor ki, uzun zamandır bu kadar kaliteli bir insan görmedim dedirtti bana.

    keşke komşum, akrabam, aile dostum olsaymış dedim. allah uzuuun uzun ömürler versin.
  • bir arkadaşımın 22 yaşında yaptığı büyük keşif:
    -olm ünlü sinema sanatçısı edison varya o edison değilmiş, ediz hun muş...
  • emel sayın'ın gülizar isimli bir hanfendiyi oynadığı bir filmi vardı. orada ediz hun'un 'babaaa gülizar buuuuu!' diyerek hulusi kentmen'in kucağına atladığı bir sahne vardı. çok güzel sahneydi. ediz hun'u sevme nedeni işte o filmin o sahnesidir.
  • beyaz atlı prense tercih edilebilecek karakterleri canlandırdı hep. onun filmlerini izleyen her kadının kalbinde bir ediz hun yatar aslında. aşkına sahip çıkmış, ayrılsa da unutmamış, başka kadına bakmamış, tomar tomar para için bile sevgisini satmamış bir adam.

    efendi kişiliği, için için gülen gözleri, mesafeli kibarlığı ve oyunculuğuyla türk sinemasının yüz akıdır o.
  • 2005 veya 2006 olması lazım. bakırköy'de deniz otobüsü bekliyoruz. hala yerinde duruyor mu bilmiyorum, girişinde çay bahçesi tarzında bir kafe vardı. arkadaşlarla çay içiyoruz. bir deniz otobüsü yanaştı, yolcular inmeye başladı. öyle ki; yaklaşık 70-80 kişi grup halinde yürüyor, aralarında babanız olsa seçemezsiniz.

    arkadaşlardan birisi fark etti önce; "aaa ediz hun değil mi bu?", diğeri ekledi, "hayret yahu, hala çok yakışıklı". dönüp baktığımda, kalabalığın arasında olağanüstü sırıtan dalyan gibi bir adam gördüm; ayarında hafif bronz bir ten, üzerinde mavi renk italyan işi olduğu belli iki düğmeli jilet gibi bir ceket, "jön geliyor açılın" diye bağırıyor resmen.

    günümüzde star kavramının kalmadığını beyan ediyordu alenen. şahsen nasıl birisi olduğunu, karakterini bilemesek de, görseli ve karizması ile birinci sınıf bir aktör olduğu kesin.
  • turkan sorayla bir filminde su repligi yarmistir
    "modaya uyacaksin,gerekirse ciplak gezeceksin"