şükela:  tümü | bugün soru sor
  • italyan yazar. ülkemizde özellikle çocuk kalbi isimli kitabı ile tanınsa da asıl ününü seyahat yazıları ile yapmıştır. constantinopoli adlı eseri ingiizce ve almancaya çevrilmiş, türk tarih vakfı tarafından da beynun akyavaş çevirisi ile yayınlanmıştır.
  • "gece
    istanbul avrupa`nın gündüz en parlak, gece en karanlık şehridir. tek tük ve birbirinden çok uzak olan fenerler belli başlı sokakları ancak aydınlatır, ötekiler mağara gibidir, kimse elinde bir fener olmadan bu sokaklara girmeyi göze alamaz. bu yüzden, gece olur olmaz, şehir ıssızlaşır; bekçilerden, köpek sürülerinden, kimse görmeden kaçan günahkár kadınlardan, yerin altındaki meyhanelerden çıkan delikanlılardan, yollarda ve mezarlıklarda, orada burada, şuleler gibi bir parlayıp bir sönen esrarlı fenerlerden başka bir şey görülmez. işte o zaman istanbulu beyoğlu ve galatanın yüksek yerlerinden seyretmelidir. aydınlanmış birçok küçük pencere, gemi fenerleri, haliç`in akisleri ve yıldızlar dört millik bir ufukta titrek ışıklar meydana getirirler; luiman, gökyüzü ve şehir birbirine karışır, herşey fezaymış gibi gelir. sema bulutlu olduğu ve ay küçücük bir yerde sakin sakin parladığı zaman, kapkaranlık istanbul`un, kapkaranlık korulukların ve bahçelerin üstünde, selátin camilerin bir dizi kocaman mermer mezar gibi ağardığı görülür ve şehir devler halkının kabristanı havasına girer. istanbul, yıldızsız ve mehtapsız gecelerde, bütün ışıkların söndüğü saatte daha güzel, daha muhteşemdir. o zaman, sarayburnu`ndan eyüp semtine kadar, tepelerin dağlara benzediği ve bunların üstündeki sayısız sivriliklerin zihni rüyalar álemine sürükleyen orman, ordu, harabe, şato, kayalık gibi şayanı hayret görünüşlere girdiği kocaman kara bir yığın, ucu bucağı olmayan bir gölge görülür. bu karanlık gecelerde, istanbul`u bir taraçanın üstünden seyredip hayal kurmak, zihnen bu büyük ve karanlık şehre karışmak, soluk bir ışıkla aydınlanmış binlerce haremi keşfetmeye çalışmak, rakseden güzel gözdeleri, ağlayan terkedilmiş kadınları, kapıları dinlerken tir tir titreyen haremağalarını görmek, inişli çıkışlı girift yollarda gece dolaşan sevdalıları takipetmek, kapalıçarşı`nın sessiz dehlizlerinde oradan oraya gitmek, büyük ve ıssız mezarlıklarda gezmek, yer altındaki kocaman sarnıçların hadsiz hesapsız uçurumlarında kaybolmak, dev gibi süleymaniye camiinde kapalı kaldığını tasavvur etmek, saçını başını yolarak ve tanrı`nın merhametine sığınarak camiin içini dehşet ve korku feryatlarıyla çınlatmak... " istanbul 1874
  • (bkz: çocuk kalbi)
  • istanbul hakkında yazılan en güzel kitaplardan birinin yazarıdır. yazarın 1870'li yıllarda yaptığı istanbul gezisini anlattığı "istanbul 1874" kitabının, kuruluş itibariyle orhan pamuk'un istanbul hatıralar ve şehir kitabını etkilediği söylenebilir. amicis'nin heyecanlı üslubu, uzunca olan kitabın başından sonuna kadar sıklımdan okunmasını sağlıyor. kitabın bir başka iyi tarafı, davranış kalıpları açısından son 126 yılda çok fazla değişmediğimizi gösteriyor. (özellikle kapalıçarşı esnafının ve köpeklerin anlatıldığı bölüm. doğal olarak oryantalist bir metin; eksik ve yanlışlarıyla helmut von moltke'nin moltke'nin moltke nin türkiye mektupları kitabıyla benzerlikler taşıyor.
  • kitabı tekrar tekrar okunasıdır. istanbulun o zaman ne olduğuna dair insanın ufkunu açar. kitaptaki istanbulun geleceği ile ilgili öngörüler iç acıtsada yazara tekrardan hayran olunmasını sağlar.

    --- spoiler ---
    sf 115: istanbul’u galata köprüsünden seyrettiğim zaman bu düşünce sık sık zihnime takılıyordu. türkler avrupadan uzaklaştırılmasa bile bu şehir bir veya iki asıl için ne olacak? ne yazık! güzellik medeniyete kurban gitmiş olacak.

    --- spoiler ---
    yazar yer yer oryantalist bir üsluba kendini kaptırsada çok güzel anlatır istanbulu. her gün gördüğümüze tekrardan hayran bırakır. şu an değiştiğini gördüklerimzii anlamamızı sağlar. istanbul kitabı tekrar tekrar okunasıdır, baş ucunda durması gerekendir. güzeldir.
  • çok naif adammış: "bütün bunların yanı sıra, her akşam kapının önünde bir iki tip beliriyordu; bunlar, muhtemelen ressamlara model buluyorlardı ve hepimizi ressam kabul ederek, yüzlerinde başka anlamlara da çekilebilecek bir ifadeyle ve alçak sesle 'türk mü olsun yoksa rum mu, ermeni mi, yahudi mi, zenci mi?' diye soruyorlardı." demiş.

    buradan anlıyoruz ki istanbul'da 1870lerden beri değişmeyen çok şey var.

    (bkz: bayan lazım mı abiler)
  • 1875-76 istanbul'unda türk kadınlarını şöyle anlatır:
    'insanı evvela şaşırtan şey, en cüretli hükümleri bile mazur gösterecek bakma ve gülme tarzlarıdır. yüksek tabakadan da olsa, bir türk kadınının yüzüne bakan genç bir avrupalının gülümseyen, hatta açıktan açığa gülümseyen bir gözle karşılaşması çok mümkündür. arabayla geçen güzel bir hanımın, haremağası görmeden, kendisinden hoşlandığını fark ettiği genç bir frenk'e eliyle zarif bir selam vermesi olmayacak bir şey değildir. bazen bir mezarlıkta veya sapa bir sokakta, arzusuna kapılan bir türk kadını geçerken, kendisini takip eden kibar bir gavur tarafından alınması kastıyla yere bir çiçek atmak veya düşürmek tehlikesini göze alır. budala bir seyyah böyle bir durumda şaşırabilir, hatta öyle bönler vardır ki, istanbul'da bir ay kaldıktan sonra, samimiyetle, yüzlerce talihsiz kadının huzurunu kaçırdıklarını zannederler. bu davranışlarda şüphesiz masum bir hoşlanma ifadesi vardır, ama daha çok bütün türk kadınlarının kalbinde yatan ve içinde yaşamaya zorlandıkları esaret hayatından doğmuş bir isyan fikri bulunur, bunu efendileriyle gizlice alay etmek için, dikkat çekici ufacık hareketlerle, yapabildikleri kadar ve yapabildikleri zaman, tatmin yoluna giderler. ve işvekarlıkları, kendilerine bakıldığını fark etmeye başlayan küçük kızların ilk ifadelerine benzeyen tuhaf bir tarzdadır.'

    (bkz: türk kadını)
  • (bkz: #43177227)
  • topkapı sarayı girişinde ayasofya meydanı’nda bulunan 3. ahmet çeşmesi’ne hiç, bir yabancının gözüyle bakmayı denediniz mi?

    bir çoğumuz yanından geçip gideriz ya da birkaç internet sayfasından derlediğimiz bilgilerle bu çeşmeyi öğrendiğimizi, anladığımızı sanırız. şu kişi tarafından şu dönemde yapılmıştır. tarihi şudur. mimari özellikleri budur. üzerinde şunlar şunlar yazar. bu kadar mı? türk mimarisinin bu en nadide en zarif çeşmesi için her şey bu kadar mı?

    istanbul’a gelen binlerce seyyahtan biriydi edmondo de amıcıs. italyan bir edebiyatçıydı. dünyaca ünlü olan çocuk kalbi adlı kitabını yazmadan sadece birkaç yıl önce 1870’lerde istanbul’a gelmişti. istanbul’un bizans’ından osmanlı’sına uzanan anıtlarını incelemiş, çarşılarını gezmiş, köpeğinden dilencisine kadar istanbul’un yaşantısını izlemiş ve izlenimlerini istanbul adlı seyahatnamesinde toplamıştı. güçlü bir edebiyatçının kaleminin ağırlığını taşıyan seyahatnamesi istanbul’la ilgili yazılmış seyahatnameler içinde bir baş yapıt, bir klasik olarak kabul edilir.

    edmondo de amıcıs işte bu seyahatnamesinde topkapı sarayı girişinde bulunan 3. ahmet çeşmesi için “… istanbul’un bütün küçük harikaları arasında ilk sırayı alır” der. çünkü bu çeşmede “oyulmamış, süslenmemiş, emek verilmemiş bir karış yer yoktur. bu çeşme cam fanus içinde saklanması gereken bir güzellik, ihtişam ve sabır eseridir; bu sadece göz zevki için yapılmışa benzemez, sanki lezzeti de vardır, insanın ağzına bir lokma atıp içinde ne var diye bakası gelir; ille de açıp, içinde bir çocuk tanrıça mı, devasa bir inci mi, yoksa sihirli bir yüzük mü var diye bakma isteği uyandıran bir mücevher kutusudur.”

    çeşmenin güzelliği karşısında büyülenen amıcıs, heyecandan aşka gelmiş, milyonlarca cümleciği bir anda söylemeye çalışan bir şairden farksızdır. “ bu çeşme, türk sanatının en özgün, en gösterişli anıtlarından biridir. bir anıttan ziyade, romantik bir sultanın aşka geldiği an, insanın alnına kondurduğu mermerden bir mücevherdir. bana öyle geliyor ki, bu çeşmeyi ancak bir kadın tasvir edebilir. kalemim bu görüntüyü tasvir edecek kadar ince değil.”

    1728-29 yıllarında yapılan 3. ahmet çeşmesi hem bol çiçekli dış bezemeleriyle hem de barok etkisiyle lale devri’nin en güzel simgesi. çünkü lale devri osmanlı’da ciddi anlamda ilk batı etkilerinin görüldüğü bir devir ve bu devir uygarlığımızın incelikle, zerafetle donanmış bir sayfası.

    saf beyaz ve damarsız mermerden yapılmış çeşmenin dört bir yanında dört sebil var ve her sebilin üstünde de altın yaldızlı alemle sonlanan birer kubbe bulunuyor. çeşme bu sebillerin merkezinde ve dört kubbenin ortasındaki büyük kubbe de çeşmenin kubbesi. çatısı ahşap ve kurşunla kaplı. ahşap çatının saçakları üzüm, armut, nar gibi meyvelerin ahşap kabartmalarıyla bezeli.

    çeşmenin her bir cephesi farklı bir şekilde bezenmiş. en güzel bezenmiş cephesiyse topkapı sarayı’na giden yola bakan cephesi. öyle ki bu cephede birbirinden güzel vazoların içinden birbirinden güzel çiçek demetleri fışkırıyor. laleler, düğünçiçekleri, sarmaşıklar, maşallah yazılı madolyon hep bu cephede.3. ahmed’in “ aç besmeleyle iç suyu han ahmede eyle dua” adlı efsane kitabeside yine bu cephede.

    kubbeleriyle, taş ve bronz işçiliğiyle, ahşap kabartmalarıyla, hat yazılarıyla, işlenmiş mukarnaslarıyla bir osmanlı başyapıtı olan bu çeşme için amıcıs, emek verilmemiş bir karış yeri yoktur derken hiç abartmamış. kubbeli mücevher kutusu gibi bişey bu çeşme.

    http://www.biristanbulhayali.com/…e-3-ahmet-cesmesi