*

şükela:  tümü | bugün
  • “ehl” kelimesi lügatte, “aile, akraba, halk ve mezhep” gibi anlamlara gelir ve çoğu kez bir ismin ön takısı olarak kullanılırmış. bu durumda “sahip, malik, uzman, usta, becerikli, layık ve karı koca” gibi anlamlar kazanırmış.
    islâmî literatürde de çok sık kullanılan bu kelime, başta “ehl-i kitap” olmak üzere kur`an’da “ümmet / din, topluluk, aile, eş, çocuklar ve yakınlar, uzman, bilgili ve layık kişi” gibi çeşitli anlamlarda kullanılıyor.
    “el – kitap” kelimesi lügatte “yazmak, eklemek, toplamak, bağlamak, nikah kıymak, dikmek, gerekli ve farz kılmak” gibi anlamlara gelen “(ke – te – be)” fiilinden türetilen bir mastar. dil bilimciler, kitabın mutlak kitap manasına gelmeden önce “yazılı bir şey” anlamına geldiğini, daha sonra ise örfte, “mektup” anlamında isim olarak kullanıldığını belirtiyorlar. esasen kitabın, bizzat yazıya ve ibare dediğimiz lafza ait olmak üzere iki ayrı anlamı var. birincisinde kitap, ikincisinde ise, yazılan yazı ile anlatılan ibareyi (metni) ifade ediyor. kitap kelimesi kur`an - ı kerim’de sahife, kulların amellerinin tespit edildiği kitap, levh – i mahfuz ve takdir, hüküm, farz, mektup, delil, zaman gibi anlamlara da gelmekte. eski arap literatüründe uzaktaki bir kimseye yazılan mektup veya pusula anlamında kullanılmakla beraber, genellikle eski arap şiirlerinde ilahi vahiy anlamına gelmekte.

    bu durumda ehl – i kitap (ehlü’l – kitap) tamlaması “ilahi bir kitaba inananlar” anlamına geliyor. buna göre müslümanlara da ehl-i kitap denilebilir. ancak kur`an - ı kerim dışındaki kitaplarda yer almayan bu tertip, terim olarak müslümanlar dışındaki kutsal kitap sahibi din mensupları için kullanılıyor.

    ehl-i kitap tabiri kur`an - ı kerim’de 31 defa geçmekte ve mekke döneminden sonra ortaya çıkmış. fakat bu terimin daha değişik bir şekli olan “ehl – i zikr” yani daha önceki vahiylerin bilgisine sahip olan kişilere işaret eden bir başka ibare kur`an - ı kerim’de şöyle geçmekte:
    “biz senden önce yalnız kendilerine vahyedilen erkeklerden başkasını peygamber göndermedik, eğer bilmiyorsanız zikr ehline (yani meseleyi bilen eski kitap sahiplerine) sorun.” bu ayet – i kerime, ehl-i kitap mensuplarının az veya çok bir vahy kültürüne sahip olduklarını ifade etmekte.
    arap dilinde “kutsal kitap sahipleri” veya “kitaplılar” anlamına gelen ve ümmi deyimiyle zıt anlamlı olan ehl-i kitap kavramı, arapların, hz. muhammed’in (s.a.v.) risâletini tanımadan önce yaygın bir şekilde kullandıkları bir kavram. kendilerini ümmi diye nitelendiren araplar, yarımadada birlikte yaşadıkları yahudi ve hıristiyanlar hakkında bu deyimi kullanırlarmış.
    “işte bu (kur’an) da indirdiğimiz mübarek bir kitaptır... (onu size indirdik ki,) kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa (yahudi ve hristiyanlara) indirildi deyesiniz.”

    hz. peygamber’in hadislerinde geçen ehl-i kitap kavramı da, ayetlerdeki anlamı doğrular mahiyette. hadislerde kendilerine kitap ehli nazarıyla bakılıp, bu şekilde isimlendirilen kimseler, hz. peygamber’in medine ve çevresinde karşılaştığı yahudi ve hristiyanlardan başkası değil. bir hadisinde hz. peygamber muaz b. cebel’i yahudi ve hristiyanların yaşadığı yemen’e vali olarak gönderirken ona şu talimatı vermiş;
    “ey muaz, sen kitap ehli olan bir kavme vali olarak gidiyorsun. onları çağıracağın ilk şey, allah’a kulluk etmek olsun. eğer onlar buna itaat ederlerse, allah’ın kendilerine bir gün boyunca beş vakit namazı farz kıldığını haber ver...”

    ehl-i kitap tabirinin kapsamını belirleyebilmek için ilahi kitapların kimlere verildiğini de tespit etmek gerekiyor. kur`an - ı kerim’de bazı peygamberlere kitap, bazılarına da zebur ve suhuf verildiği bildirilmekte. bu arada nuh ve ibrahim soyuna peygamberlik ve kitap, mûsâ’ya ve îsâ’ya kitap, dâvûd’a zebur, ibrahim ve mûsâ’ya suhuf indirildiği, ayrıca hadislerde adem’e, şit’e ve idris’e sayfalar verildiği belirtiliyor.
    öte yandan, “deyiniz ki: biz allah’a, bize indirilene, ibrahim, ismâil, ishak, yakûb ve yakûboğollarına indirilenlere, mûsâ ve îsâ’ya verilenlere, rableri tarafından (diğer) peygamberlere verilenlere iman ettik” mealindeki âyetlerde bir çok peygambere vahiy gönderildiğini göstermekte.
    ehl-i kitap tabirinin geçtiği ayetleri, “kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi” meâlindeki ayeti göz önüne alarak tefsir eden ilk müfessirler de bununla yahudi ve hristiyanların kastedildiğini ifade etmişl. bu âyetten hareketle hanbelî ve şâfiî mezhepleri sadece yahudi ve hristiyanları ehl-i kitap saymışlar. hanefiler ise semavi bir dine inanan ve tevrat, zebur, incil, suhuf gibi vahyedilmiş bir kitabı bulunan her ümmetin ehl-i kitap olduğunu söylemiş.

    islâm’ın yayılmasına paralel olarak ehl-i kitap’ın sadece yahudi ve hristiyanları ifade eden bir tabir olduğu kanaati de değişmiş. bunun temel sebeplerinden biri, kur`an’da yahudilik ve hristiyanlığın dışında sâbiîlik ve mecûsîlik gibi ilâhî olmayan başka dinlerden de söz edilmesi ve bu dinlerin kendilerince bir kitaba sahip bulunması ve bir diğeri de islâm açısından siyasi, sosyal ve ekonomik şartların bunu gerekli kılması.
    kur`an’da islâm’ın dışında haniflik, yahudilik, hristiyanlık, sâbiî ve mecûsîlik’ten bahsedilmekte. hanif kelimesi islâm’ın eş anlamlısı şeklinde hz. ibrahim’le ilgili olarak zikredilmekte. sâbiîlik ve mecûsîlik sadece ismen geçmekte, inanç esaslarından ve peygamberlerinden söz edilmemekte, kutsal kitap sahibi olup olmadıkları açıklanmamakta.
    kur`an - ı kerim’de ismen zikredilen dinlerden sâbiî hakkında âyet ve hadislerde bilgi ne yazık ki yok. gerçek sâbiîlik, ilk dönem islâm kaynaklarında yahudiliğin ve hristiyanlığın bir mezhebi olarak görülüp ehl-i kitap kapsamında mütalaa edilmemiş. ayrıca harranlı putperestler halife me`mun kendileriyle görüştükten sonra sâbiî adını almışlar ve ehl-i kitap kabul edilmişler. bazı fakihler içinse sâbiîler ancak yıldızlara tapan putperestler olarak bildirilmiş.
    (bkz: #8800784)
    mecûsîlerden kur`an’da sadece bir yerde bahsedilmekte, fakat bunlar hakkında bilgi verilmemekte. eski müslüman araştırmacıların çoğuna göre, mecûsîler ehl-i kitap sayılmıyor. hz. peygamber’in, “mecûsîlere ehl-i kitap muamelesi yapın” dediği rivayet ediliyor. ancak hz peygamber mecûsîlerin kestiklerinin yenilmesini ve kadınlarıyla evlenilmesini yasaklamış. mecûsîlerin ehl-i kitap’tan olduğunu söyleyen hz. ali de şirkleri sebebiyle kestiklerinin yenilmesinin ve kadınlarıyla evlenilmesinin müslümanlara yasaklandığını belirtirmiş. imam şâfiî hz. ali’nin sözüne dayanarak onları ehl-i kitap saymış. şehristânî’ye göreyse mecûsîlerin kitâbî olmaları şüpheli. hz. ibrahim’e verilen sayfalar mecûsîlerin davranışları yüzünden tekrar semaya kaldırılmış. buna göre onlar kendilerine suhuf verilmesi sebebiyle ehl-i kitap statüsündendirler; fakat çıkardıkları olaylar yüzünden suhuf tekrar semaya kaldırıldığı için kestikleri yenilmez ve kadınlarıyla evlenilmez.
    çok uzamış lafın kısası;
    kur`an’da ehl-i kitap olarak sadece yahudi ve hristiyanların muhatap alınması, bu iki din mensubunun birtakım eksiklik ve yanlışlıklarının yanında allah, peygamber, âhiret ve kitap inançlarının bulunması, yani ilâhî kaynağa dayanmaları ve kur`an’ın o dönemde muhatabı olan insanlara söz konusu dinlerin bilinmesi sebebiyle sanırım.

    din tarihi çok çetrefilli bir alan. cilt cilt kitaplar, yazmalar, kulaktan kulağa aktarılan bilgiler, yazılmış yasalar... bir harf, bir hareke, bir insan bir sürü şeyi değiştiriyor.
    allah bilir doğrusu, eğrisi ne bu işin.
  • bazı kaynaklarda mazdaistler de ehl-i kitap olarak değerlendirilmişlerdir..
  • günümüz dünyasındaki hıristiyanların büyük çoğunluğu*, çarmıha asıldığını iddia ettikleri ve "christ" ismini taktıkları bir "figür"ün tanrının oğlu, ezeli ve ebedi ve her istediğini yapabilen bir yaratıcı olduğuna inandıkları için, bunları ehl-i kitap olarak adlandırmak mümkün değildir. yahudilerin çok az bir kısmı -ki hz üzeyr tanrının oğludur demişlerdir- hariç, çoğu ehl-i kitaptır. dolayısıyla dinlerarası diyalog denilen şeylerin en azından hıristiyanlarla olan kısmını gerçekleştirmek mümkün değildir.
  • islamin kendi icinde celisen kavramlarindan bir tanesi.

    1.durum: ehl-i kitap olarak tevrat ve incil e inanan yahudi ve hristiyanlar kastediliyor. genel kabul bu.

    2.durum: islam ogretisinin temelinde yer alan dusunce, tevrat ve incil insanlar tarafindan degistirilip tahrif edildigi icin yani din orjinalinden kaydirildigi icin kuran indirildi ve muhammed vs. yani kuran indirildigi anda diger kitaplar ve dinler gecerliligini kaybetmis oldu.

    3.durum: kuranda da gecen ve gunumuzde de kabul edilen yargi ehl-i kitap tan olanlarin yemeginin yenebilecegi, kadinlariyla evlenilebilecegi hukmudur.

    celiski burda basliyor; yani bir tarafta toptan reddediyorsun tevrati ve incili bozuldu diye ama ote yandan muslumanlar ile o kitaplara inananlarla ilgili bazi konularda karar verirken reddettigin o kitaplara inandiklari halde o kitaplara inaniyor olmayi dayanak olarak kabul ediyorsun..
  • düşmanlık göstermeyen ehl-i kitaba geniş müsamaha gösterilir.
  • kendisine kitap verilen kavimler denilebilir.

    kuran bu insan topluluğunu büyük bir dille eleştirirken, müslümanların bu insanların tutumlarına çok benzer noktaya geldiğini düşünüyorum. bu yazımda paylaştım : http://vesikalik.blogspot.com.tr/…-muslumanlar.html

    --- spoiler ---

    bir sözü güçlü kılan nedir?
    bana göre hedefine en kısa ve kusursuz yoldan gidişidir. yani öz ve direkt oluşudur. ne eksik, ne fazla. optimum kavramının anlamı tam olarak buna tekabül eder.
    peki islam’ın kutsal kitabı kur’an optimum uzunluğa sahip midir? eksik midir ya da fazla mı uzundur? kimilerinin dediği gibi yalnızca temel kuralların geçtiği bir kitapçık mıdır, yoksa detaylara boğulmuş ve içinden çıkılamayan, anlaşılamayan bir kitap mıdır? inananlar için allah’ın söyledikleri şöyle:

    …biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık… enam 38’

    …bu kur’an; ayetleri, hüküm ve hikmet sahibi, hakkıyla haberdar olan allah tarafından muhkem kılınmış, sonra da allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayrı ayrı açıklanmış bir kitaptır. … hud 1’

    …o ancak bir öğüt ve apaçık bir kur’an’dır. yasin 69’

    andolsun biz, kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. var mı düşünüp öğüt alan? kamer 17’

    sana bu kitabı; her şey için bir açıklama, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik. nahl 89’

    inananlar için görüyoruz ki kuran detaylandırılmış, eksiksiz, apaçık ve anlaşılır bir kitaptır. müslümanlar için bir rehberdir. ve yine inananlar için kapıyı kapatmak adına en önemlisi de:

    şüphesiz o zikri biz indirdik biz! onun koruyucusu da elbette biziz! hicr 9’

    korunmuştur. tüm bu nitelikler çerçevesinde baktığımızda bu kitap bir müslüman için, optimum uzunluktadır ve müslümanın sorumlu olduğu kitap da budur. ancak ilk okunduğunda kulağa binlerce yıl önce yaşamış insanların hikayeleri olarak gelen ve yaşamamıza katacak hiçbir şeyi yokmuş gibi görünen ayetler de var. musa, isa, ibrahim, yusuf ve nicesi birçok peygamberin, halklarıyla olan yaşantılarına dair büyük parçalar var kur’an’da. yukarıda saydığımız tüm bu ayetler ışığında, bu anlatılanların bir amaca hizmet ediyor olması gerekir. bir müslümanın bu ayetlerden ders çıkarıyor olması gerekir. işte ben de bugün böyle bir konudan, kitap ehli’nden bahsedeceğim. hem resul’ün yaşadığı dönemdeki kitap ehli’nin, hem de kendi peygamberleri zamanındaki kitap ehli’nin tutumlarını incelemeye çalışacağım. konuya girmeden önce belirtmek isterim ki, konuya dair vereceğim ayetler benim o ayetlerden kendime çıkarttıklarımdır. kesinlikle ayetin anlamı ‘’budur’’ demek gibi bir amacım yoktur. ayetlerin anlamları açıktır ancak ben dün-bugün karşılaştırması yaparak dersler çıkarmaya çalışacağım. ve önceki yazımda söylediğim gibi aslında herkesin kendi çıkarımını kendisinin yapması en sağlıklı ve yararlı olanıdır. ama tabi ki başka insanların düşüncelerini dinlemek fikir açıcı olabileceğinden, belki yarar sağlayabileceğimi düşünüyorum.

    kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmüyor musun ki, aralarında hüküm vermesi için allah’ın kitabına çağrılıyorlar da sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyor. / bunun sebebi, onların, ‘’bize, ateş sadece sayılı günlerde dokunacaktır.’’ demeleridir. uydurageldikleri şeyler dinleri konusunda kendilerini aldatmıştır. ali imran 23-24’

    çevrenizde kur’an hangi şartla okunursa, dinleyici bulabiliyor? hiç gözlemlediniz mi? yalnızca arapça okunduğunda. yani; insanlar anlamlandıramadığında. bir arkadaşımdan dinlemiştim, uzunca okunan arapça kur’an esnasında toplanmış olan 20 kişi saygıyla ellerini bağlayıp, çıt çıkarmadan kur’an’ı dinliyorlarmış. doğal olarak hiç kimse bir şey anlamıyor ancak bir huşu lafıdır gittiği için, dinlemeye kusursuzca devam ediyorlarmış. okuma bittiğinde arkadaşım, okunan bölümün bir de türkçe okunmasını istemiş ve kendisi okumaya başlamış. kimse karşı çıkmamış, ancak hakkıyla dinlememişler de. anlattığına göre, 2. dakikadan sonra sıkılanlar, başka şeylerle ilgilenmeye başlayanlar olmuş.
    bunun tek bir nedeni var o da kur’an’ın rahatsız ediciliğidir. kur’an okunduğu zaman insanı mışıl mışıl uyutmaz, huşu diye tutturanların söylediği gibi. kur’an insanın suratına hakkı tokat gibi çarpar. kur’an sözü sakınmaz. her surede yaptığın hataları görürsün ve sen istesen de istemesen de gerçekler seni kıskacına alır. eğer o hatalardan arınma yoluna gidersen, hayatının sonunda huşu içinde olmayı vadeder.

    bir de, kur’an’ı bilen ancak otoritesini küçümseyen bir müslüman topluluğu vardır. kur’an’ın hadislere ihtiyacı olduğu görüşü bilindiği gibi çok yaygındır. bu durum esasında zaten yazının başında kur’an’ın kendisini nitelendirdiği ayetler sayesinde açıklamaya bile gerek olmayan bir yanlıştır. bu insanların da aslında bu düşünceye bürünmelerinin esas sebebi kendi arzularını kur’an’a uyduramamalarıdır. kur’an’ı mushaf üzerinden tahrif edemeyeceklerini bildikleri için hadis, fıkıh yoluyla bu tahrife ulaşmak istemişlerdir. kur’an’ın rahatsız ediciliği bu ruhbanlara da çok ağır gelmiştir ancak onlar dinlememeyi değil, değiştirmeyi tercih etmişlerdir.

    bir de dediler ki: ‘’bize ateş, sayılı birkaç günden başka asla dokunmayacaktır.’’ sen onlara de ki: ‘’siz bunun için allah’tan söz mü aldınız? –eğer böyle ise, allah verdiği sözden dönmez-. yoksa siz allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? evet, kötülük işleyip suçu benliğini kaplamış kimseler var ya, işte onlar cehennemliklerdir. onlar orada ebedi kalacaklardır. bakara 80-81’

    bugün bu iki insan topluluğunun da, türkiye’deki insanların çok büyük bir kısmının da inandığı ve dine söylettirmeye çalıştığı bir düşünce de kısa süreli cehennem azabıdır. bu inanışa kur’an’da yer bulmak mümkün değildir. günahından arınmanın yolu cehennemde bir süre yanmak değil, hatadan dönüp allah’tan af dilemektir. çünkü allah, cennete gireceklerin ebediyen cennette kalacağını, cehenneme gireceklerin de ebediyen cehennemde kalacağını kur’an’ında belirtmiştir. bu inanç bir ehli kitap inancıdır. ancak al-i imran suresi 24. ayette söylendiği gibi, aslında uydurdukları şeyler onları dinleri konusunda aldatmıştır. gerçek hiç öyle değildir. kur’an’dan böyle yüz çevirmelerinin sebebi de, onun yasalarına uymadıkları için vicdanlarının onları kasıp kavurmasıdır. sırf vicdanlarını rahatlatmak için, allah’ın dinine yeni fikirler uydurmaya çalışmışlar ve bu fikirleri onları aldatmıştır. hak tekrar geldiğinde de, ona yüz çevirip gitmişlerdir.

    de ki: ‘’ey kitap ehli! sadece allah’a, bize indirilene ve daha önce indirilmiş olanlara inandığımızdan ve çoğunuzun da fasıklar olmasından ötürü bizden hoşlanmıyorsunuz.’’ maide 59’

    nesh nedir? kelime anlamı bir şeyi kaldırmak, hükmünü değiştirmektir. islam terminolojisinde kur’an ayetlerinden birinin, diğerinin hükmünü kaldırması yahut bir hadisin bir ayetin hükmünü kaldırması olarak kullanılır. ikinci olgu zaten içler acısı, söylendiği kesin bile olmayan peygamber sözünün bir kuran ayetinin hükmünü ortadan kaldırması zırvalıktan başka bir şey değildir. zaten bir hadisin kur’an ile çelişmesi de mümkün değildir. peygamber kendi kafasından bir hüküm koyamaz. hele hele allah’ın hükmüne aykırı bir hüküm hiç koyamaz. o sadece tebliğ eden, uyarandır. (46:9) ilk olgu ise bugün mezheplerin kendi kafalarına göre bir ayetle diğerinin hükmünü yok etmeleriyle başlamış ve bugün sonunda islam toplumuna ışid ve türevleri cani örgütleri dolamış bir hata zincirinin başlangıcıdır. örneğin inanmayan insanlar en çok takıldıkları sorun olan tevbe suresi 5.ayetteki ‘’inanmayanları bulduğunuz yerde öldürün’’ ayetini ayaküstü eleştiri konusunu haline getirmişler ve islam’ın şiddet ve inanmayanların katledilmesini emreden bir din olduğunu söylemişlerdir. burada düşülen hata herkesin bildiği cımbızlama hatasıdır. bunu birçok inanmayan bilerek isteyerek yapmaz, yalnızca duyduğuyla yetinir ve kitaptan soğur(ki bu da gayet büyük bir hatadır). tevbe suresinin 4 ve 6. ayetleri zaten durumu ortaya koyuyor. işi uzatmayacağım. ben yine inananların yaptıklarında kalmak istiyorum.
    bir takım inananlar ise, tevbe 5, nisa 89 gibi ayetleri bu cımbızlama yöntemiyle tahrif etmişlerdir. bu ayetlerin öncesindeki ve sonrasındaki ayetleri okumayıp, kitaptaki savaş kurallarının genel tutumunu yok sayarak her kesime karşı uygulanan hoşgörü, adalet içeren ayetlerin hükmünü ortadan kaldırmışlardır:

    ‘’sizin dininiz size, benim dinim de banadır.’’ kafirun 6’
    ‘’…sen, onlara karşı bir zorba değilsin.’’ kaf 45’
    ‘’allah sizi, din konusunda savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara adil davranmaktan men etmez. şüphesiz allah adil davrananları sever.’’ mümtehine 8
    ‘’andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve allah’a ortak koşanlardan üzücü birçok söz işiteceksiniz. eğer sabreder ve allah’a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bunlar azmi gerektiren işlerdendir.’’ al-i imran 186

    inanmayanların kasten yapacakları tahrifler, müslüman olduğunu söyleyenlerin kasten yapacağı tahrifler kadar zarar veremez. çünkü biz bizden olduğunu düşündüğümüze daha çok inanırız. bu da başka bir sorun olmakla birlikte konuyu dağıtmamak için oraya girmeyeceğim.

    ‘’ey kitap ehli! şahit olduğunuz halde, niçin allah’ın ayetlerini inkar ediyorsunuz? ey kitap ehli! niçin hakkı batılla karıştırıyorsunuz ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?’’ al-i imran 70-71
    ‘’onlardan bir grup var ki, kitap’tan olmadığı halde kitap’tan sanasınız diye kitap’tanmış gibi dillerini eğip bükerler ve, ‘’bu, allah katındandır’’ derler. halbuki o, allah katından değildir. bile bile allah’a karşı yalan söylerler.’’ al-i imran 78’

    bu ayetlerin hükmünün ortadan kalkmasının felsefi açıdan büyük zararı vardır. çünkü bir kitabın bir yasasının diğer yasayı ortadan kaldırıyor olması o yasanın çelişik olduğuna delalettir. halbuki allah bize: ‘’hala kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? eğer o, allah’tan başkası tarafından olsaydı, mutlaka birçok çelişki bulurlardı.’’ (4:82) buyurmuştur. o halde ya bu ayeti de nesh edeceğiz ya da allah’ın ayetlerini bütünsel bir bakış açısıyla okumayı öğrenip, dünya hükümranlığı için allah’ın hükümlerini ortadan kaldırmaya çalışmaktan vazgeçeceğiz. eğer bundan vazgeçmezsek, hem felsefi olarak islam’dan ve allah’ın niteliklerinden sapmış oluruz hem de dünyadaki cihatçı terör örgütlerinin yol açtığı islamofobi ile uğraşmak zorunda kalırız.

    ‘’işte verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları lanetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. kelimeleri yerlerinden kaydırarak değiştiriyorlar. akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. içlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. yine de sen onları affet ve aldırış etme. çünkü allah iyilik yapanları sever. maide 13’
    son peygamber öldü ve güç savaşları başladı. arap yarımadasında isyanlar çıkıyor, sahte peygamberler ilan ediliyor, bazı zengin tüccarlar zekat vermek istemiyordu. ebu bekir ridde savaşlarıyla isyancılarla savaştı. ömer verdikleri vergiyi çok fazla bulan kişiler tarafından namaz kılarken hançerlenerek öldürüldü, osman ve ali arasındaki anlaşmazlıklar arttı, osman isyancılar tarafından kuşatıldığında ali yardım edemedi ve osman evinde öldürüldü. ali, muaviye tarafından osman’ın ölümünden sorumlu tutuldu ve ilk büyük iç savaşlar yaşanmaya başladı. müslümanlar güç savaşlarına çok erken başlamış, sanki zihinler hiç doğru olan üzerine inşa edilmemiş gibi peygamberin en yakınları çoktan katledilmiş, kendi aralarında anlaşmazlıklara düşmüşler ve paramparça olma noktasına gelmişlerdi. peygamberin eşi aişe’ye atılan iftiraların yarattığı gerginliğin sonucunda ali ve aişe cemel olayı sonucu birbirleriyle savaştı. sıffin savaşı’nda ali ve muaviye karşı karşıya geldi. müslümanlar peygamberden sadece 25 sene sonra birbirlerini katlediyorlardı. ali de tüm bu gerginlikler sonucu hariciler adlı ayrı bir müslüman grubun üyesi tarafından hançerlenerek öldürüldü. peygamberin en yakınlarının sonu, ümmet tarafından hep aynı yolla tayin edildi.

    ‘’biz hristiyanız’’ diyenlerden de sağlam söz almıştık. ama onlar da akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını unuttular. bu sebeple biz de aralarına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kini salıverdik. allah ne yapmakta olduklarını onlara bildirecek! maide 14’

    tüm bunları farklı savaşlar, farklı devletler ve farklı katliamlar takip etti. sorun hep yönetme hırsıydı ve müslümanlar; sünniler, şiiler, hariciler gibi farklı gruplara bölündü. bununla kalmayıp hepsi kendi içinde de onlarca parçaya ayrıldılar. ‘’allah’ın ipine sımsıkı tutunun, fırkalaşmayın!’’(3:103) diyen bir kitap ortadayken, müslümanlar o ipten diğerlerini tekmeleyerek düşürmeye çalışan bir topluluğa dönüştüler. tüm bu siyasi sürecin ucu, 21. yüzyıla kadar uzandı ve hala müslümanlar mezhepler üzerinden güç savaşları yapmaya devam ediyorlar. bugün malesef, tüm orta doğuda savaş hakim durumda. her gün onlarca insan yaşamını yitiriyor. ve bu insanların hepsi de kendilerini iman edenler olarak tanıtıyorlar.

    ey kitap ehli! artık size elçimiz gelmiştir. o, kitabınızdan gizleyip durduğunuz gerçeklerden birçoğunu sizlere açıklıyor, birçoğunu da affediyor. işte size allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir. maide 15'

    artık yazının sonuna geliyorum. israiloğullarına ait en büyük kıssa olan, bakara suresine ismini vermiş olan buzağıya tapma hikayesine değineceğim. musa peygamber tur dağına vahiy için gitti ve döndüğünde kavmini bir buzağı heykeline tapınıyorken buldu. samiri adında biri tüm halkı yoldan saptırdı ve buzağıyı onların tanrısı olarak gösterdi. kur’an da allah musa peygamberin kıssasını şöyle veriyor:

    seni acele ile kavminden uzaklaştıran nedir, ey musa? musa şöyle dedi: ‘’onlar, işte onlar hemen arkamdalar. rabbim! sen hoşnut olasın diye acele ederek sana geldim!’’ allah, ‘’şüphesiz biz senden sonra halkını sınadık; samiri onları saptırdı.’’ dedi. bunun üzerine musa öfke dolu ve üzgün bir halde halkına döndü. ‘’ey kavmim! rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? çok zaman mı geçti, yoksa üzerinize rabbinizden bir gazap inmesini istediniz de bana verdiğiniz söze uymadınız?’’ dedi. şöyle dediler:’’ sana verdiğimiz sözden kendi isteğimizle caymış değiliz. fakat biz mısır halkının mücevheratından yüklü miktarlarda takınmıştık. işte onları ateşe attık. samiri de aynı şekilde attı.’’
    böylece onlar için böğürmesi olan bir buzağı heykeli ortaya çıkardı. (samiri ve adamları) ‘’bu sizin de ilahınızdır, musa’nın da ilahıdır. öyle iken musa , unuttu’’ dediler. ta ha 83-88

    musa, ‘’ya senin derdin neydi ey samiri?’’ dedi. samiri şöyle dedi: ‘’ben onların görmediği şeyi gördüm. elçinin izinden bir avuç avuçladım da onu attım. böyle yapmayı bana nefsim güzel gösterdi.’’ ta ha 95-96

    ‘’elçinin izinden bir avuç avuçladım da onu attım.’’

    allah diyor ki, ''biz senden sonra halkını sınadık.'' halk ise bu sınav karşısında, elçinin izinden bir avuç alıp,o yolu bozan samiri'nin oluşturduğu yeni bir puta, yani yeni bir dine inanmaya başlıyor. dahası, bir de samiri peygambere iftira edip, o musa'nın da tanrısıdır ama o onu unuttu diyor.

    çok mu tanıdık geliyor?

    soruyorum, bizim sınanmadığımıza inanan var mı? peki biz hangi yolu seçtik? samiri'nin yolunu mu, musa'nın yolunu mu? dünya var olduğu sürece ne samiriler bitecek ne de musalar. zaten hayat ikisinden biri olma sınavıdır. bize düşen peygamberin yoluna, allah'ın kitabına uymaktır. şükürler olsun o kitap bugüne kadar sapasağlam korunmuştur. bu yıl birmingham'da bulunan peygamber dönemine ait kur'an nüshası ile, elimizdeki kur'an birebir aynı ise, bunun kıymetini bilmemiz gerekir.

    yazının başında söylediğim gibi asla ve asla paylaştığım ayetlerin aslında ehli kitap’ı değil de müslümanları anlattığını iddia etmiyorum. ehli kitap söz öbeğinin lûgatta yeri bellidir. ancak ben, bizde bir ehli kitaplaşma gördüğüm için ve mantıken bizim de aslında kendisine kitap verilen bir ümmet olduğumuz için bu yazıyı edindiğim çağrışımlarla oluşturdum. kuran’ın bir çok yerinde ehli kitap eleştirisi varken, biz maalesef kendimize pek bir ders çıkaramamışız ki, ehli kitap’ın yaptığı yanlışlara senelerce düşmüşüz. hala şansımız varken, herkes kendinden başlayarak bu toplumun ayağa kalkmasını sağlayabilir. silkelenebiliriz, tek bir şartla:

    ‘’(yahudiler) ‘’yahudi olun’’ ve (hristiyanlar da) ‘’hristiyan olun ki doğru yolu bulasınız’’ dediler. de ki: ‘’hayır, hakka yönelen ibrahim’in dinine uyarız. o allah’a ortak koşanlardan değildi.’’ bakara 135’

    son olarak:
    kitap ehlinin hepsi bir değildir. kitap ehli içinde, gece saatlerinde ayakta duran, secdeye kapanarak allah’ın ayetlerini okuyan bir topluluk da vardır. al-i imran 113’

    onlara da selam olsun. allah mekanlarını cennet eylesin.
    --- spoiler ---