şükela:  tümü | bugün
  • geçen sene, günlerden bir gün, güneş ışığı beyin zarımı hafiften delmeye başlamışken, yürüyüşümü sonlandırmam gerektiğini düşünerek kendimi "iş bankası kültür yayınları kitabevi"ne attım. cebimde üç kuruş parayla, ortalığa serilmiş kitaplara bakıyordum, derken türkçeye "arayışlar" olarak çevrilmiş, bu kitabı gördüm. arka kapağında "lou andreas-salome bu yapıtında, bir erkeğe kayıtsız şartsız teslim olmakla, ondan bütünüyle bağımsızlaşma arasında gidip gelen bir kadının hikayesini anlatır." yazıyordu. hmm dedim, çok tuhaf çok tanıdık asdfsf.

    "aaa negzel ya" diye düşünerek aldığım kitabı, çantaya attım, 'bahsi geçen çanta'yı 1 sene kullanmayınca, kitabın da varlığını unuttum. iki gün önce, 'bahsi geçen çanta'yı (çantanın adı) karıştırırken kitapla kesiştik. çantamdan nutuk çıkmışçasına sevindim ve okumaya başladım.

    öncelikle, üçüncü baskısına ulaşmasına rağmen, bir allah'ın kulu, çeviri hatalarını düzeltmeye çalışmamış. hepi topu 65 sayfalık bir kitabı - hadi diyelim novella - yeniden basmadan önce, nasıl incelemezsiniz? redaksiyon işlerinizi kim yapıyor allah'sızlar... ben zaten malım, bir paragrafı okuyup algılayana kadar beynimi yukarılardan toplamam gerekiyor bazen. bakınız şu cümle, bir örnektir:

    "bu dönemde, duyduğu büyük güvenle benno'nun koruyucumuz ve danışmanımız olmasını isteyerek babam öldü." * *

    baban isteyerek mi ölmüş, istemeyerek mi ölmüş? ben olsam istemeyerek ölürdüm. isteyerek ölme fikri biraz, ne bileyim garip...

    kitabın yayınlanma tarihi olan 1898'yi baz alırsak, bizim ülkede dahi yeni yeni konuşulmaya başlanan, buradaki aklıevvellerin, reddit'ten arakladığı iki üç terimi (feminazi, sjw) satmaya çalıştıkları düşüncelerin, te yıllar önce yazılıp çizilip bir de kurgulandığını görebilmek mümkün. gabriele'nin düşüncelerine bakalım:

    "en küçük memurundan tut, subay çevrelerine kadar hepsi kibirli, azametli ve dar görüşkü. konumlarına göre görüntü değişiyor sadece, içerik aynı. bizim artık annelerimiz ve büyükannelerimiz gibi düşünmediğimiz, içlerinden birinin bile aklına geliyor mu sanıyorsun? 'efendim aşağı, efendim yukarı' diye etraflarında dört dönüp duran kadınlardan değil de artık, kendi kendimizin efendisi olduğumuzun, kısacası, eski kölece anlayışları rafa kaldırdığımızın farkındalar mı sence?"

    akıl hastanesinde doktorluk mesleğini icra eden kuzeni benno'ya aşık adine, yıllar içinde adamla nişanlanır. kuzen kısmını özellikle yazdım, sen, zamanının ötesinde düşün, sonra git kadını kuzenine aşık et... bu nahoş ayrıntıyı beynimin en istifçi, işe yaramaz kısmına atıp devam etmek istiyorum. adine, kitabın başlarında, birey kavramından bihaber, aşkı, elde edilmesi-kazanılması gereken bir kavram olarak gören bir kadın.

    adine ressam, benno doktor. benno'nun mükemmeliyetçi ve dar kafalı bakış açısı, adine'nin toyluğu ve "öl de ölem kızanım" "senin için resmi bırakır, inek sağar, odun kırarım" tipi bağımlı düşünceleriyle birleşince, benno, "iki ruh hastası, bir ipte oynamaz" diye düşünerek nişan atıyor. benno, altı yıl sonra adine hanım'a, nişanı neden attığını açıklıyor:

    "senin, neyin eksikliğini çektiğini göremediğim için, senin içindeki güçlü ve sağlıklı olan yanı yanlış anladığım için; sen gelişimin engellendiği için, kendini sanatsal anlamda ifade edebilecek durumda olmadığın için hastalıklı görünüyordun."

    ilişki, biri kötü hissettiğinde, diğerinin onu yukarı taşıması değil mi? her iki taraf da önlenemeyen bir enerji emiliminin içine girdiyse, bağları koparmak kadar normal bir durum yok. kötü taraf iyiden güç almalı, iyi tarafsa kötüye yaklaşacağım diye iyice kapanmamalı. "seni, benim deneyimsizliğimin sınırları ve engelleriyle kısıtlamak yerine, senin daha zengin olan varlığın sayesinde sınırlarımı aşmalıydım." yani, boktan ilişki yumağının içinde eriye eriye resim yapma tutkusunu kaybeden adine'ye yaklaşması gereken taraf benno'dan başkası değildi.

    "ben seni niçin seviyordum ki? bilincine varmadan da olsa, benden daha üstün yanların için, gerçekten benden yukarılarda, daha seçkin, daha zarif ve ışıltılı olduğun için. ben yoksunluktan, karanlıktan ışığa gelir gibi geldim sana. bizi, ruhumuzun ıssızlaşmasından kurtaran, mesleğimizin tekdüzeliğini dengeleyen böyle kadınlar değil midir? meslek hayatında, orada üstün olabiliriz; karar veren, emreden, altımızdakileri yönlendiren biz olabiliriz; fakat sevdiğimiz kadının karşısında, orada bu kötü hırs kalmıyor, inan bana. o zaman yine çocuklar gibi sade ve iyi oluyoruz; armağanlarımızı almak, başımız kucağınızda en güzel düşleri dinlemek istiyoruz. "

    kitabın başında söylenen o toyluk hissi, zamanla yerini gerçeklere bırakıyor ve gençliğin düşlerinden kurtularak yoluna devam etmeni sağlıyor. adine, kararlı ve güçlü birine dönüştü, zaaflarından kurtuldu, benno'nun ağlayıp zırlaması artık bir şeyi değiştiremeyecekti.