şükela:  tümü | bugün
  • parayla satildigini ogrendigim gun ruhunu kaybettigini anladigim yiyecek. yazik, ekmegimizi de kapitalizme u$ak ettiler sonunda dedigim dedik.
  • bu kadar kutsal bir değer olduğu tartışmasız ortada iken, nesilden nesile aktarmak yerine tutup da yememiz hiç hoş olmuyor. idam cezasına karşıyım, ama kutsal değerlerini yiyen; hatta yemekle de kalmayıp arasına sucuk, köfte, peynir gibi besin maddeleri yerleştirmekten utanmayan "insan"ların da aramızda gezinmesi ağırıma gidiyor açıkçası. insanlar bir an evvel kutsal değerlerini yemekten vazgeçmeliler. bu bugün ekmek olur, yarın öteki kutsal değer olur, bilemezsin. sessiz kalmamalıyız.

    “önce kepeklileri yediler; sesimi çıkarmadım. çünkü ben kepekli yemiyordum.
    sonra tam buğdayları yediler; yesinler dedim. çünkü tam buğday da yemiyordum.
    sonra tost ekmeklerini yediler; sesimi çıkarmadım. çünkü tost damak tadıma uygun değildi...
    sonra beyaz ekmeği almağa geldiklerinde, bana yiyecek bir şey kalmamıştı.”

    till lindemann
  • soz verilen bulusmaya gitmemek
  • omrum boyunca icinden nice iplik, urgan, cuval parcasi cikmis onun haricinde iki sefer bi pez parcasi, bi tane odun parcasi ve en guzeli bi kucuk oyuncak bebek kafasi cikmis gida maddesi. suphesiz ki firincinin kucuk kizi filan gelmis bi vakit babasinin calisma ortamina. neyse ki yarrak falan cikmadi ona sukrediyor insan allahim sen buyuksun olmasin oyle bir sey...
  • ansızın uyandı kadın. saat iki buçuktu. kendisini uyandıran şeyin ne olduğunu düşündü. öyle ya! mutfakta biri bir sandalyeye toslamıştı. kulak kabarttı. sessizdi her taraf. pek sessiz. elini yanı başında gezdirince yatağın boş olduğunu anladı. sessizliği böylesine büyüten buydu demek! kocasının nefes alıp verişi işitilmiyordu.

    ayağa kalktı ve karanlıkta el yordamıyla mutfağa doğru yürüdü. mutfakta karşılaştılar. saat iki buçuktu. dolabın yanı başında dikilen beyaz bir şey ilişti kadının gözüne. ışığı yaktı. üzerlerinde pijamaları yüzyüze geldiler. geceleyin. saat iki buçukta. mutfakta. masanın üzerinde ekmek tabağı duruyordu. kadın, kocasının ekmekten bir dilim kesmiş olduğunu gördü. bıçak hala tabağın yanı başındaydı. ve örtünün üzerindde ekmek kırıntıları seçiliyordu. akşam yatmadan masa örtüsünü temizlerdi hep. her akşam. ama şimdi kırıntılar seçiliyordu örtü üzerinde. ve bıçak da oracıkta duruyordu. döşemedeki çinilerden kalkan soğuğun ayaklarından nasıl yavaş yavaş yukarılara tırmanıp çıktığını hissetti kadın. ve başını tabaktan başka yana çevirdi.

    "sandım ki bir şey oldu mutfakta" dedi adam ve çevresine bakındı.

    "benim de kulağıma bir ses geldi" diye yanıtladı kadın ve kocasının geceleyin pijamayla pek ihtiyarlamış göründüğünü fark etti. yaşı kadar ihtiyarlamış. altmış üç yalında. gündüz bazen daha genç görünüyordu kocası. kadın için, artık

    ihtiyarlamış diye düşündü adam. baksana, pijamayla hayli yaşlı görünüyor. ama belki de saçlarındandır. kadınların geceleri yaşlanmış görünmesi saçlardandır hep. saçlar geceleyin insanı birden kocamış gösteriyor. "terliklerini giyseydin bari. öyle yalınayak çiniler üzerinde. üşüteceksin."

    kadın, bunları söylerken başka yana çevirmişti gözlerini, çünkü kocasının yalan söylemesine katlanamıyordu. otuz dokuz yıllı evlilik yaşamlarından sonra yalan
    söylemesine.

    "sandım ki bir şey oldu" dedi adam ve bir kez daha mutfağın köşelerine anlamsız baktı. "bir ses geldi kulağıma. sandım ki bir şey oldu mutfakta."

    "ben de bir ses işittim. demek bir şey değilmiş." sonra tabağı masadan kaldırdı kadın ve ekmek kırıntılarını fiske vuruşuyla örtüden uzaklaştırdı.

    "evet, demek bir şey değilmiş" dedi adam, kadının söylediklerini yankılar gibi, sesinde bir güvensizlik. kadın, adamın yardımına koştu: "gel sen! herhalde dışarıdan geldi ses. gel sen, yat yatağına! üşüteceksin. soğuk çiniler üzerinde."

    adam pencereye çevirdi gözlerini, "evet, herhalde dışarıdan geldi. ben sandım ki, burada bir şey oldu." kadın, elini düğmeye uzattı. ışığı söndürmeliyim, yoksa tabağa bakmadan duramayacağım, diye düşündü. oysa tabağa bakmamalıyım. "gel sen!" dedi ve ışığı söndürdü.

    "herhalde dışarıdan geldi ses. çatıdaki yağmur oluğu rüzgarda hep duvara vurur. yağmur oluğuydu mutlaka. rüzgarda tangırdar hep."

    el yordamıyla karanlık holden geçerek yatak odasına döndüler. çıplak ayakları döşemede şap şup sesler çıkarıyordu. "hava da rüzgarlı" dedi adam. "bütün gece rüzgar vardı."

    yatağa yattıklarında kadın dedi ki: "evet, bütün gece rüzgar vardı. yağmur oluğuydu herhalde."

    "evet, ben sandım ki, mutfakta bir şey oldu. yağmur oluğuydu herhalde." bunu yarı uykudaymış gibi söylemişti adam. ama kadın, kocası yalan söylerken sesinin ne kadar yapmacık çıktığını fark etmişti. "hava soğuk" dedi ve usulcacık esnedi.

    "ben yorganın altına giriyorum. iyi geceler."

    "iyi geceler" diye yanıtladı adam. ardından, "hem de ne soğuk" diye ekledi. derken sessizleşti ortalık. bir zaman sonra kadın kocasının ağzının usulcacık ve dikkatle bir şey çiğnediğini fark etti. kocası kasten derinden ve düzenli nefes alıyor, karısının anlamamasını istiyordu. ama ağzındakini o kadar düzenli çiğniyordu ki, bu sesle yavaş yavaş uyudu kadın. ertesi akşam eve geldiğinde, kadın dört dilim ekmek kesip koydu önüne. o güne kadar yalnızca üç dilim ekmek yiyebiliyordu adam.

    "dört dilim yiyebilirsin rahatlıkla" dedi kadın ve lambanın önünden çekildi. "benim midem kaldırmıyor bu ekmeği. bir dilim fazla ye sen. benim midem pek kaldırmıyor bu ekmeği." kadın, kocasının başını tabağın üzerine iyice eğdiğini gördü. adam başını tabaktan kaldırmıyordu. o anda içi cız etti kadının.

    "ama sana yalnızca iki dilim yetmez" dedi adam, tabağına doğru.

    "sen bana bakma" dedi kadın. "akşamleyin bu ekmeği midem kaldırmıyor pek. ye sen! ye!" ve ancak bir süre sonra gelip lambanın altına, masanın başına oturdu.

    *
  • menemen çatalıdır.
  • ekmek deyince aklıma babaannem ve dedem gelir.

    uzun uzun anlatamadıkları ve bir utanç gibi birbirlerinin gözlerinin içine bakıp başlarını yere eğdikleri ikinci dünya savaşı varna'sını ve o kıtlık zamanı yaşadıkları.

    hiç kimsenin tam olarak doyamadığı ve insanların gözle görülür bir biçimde kilo verdiği o dönemde hazır yapılmış ekmek bile verilmemiş. sadece un. o kadar. o kadar az ki ve sudan başka * hiç bir şey katamamışlar içine. piştiğinde çok sert ve azıcık olurmuş. hep az hep az.
    dedem ekmeğin yanına her türlü yiyecek ve içeceği katık edebilirdi. gazozla ekmek yerdi örneğin. kompostoyla, karpuzla. doymak nasıl bir refleks olmuşsa artık.
    ben bunları 7-8 yaşlarımda dinlemiş biri olarak hiç ekmek atmadım. bez torba içinde buz dolabında sakladım küflenmesine izin vermedim. bayatlamış ufak lokmaları ıslatıp camın önüne kuşlara koydum.
    nur içinde yatsınlar. anlatırken anlatamayışları, çocuklarından bahsederken ''kavruk kaldılar'' deyişleri gitmiyor aklımdan.
  • buna bir şey katıyorlar. bak şaka yapmıyorum. çok ekmek yiyen insanlarla beraber çalışıyorum. baya koyu reisçi adamın biri mide rahatsızlığından dolayı 1 hafta ekmek yemedi. sonra öğle arasında sohbette dedi ki "bu ne her şeye dış güç diyip duruyorlar". herkes şok. ekmeği kesince adamın beynine kan gitmeye başladı. yemeyin.
  • bakkala almaya da gitsen, parasını kazanmaya da gitsen bu ülkede bedeli hep aynı.
  • mushafla biraraya gelince çarpma şiddeti katmerli artan kutsal güç unsuru.

    (bkz: ekmek mushaf çarpsın)