şükela:  tümü | bugün
  • pencerenin kenarına çiçek koyacak kadar çok sevmek lazım birini. yolunu gözleyecek kadar, beklemenin o kasvetini uçuran güzel bir çiçek kokusu ve onun haricinde çok hakikatli bir sevgi. insan ne denli çok sadakat gösterirse o kadar insan oluyor ve bunu ne kadar gizli tutarsa o kadar sabırlı bir kul. bir vecizede geçiyordu: eğer insan fakirse ve bunu kendi gibi bir fakire anlatırsa sabrı göstermemiş olur. hepimiz üç aşağı beş yukarı aynı seviyede insanlarız ve ben eğer acziyetimi dile getirirsem sabrımı göstermemiş ve kulluğumdan bir falso vermiş oluyorum. insan aciz bir varlıktır ve ben de bu aczin ve fakrın fiyakalı kaybedeniyim.
    insanın mayası neyse ona dönüşüyor, ham hali hamur olan ekmek de sütle ıslanınca yine özüne dönüyor. bu demektir ki birilerinin uyarısına, uyandırışına, sabahları annenin dürtmesi gibi bir dürtmeye ihtiyacı var; bir şeyin özüne dönüşünde.

    bozulmamış fıtrat, sürekli hakk'a müteveccih bir istikamet takip eder. hilkatimizin hakikati selim fıtrattır. mirac'da efendimize bal, süt ve içki seçenekleri sunuluyor. kimisi su ve şerbet olabileceğini iddia ediyor fakat ana mesele bu değil. efendimiz de sütü seçiyor. cebrail a.s. da seçtiğinin "fıtrat" olduğunu söyülyor. misal alemine göre süt, başlangıçtaki ilim ve marifet ile neticedeki fıtrat ufkunu temsil ediyor.

    süt misal alemine göre; efendimizin biz falsolu ümmeti için doğru yolu bulacağımız müjdesini içeriyor. fıtratımız süt. benim fıtratım? murat menteş'in, murat onbul'un, sezai karakoç'un, sezen aksu'nun fıtratı; süt.

    biri vardı " yağmurlu bir pazar günü, öğleden sonra ne yapacaklarını bile tam olarak bilmeyen milyonlarca insan bir de ölümsüz olmak ister" diyordu. halbuki insan fıtratında olmayan bir eye talip değil. sonsuzluğu ruhumuza üfleyen bir yaradanın olduğu hakikatte insan zaten bu dünyanın devamı olmayacağını düşünmeden devam etmiyor. ölümsüzlüğe yol almak için ölüyoruz. ölmek için doğarız diyordu bir şarkı. lana del rey seslendiriyordu bu şarkıyı "we were born to die." bense ölümsüzlük için ölüyoruz diyorum.
  • ekmek ve çiçek diye bir film vardı, iran yapımı.

    bir kız erkek kılığında inşaatta çalışıyor ve orada bir çocukla sürekli kavgalı olarak işine devam ediyordu. hiç konuşmuyor, hiç birlikte gülmüyorlardı.

    bir gün kavgalı olduğu çocuk, kızın saçını şapkasının altından gördü. meseleyi çözdü, kıza duyduğu ilgi aşka döndü, aşkı da sevgiye.

    bir gün kızın tokasını görüyor, yerde düşmüş. gömleğinin iç cebine koyuyor tokayı. kız, çocuktan kaçarken düşürmüş.
    çocuk, kıza yetişmek için elindeki bir çuval ekmeği yere döküyor istemeden.

    ekmek.

    sonra kız bir gün gidiyor, gitmesi lazım.
    çocuk çiçekle kapısında bekliyor. ağzını açıp bir kez olsun düzgünce bir selam veremediği o kıza.

    çiçek.

    süt hiçbi yerinde yok bu işin. süt fıtratta çünkü. çocuğun vefalı bekleyişinde. süt o bekleyişte.

    süt.

    ekmek, çiçek ve süt.
  • sıcak sütün içine ekmek doğradığımız zamanları özledim.

    kapımın önündeki hanımeli çiçeğini ve içinden çıkan sütü içime çekip tatlı kokusunu koklamayı da.

    bu vakitte aklıma sadece, her akşam uğradığım çocukluğumun geçtiği mahalle geliyor..
  • mahallemizde bir abla vardı, rus abla derdik. rus abla dediysem hakkaten rus yani. kızı gören ağzı açık bakıyor. bildiğiniz, evet evet tatillerden türk erkeği iyi bilir, sarışın akça pakça bir kız, boncuk boncuk gözleri var.

    sonra bir kızı oldu, eşi zaten türk. türkler evvelden beri ağzının tadını biliyor. bak mesela hareme, kim eğitiliyor bu kadın ırklarından? moldovalı, ukraynalı, rus, estonyalı falan. hiç somali kızı görmedim. neyse velhasıl kelam bu abi de böyle bir paşa soyundan.

    sonra gel zaman git zaman artık rus abla bizden biri olmayı başarır sandık ama abla açık seçik geleneksel bir anne çıktı. kızı türkçe bilmiyor, markete pazara gidiyor eller nasıl rusça bilmez gözüyle bakıyor. nasıl bir cahiliz belli değil lan düşünsene rusça bilmiyorsun, çok cahilsin keşke ölsen.

    ablaya bir gün mahallenin teyzelerinden biri papara çekti. " guzzum, eccik türkçe bi şeyler öğrenivesen diline mi yapışır, erin seni daha da sahıblanma mı?" diye.

    bunu böyle söylediğini biliyorum, aysel teyze başla türlü konuşamaz oysaki bulgar göçmeni bu ağzı nerden edindiği belli değil. asimile olmuş istiyor ki rus da olsun, olsun akdumanların aysel dezem, helal sana.

    bir gün birlikte fırına girdik, bir baktım küçük kız " ekmek" dedi. şaşkınım çünkü cahilliğimden anlamadığım dilde yabancı dilde ( hem de 3-4 yaşında *) konuşan kızdan türkçe bir laf işittik. kız anasının kopyası, nasıl öveyim bilmiyorum hakkaten biblo gibi. yuvarlak bir yüz, elmacık kemikler belirgin. ince ince sarı kirpikler boncuk gözünün tepesinde onu yelliyor. kız canlı değil çizilmiş mübarek.

    kız ekmek dedi, ben sevindim.

    evine giderdik aysel teyzenin, daha küçüğüm o zamanlar. yıl daha 2000lerin başı. belki 2000'i 2 geçmiştir.
    televizyonda buggs bunny mi var ne. tam seçemiyorum çünkü televizyonun üstüne serili o örtüyü çekemiyorum. " misafirsin guzum heçbi şeylere dogunma" diye öğütle oturduğum bir halıda elimi örtüye sürmeden gördüğüm kadarıyla öyle sakince izliyorum.

    ne rus ablayı ne aysel teyzeyi ne de boncuk gözlü o kızı unutuyorum.

    zihnimde belirgin bir şey var: o plastik çiçek televizyonun üstündeki örtünün tam ortasında.
  • şimdi'den milyon ışık yılı uzakta;
    fecr-i haşr, salat-ı kübra, mecma-ı ekber.

    kuşların henüz uçmadığı, en nur basir vahhab'ın izniyle henüz o iki koca evrene haram bulaştırmamış bir taifenin içindeyim. içim rahat değil, yani gönlümde bir sıkışıklık, bir büyük bulanıklık var. putlarını geride bırakmış bir cemaatin içindeyim; para'nın, elalem ne der'in, norm'un çok ötesinde hürüm ama gel gör ki içim hala rahat değil.

    bir taş atıyorum büyük bir göle. içinde nilüferler var. attığım her taşta bir hale oluşuyor. her bir dairede bir yeni ide geçiyor zihnimden. mecmecelerim bu sonlu, pek küçük, mecmede dünyada anlaşılmıyor.

    ben seni alamam ah holofira
    azığım tam takır bineğim nalsız
    bir bende geçerim kalacağım yok
    dostlarım bivefa düşmanım yalsız
    kolum halat değil bakracımda kum

    ben seni alamam ah holofira
    sade yoksulluktan yokluktan değil
    eline kir olsun elli üç lira
    amma ki alamam
    bir uzak sevi gelmişte çökmüş ta onlar gibi

    ben seni alamam ah holofira
    geç git hiç bakmadan eylenme emi
    pusatları parlak bimbaş istesin
    seni ulak elçi naim-i kral
    ben hoyrat söyleyeyim, el bana hoyrat
    gelip de ne diyeyim şu dillerim lâl

    ben seni alamam ah holofira
    baban kafirine kılıç üşürsem
    hemde gece bassam iti uykulu
    şöyle ya allah’la bohçanı dürsem
    amma ki alamam

    yaradan beni ne ardıç ne çınar ufarak çayır
    koşumun gıcırdar ölmek dilerim
    bağrım kaynıyordur yüklerim ağır
    sen bir düş imişsin kuşluk çağında
    soluma tükürdüm rabbim gafurdur
    bilesin kavuşmak yoktur islamlıkta
    kavuşan kısmısı ancak gavurdur.

    süleyman çobanoğlu, tekfurun kızı.
  • kahvenin zararlı olduğu yalanıyla büyümedim ben, çünkü evimizde kahve yoktu ki. kahve evimize girdiğinde çocukluğum bitmişti. filtre kahveyi, mocha'yı falan da 20 yaşımda duymuşumdur. yırtık kıyafetleri içinde ekmek pişirmek için tandır peşinde koşan bir çocukluğum oldu.

    namaz vaktinde hamurunu hazırlardı annem. eline yapışıyorsa o hamur tam yoğrulmamıştır. ne kadar yoğurursan o kadar güzel olurdu o ekmek. aradan geçen 3-4 saat içinde hamur kendini salar, şişer, mayalanırdı. o kadar pofuduk olurdu ki... kimi zaman odunları istifleyelim derken taştığı leğenden aktığı bile olurdu. yaşım çocukken, epey büyük bir atraksiyondu bu benim için. "anneme nasıl söyleyeceğim? hani göz kulak olacaktım?" endişeleri vardı. annemi mahcup etme endişesi, üzüntüsü vardı, bir hamuru kontrol etme sorumluluğu vardı.
    tandırımız uzun süre olmadı bile. uzak mahallerde, dağ yamaçlarına kurulmuş evlerde ekmek pişirmeye gittik, onlar izin verirse... o zaman anlamıyordum muhtaçlığın ne olduğunu... o zamanlar bilmiyordum ki bir tandıra muhtaç olmanın ne olduğunu... bir hazır ekmek alamayacak kadar fakir olmanın ne demek olduğunu bilmiyordum.

    bildiğim; çizgi film izlemek, leğendeki hamuru el arabasında götürmek, odunları kenarına güzelce istiflemek, yokuşlarda anneme yardım etmek. uzun süre el arabamız bile olmadı bizim. bizim neyimiz oldu sahi... bizim değillerdi, hepsi ödünç, hepsi emaneten olan şeylerdi. hepsi gönülden kopan şeylerdi işte.

    annemle izin alıp gittiğimiz bir tandırda ekmek yapmak için odunları yakardık. o ateş hazır olana dek hamur ekşir diye korkardık. hava ateş, hava cehennem olurdu. mutfaklarına, serin odalarına hamur koyma iznimiz yoktu ki. hep bir aceleyle bezeleri ayırırdı annem. ben yardım etmeye kalksam yetişmeyecek korkusuyla gitme hazırlığını bırakırdı bana. leğene örtü sererdim.

    annem bezeleri iyice açardı "kırdanek"le. rafata'ya sermeden evvel elleriyle havada döndürürdü. "aman allah'ım, annem mükemmel" derdim. küçükken sahip olduğum en doğru yargı buydu. "aman allah'ım, annem mükemmel..." ekmek tandırda pişerdi, boylamasına bir şeydi. bu tandırda ekmek hamuru önce kabarır sonra ateşin buğusu havaya yayılır, bazen duman olurdu. ekmekler beyazdı ama pişkin. ekmekler pamuktu. ekmeklerin o mükemmel kokusu annemdi. odunun isi annemdi. o dağlar, koyu yeşil ağaçlar annemdi. baştan sonra her şey annemdir. bütün güzel her şey annemdir...

    bütün ekmeklerin pişmesi bitince aceleyle sıcak sıcak dumanı tüten ekmekleri hamurlaşmasın diye dağınık örtüde sereriz. hazırlık için şiş de merdane de oklava da el arabasına konur, dumanı kesilince hızlıca leğene yerleştirir, el arabasına atardık. yine yokuş, yine dağlar, yine cennet sıcağı vardır...
    bütün güzel şeyler annemdir; ekmek annemdir, çiçek annemdir, süt annemdir...
  • hiç öyle olacağını tahmin etmediğim şeyler nasıl da tam olarak öyle oldu ama...
    insan acizliğini gördükçe bir kendine geliyor, yarın için yaptığı planları bir güzel buruşturup çöpe atıyor. bir bakıyor ki çöp kutusu yarın için planladıklarının müsveddesiyle dolmuş. insan yarınını planlayacak kadar bu sefih hayattan bir şey beklediğinde anlıyor ki esasen emaneten durduğumuz bu durağı haddinden bilhassa kendi haddinden fazla önemli görüyor. bu alem-i süfli içinde gayretimiz fazla. öte yandan elhamdülillah -beri yandan da elhamdülillah elbette- bu dünyayı sevmek yavaş yavaş sökülüyor. ne kötü ne pis bir dünya. en başta bu nefsi taşıyan beden ne pis.

    başlarda kabullenemem dediğim her şeyi zaman bana lokma lokma yediriyor. kendi kendime de mutsuz olabiliyorum ama sağ olsunlar eşin dostun da katkısı büyük.

    birini kırma düşüncesi içime bir kütük gibi oturuyor ve büyük bir külfet gibi yerleşiyor. imam gazali diyordu sanırım, hangi kitabında anımsayamıyorum. " aynı muameleyi ben de ondan görürüm" endişesiyle " insanlar arasındaki münasebetlerde bu inceliğin farkındasınız da allah ile olan münasebetlerinizde aynı hassasiyeti göstermenin akıbetini bilmekten aciz misiniz?" diyordu. aynen üstad aciziz, anlamıyor idrak etmiyoruz. insan fıtratına bu kadar mı asi davranır? ısrarla bu kadar mı kaybeden olmak ister? istiyor işte..

    yargılamaya bayılan bir ümmetiz, "kalbini yarıp baktın mı?" diyen peygamberimiz olmasına rağmen. adam niyetli olduğunu söylemiş, buna "riyakar" etiketi yapıştırmışlar. hayretler dolusu hayreti hak ediyoruz. farzın riyası mı olur? ne bileyim, sanki desinler diye tutuyor. razı olmasını istediği biri için tutuyor. allah'ım bu dünya çok çirkin, elhamdülillah ki çok çirkin.

    nimetler çok lakin nazarımız nimet değil ganimet, lütuf çok ancak nazarımız lütuf değil hakkımız olduğu yönünde. ne diyeyim ki hz. isa'nın duasını edeyim ben de:
    "allah'ım, merhametsizleri musallat etme."
  • dökülmüş içimi toplamaya geldim, tek tek saçılmış rengarenk boncukları koltuğun altından çekip çıkarmaya geldim. hepsi rengarenk de değil, içindeki siyahla birlikte toplamaya geldim. kendi dünyamı içindeki siyah boncuklarla birlikte seviyorum;hüznümle ve elbette sevincimle.

    bu aralar medyada en çok karşıma çıkan şey; baştan sona şiddet. ne ara bu hale geldik diye düşündüm. sahiden başından beri böyle miydik? yoksa her zaman mı bu böyleydi? insanlardan vazgeçip hayvana daha fazla ilgi göstermemizin esas sebebi; birbirimizden tiksinmemiz, zerre miskal lezzet almamamız mı? yoksa ciddi manada içimizdeki merhamet duygusu, tefânî hissini ne ara kaybettik? kayıplarımız çok, kaybedecek bir şeyimizin artık kalmama sebebi bu mudur?

    kedilere, köpeklere, çocuklara - gönül çiçeğine-, eşlere; yani işte hayvanlara, bitkilere bu denli hissiz yaklaşmamımızın esası nedir? şiddet içeren bir öfkemiz var. öfke, sinirlilik halinden daha üst seviyede bir his. şeddeli, yoğunlaştırılmış öfke nihayetini şiddete bırakıyor. merhamet, şefkat timsali hanımlar diye nitelendirilen anneler en çok dövüyor çocuklarını. insanın aklının almayacağı bir mevzuu bu dayak, dövme, şiddet olayı. mevzuu bir de anne-çocuk olunca. en çok sevdiği kişiye tokat atmak türlü fiziksel şiddet uygulamak. hele ki şiddetten en çok muzdarip olan kadınlar tarafından; anne tarafından. birine insan neden bağırır? sözlerinin ulaşmadığını düşündüğü için, anlaşıldığını düşünmediği için, anlaşılmadığını düşündüğü için hatta. bir zanla bunu yapar kimi zaman da bundan emin olur. kalbin uzaklaştığı anda sesin ulaşması için ses seviyesinin yükselmesi bir zorunluluk halini alıyor. ses yükseldiği an bir problem ortaya çıkıyor; sükunet bittiği anda, kargaşa ortaya çıkıyor. sevgimizde dalgalanmalar, güvende büyük sarsılmalar oluyor. bu anne-çocuk arasında bile zaman zaman oluyor demek.

    çocuklara, insanlara, bizlere, sizlere; uygulanan tek şiddet fiziksel şiddet mi? maalesef ve elbette hayır, bunun daha yaralayıcı olanı psikolojik şiddet. kelimeler, kelimelerimiz. ne kadar kıymetliler, bilmeden konuşuyoruz, yazıyoruz. onları harcıyoruz. kelimeler, değerleri anlaşılsın diye; anlaşılmak için oysa.

    duygusal şiddet de bunun bir başka çeşidi. söz yok, potansiyelde bulunan lakin kinetik sarfiyat yok, el kaldırmak yok bu şiddet türünde. bunda yalnız bakış var; içinde kahreden türlü zehri içeren. tavır var, suskunluk var. işte şiddetin en şiddetlisi, şeddelisi de bu. suskunluk, bir protestodur; potansiyeldir.

    biz, hep böyleydik. hep şiddetliydik, hep zorduk. yaşam hep böyleydi. dünya böyle bir yerdi hep. içinde hep böyle şeyler vardı ama içinde iyilik de vardı. ondandı gün sonunda elinde torbalarla gelen adamlar, ondandı bir taşın içinden çıkan çiçeğin bir çocuktan anneye verilişi. ondandı, fırından gelen ekmek kokusu, bir yağmurda topraktan yayılan o kokunun huzur vermesi ondandır. her şey o'ndandı.

    hem iyilik, kötülüğe galip gelmeseydi insan sevmekten vazgeçebilirdi rahatça. zerre miskal fiziksel ve ruhsal bir acı çekmeden. insan sevdiği şeyde; sevdiği şeyin devamlılığı bitmedikçe sevmekten vazgeçmiyor; öyleyse daimi olan güzellikler de var. sabırda da bir mütemadilik var öyleyse sabır da bir güzelliktir. beklemek, bir bulutun üzerinde dinlenmek gibi bazen. rüzgar esiyor; kâh sert, kâh sakin. hepsinin tadı başka. demek ki insan zıtlıklardan zevk alıyor. her şey zıddıyla kaimdir denmesi de boşa değil.

    işte, öyle bir şeyler.