şükela:  tümü | bugün
133844 entry daha
  • "kleider machen leute" diye bir alman sözü var, bizdeki muadili "ye kürküm ye" diyebiliriz. ben gerçekten buna iman ediyorum.

    88 model doğan'a biniyorum şu sıralar, bildiğin yeni kasa tofaş işte. trafikte selektörler, sağdan geçenler, sinyal verdiğim halde kornayla beni uyarmaya çalışanlar... araba yavaş eyvallah, ben de kurallara uymaya çalışıyorum ama insanlar nerdeyse sıkıştırıp kaldırıma atacaklar arabayı. ulan gideri bu napayım, roket mi takalım arabanın götüne aq?

    yalnız anlatmak istediğim bu değil. benzinliklerde ya da arabayla girip çıktığım yerlerde muhabbetler oldukça seviyesizleşiyor. örneğin benzin istasyonuna girdim veya markete, otoparka falan girdim. görevlilerin seslenişi bile farklı:

    - gardaş(içses: hayırdır aq?) sağ yap gel. nerde la bunun dolum şeysi?(cidden böyle dedi)
    - baba diğer tarafa yanaşaydın iyiydi
    - otoparh dolu(bomboş aq)

    bir de 500sel var evde. 86 model, içi-dışı mükemmel kondisyonda tam bir klasik. yani gaza bastığında da, durduğunda da "ben burdayım" diye bağıran bir araba. aynı arabayla aynı lokasyonlara gittim ve diyaloglar şu şekil:

    - beyefendi hoş geldiniz. aracınızın yağına suyuna da bakmamızı ister misiniz? bilmem ne kartı alırsanız puan da toplayabilirsiniz(dün gardaş diyodun aq?)
    - ya bir şey sorabilir miyim? bu araba kaç motor acaba? maşallah.
    - anahtarı bırakırsanız biz park ederiz beyefendi.

    en ufak bir abartı yok söylediklerimde. trafikte de aynı şekilde. sol şeritte 70le gidiyorum, en ufak selektör, kornaya basma sıkıştırmaya çalışma yok. test etmek için sağdan caddeye çıkacak yahut önüme geçecek aracı sıkıştırıp yol vermiyorum, en ufak tepki yok. polis çevirip sırf arabayı inceledi lan, ruhsat dahi sormadı. öğretmen olduğumu da öğrenince polis "hocam muhteşem araba gerçekten, keşke benim olsa" bile dedi. e 3 gün önce aynı yerde doğan'la çevirdiğinizde cam filmini sökmeye çalışıyodunuz aq? e bunun da her yanı filmli hem de doğan'ınkinden 2 numara daha koyu?

    bu sanırım tüm dünyada böyledir. aracın kötü mü? insanlar sana üst perdeden davranıyorlar. araban güzel mi? sen de kaliteli ve elit bir kişiliksin onlara göre.

    ayrıca ben sağdan efendi efendi giderken beni emniyet şeridinden sağlamaya çalışan 34 plakalı orospu çocuğu şirket arabaları, alayınızın götünde patlar o arabalar umarım.
  • eğer biri, konuşma esnasında yabancı bir kelime kullanırsa ve bunu yanlış telaffuz ederse ben de bozulmasın, üzülmesin diye doğrusunu bildiğim halde onun gibi telaffuz ediyorum.
  • okul hayatımda andımızı okumayı ve topluluğa okutmayı hep çok sevmişimdir. kürsüye çıkıp '' günaydııın arkadaşlaaar'' dedikten sonra tüm okulun ''saaaağooll'' demesi bende orgazmik bir duygu yaratıyordu.

    aradan yıllar geçti, işimizin gücümüzün peşine düştüğümüz zamanlara geldik. iş ortamında veya dışarıda herhangi bir yerde birisi günaydın arkadaşlar dediği zaman iç sesim istemsiz şekilde saaağooll diyor. sen çok yaşa içimdeki çocuk... seni çok seviyorum.
  • bu itirafnameyi istanbul ilinin kadıköy ilçesinin rıhtımına yakın, yolun beri tarafında yer alan püften bulgur adlı mekandan yazıyorum. sipariş vermeyi beklerken kah kollarımı dayadığım masanın hangi cins ağaçtan yapıldığını düşünüyor, kah duvara resmedilmiş anarşist çetenin burada ne işi var diye soruyorum. düşününce kendime düşünüyor, sorunca kendime soruyorum. cevap veren kimse olmayınca sıra bana geliyor, ama bir çok şeye olduğu gibi buna da ikna edici bir cevap veremiyorum. "öylesine" deyip geçiyorum mecburen. fakat bunların da mutlak bir cevabı, akla yaraşır bir mantığı olmalı.

    konumuz bu değil aslında. ben de her şeyi kısaca anlatmanın sırtına yük olduğu, dilini ve hürriyetini bağladığı bir vatandaşım. bu sebeple twitter kullanamam, ayaküstü sohbet edemem. belki de kabiliyet meselesi bilemiyorum. fakat dilekçelerde bir problemi nasıl kısaltıp anlatmak kabil olabilir ki, anlayamıyorum. mecburen ayrıntıları kesip atacaksın, o da olayın mühimliğini parça parça alıp götürmüş olacak. belki bunu anlamak için de ayrı bir kabiliyet gereklidir ve o da bende mevcut değildir. kim bilir?

    küçük çocukların kadıköy'ün muhtelif köşelerinde, ellerinde ucuz plastik flütler ile "bella ciao" adlı bestenin, bestenin adının bu olduğuna emin değilim, nağmelerini çalması ile duvardaki resim arasında bir ilişki kurabilir miyim acaba? -duvardaki resim: la casa de papel"- belki bütün bunlar bir işaret, bir davettir. belki ben henüz yemeğimi yemeden dar ve üst üste binmiş sokaklardan maskeli kalabalıklar meydanlara akacak ve yeni bir sistem taleplerini taş ve molotof kokteylleri ile ortalığa talep edecekler. o yüzden yemeğimi hızlı yemeli, başlatılabilecek herhangi bir hareket yüzünden aç kalmamalıyım. böyle bir şey olursa dükkanlar kapanır, yemeğim yarım kalır, kim bilir belki "bari canımı kurtarayım" diye buradan uzaklaşmaya çalışırken tutuklanırım. gözaltında yemek vermeyecekleri gibi hareketin lideri olarak da suçlarlar. çünkü herkes kokteyllerle kendinden geçmişken, kırmızı kıyafetli, dali maskeli çetenin resmi karşısında sigara tellendirmiş, hareket başlayınca da usul usul sıvışmaya çalışan bir hıyar olsa olsa bu hareketin lideri olur. işler git gide kötüleşiyor ve her şey adeta aleyhime gelişiyor. -burada yemek yemeye başlayacağım için duruyorum, herhangi bir isyan çıkmazsa kaldığım yerden devam edeceğim.-

    herhangi bir olay çıkmadı. henüz başlamamış olabilir. eli kulağındadır belki. olayların eli kulağındayken ben de devrimci bir cesaretle yemek sonrası sigaramı içiyorum. devrimcilikle hiçbir alakam kalmamışken böyle bir hareketin liderliğini kabullenmiş olmam büyük sorumluluk gerektirir. ben büyük sorumlulukların adamı değilimdir. işbu sebeple kapital kuvvetin işçilere yok pahasına toplatıp makinelere sardırdığı tütünümü söndürüp buradan çıkmalı, bu kaldırması güç ve yersiz sorumluluktan derhal kurtulmalıyım. -herhangi bir toplu taşıma aracına binince itirafnamemi yazmaya devam edeceğim a dostlar.-

    başıma bir şey gelmeden, nereye gittiğini tam olarak bilmediğim bir otobüse bindim. artık kimine göre devrimci kimine göre ihanet mesuliyeti veya suçundan kurtulmuş oldum. allahım ne güzel bir duyguymuş normal bir vatandaş olmak. neyse esas konumuza dönelim. esas konumuzun bunlarla bir ilgisi var mı? yoksa niçin bu kadar uzattım? net bir cevabım yok, "kısaca" anlatma sorunum var.

    konuyu, bir şişe rakı sipariş edilmiş masada kendi kendimle, uzun uzadıya konuşmak isterdim doğrusu. aslında bu akşamki niyetim de buydu. ama olmadı. ilk kez ve rastgele girdiğim alkollü, yemekli ve bol kahkahalı kadıköy sokaklarında kendime ve kendime uygun bir masa aradım. mutlak sessizlik olmasa da biraz dinginlik uygundu sözünü ettiğim ortamı ayarlamaya. esas aradığım buyken girdiğim kalabalık sokaklarda insanlar ile birlikte nereye döküldüğü henüz keşfedilmemiş bir nehire kapılmış gibi sürükledim, sağa sola yalpaladım ve kendimi yine başladığım yerde buldum. pes etmedim, tekrar denedim. yine yenildim. başladığım yerdeydim yine. nehire her kapıldığımda şen kahkahalar ile yankılanan masalar gördüm. en son ne zaman öyle güldüğümü hatırlamıyorum. herhangi bir şeye bir defa olsun öyle gülebilmek için nelerimi vermezdim? nelerim var tam olarak bilmiyorum ama iki çakıl taşı, şifresi olan bir açma halkası, yan cebi hafif sökülmüş bir sırt çantası verebilirdim. anında. hesap da ödeyebilirim tabii ama işin içine para girdi mi her şey anlamını yitiriyor diye onu saymadım.

    yine konudan saptım. konumuz neydi? emin olmamakla birlikte konumuz sadık hidayet idi. paris'te kiraladığı evde havagazı ile canına kıymıştı. ne kadar da ezbere bir tanım. aslında canına kıymamış, artık anlamsız ve korkularla dolu olan hayata kendi açısından son vermişti. tıraşlı ve takım elbiseli bir son veriş olmuş, bu hareketi ile gençlik dönemimden bu yana beni derinden etkilemişti. zar zor at arabasına bavulunu bindirdiği an hala zihnimde yankılanır. sadece o değil, yaşlı arabacının kahkahaları da kendine yer bulur. neyse konumuz neydi?

    konumuz kendime bu hayatta yeteri kadar yer bulamamış olmam sanırım. bir bardak suyun içine atılmış bir damla yağ gibi hissediyorum kendimi. zorlayınca karışıyor, bütün oluyor gibi hissediyorum vefakat bekleyince foyam ortaya çıkıyor, ayırışıyorum. mesele topluma entegre olabilme meselesi de olabilir. belki toplumuna yabancı kalmış, hiçbir alanda kendine yer edinememiş bir zavallıdan ibarettir mevcudiyetim. mesele gerçekten bu muydu, yoksa içten gelen ve sonuçsuz kalacak zavallı bir başkaldırı biçimi miydi? felsefe yapmak veya varoluş sancıları çektiğimi belirtmek değil amacım. yazı ile otuz yaşındayım ve bir çok becerinin yanında işim de var. yani ergenlik ve parasızlık değil bütün bunların kaynağı. mutsuz hissetmek için pek çok sebebimiz varken, o masalarda şen kahkahaları tam olarak hangi gerekçe ile atabiliyorsunuz? elbette bir gerekçeniz olmalı, çünkü heybesi tıka basa çöp ile dolmuş arabasını kaldırmaya vücut ağırlığı bile yetmeyen çocuklardan tutun bana kadar elimizden alınmış kahkahaları atıyorsunuz. yolda yürürken, çay içerken, yemek yerken; acaba hangi an başıma bir şey gelecek korkusu ile yaşamaya çalışan bizlerin atamadığı kahkahaların dağıtıldığı yahut satıldığı bir yer varsa lütfen söyleyin, edinelim. böylece herkes kendi kahkahasını atar, eşitlik dalga dalga büyür.

    konumuz tam olarak yalnızlığım değil. bir telefonla buluşacak arkadaşlarım da var. hepsi özenle seçilmiş, sohbeti eşsiz insanlar. benim de sohbetim fena sayılmaz ama gel gör ki itirafnamemin konusunu oluşturan meseleler pek konuşulacak şeyler değil. en azından kendinden başkası ile konuşamayacağın şeyler. diğer yanda bu mevzular dışarı çıktığında, yani senden başkası ile paylaşıldığında psikiyatri kliniğinde kafa dinlemen gerektiğine ikna edilme riskin var. ne derdin var be at, aç değilsin açıkta değilsin. nedir bu haysiyetsiz yakarış? iki tek atıp kahkaha atacağın iki dostun yok diye neyin ağlamasıdır bu? konumuz bu değil. konumuz başka.

    itirafnamemi sonlandırırken evimde oturuyor, fincandan kahvemi yudumluyorum. intihar etmeyi düşünmüyorum henüz ama, masanın üzerinde, kahvenin tam yanında müthiş bir seçenek olarak durduğu bir gerçek. konu sadece ben değilim. konu: hepimiz. şen kahkahaların ardından eve gidildiğinde anahtarı üzerine bıraktığınız sehpada da duruyor intihar. bir el ilişmesine bakıyor sadece. haybeye yaşadığınızı kabullenmişsiniz bence, aramızdaki fark biraz da bu.

    biz tam olarak nereye gidiyoruz? oraya ne ile gidiyoruz?
  • bazen o kadar kusursuz mutlu taklidi yapıyorum ki kendim bile inanıyorum...
  • butun gun her akbil basisimda dogum gününuz kutlu olsun diye ses çıkardi kart okuyucu. herkes bana bakti her seferinde. evet dogum gunumu yalniz basima butun toplu taşımalari kullanarak kutluyorum var mi. bari bedava olsaydi
  • günlük tutsam araya 20 tane karbon kağıdı koyarım. öyle bir sıkıldım ki aynı günü yaşanaktan. ne olurdu yarını farklı yaşasam.
  • çok özledim onu.

    işte bu cümle gönlümün özeti. her gece, her gündüz, her gözümü kapattığımda, her gözümü açtığımda. şimdi görsem, söyleyebileceğim tek şey bu olur. onu çok özlediğim. ama o bilmez, buradaki çok’ un ona duyduğum özlemin niceliği hakkında ne kadar eksik kaldığını, buradaki çok’ un kaç geceden kaç gündüzden ağır ağır geçtiğini, buradaki çok’ un ne kadar acıttığını, buradaki çok’ un yıllardır bir kendine olduğunu.

    ne tuhaf değil mi? bazen biri, o bir başkasından habersiz o bir başkasını ne kadar çok ve ne kadar uzun özleyebiliyor.
  • bir sürü güzel nevresim takımı almak istiyorum.

    çok güzel nevresim takımları var ya...
  • her şey tahmin ettiğim gibi giderde bir aksilik olmazsa sıçtım demektir.
100 entry daha