140011 entry daha
  • mayıs'ta 50 olacağım. vücuduma ve yüzüme bakıyorum, evet 50 gibi ama ruh halim hiç te 50 gibi değil.
    bazen o kadar çok enerjim oluyor, o kadar mutlulukla doluyorum ki, dongi dongi dongi diye bağırarak duvarlara ve koltuklara tekme atmak istiyorum, kafamı duvarlara sürtüp kıvılcım çıkartmak istiyorum. nerede bir mallık yapma fırsatı doğuyor, orada sahneye çıkıyorum hemen.
    yaşımın kadını olabilmeyi çok istiyorum ama içimde sivilceli bir ergen var.
  • babaannem, bizde kaldığı zamanlarda, tipik bir babaanne gibi sabahın 5'inde uyanırdı hep.* bizler ise deli gençlik modundaydık... yani, sabaha karşı yatıp, akşama kadar uyurduk. haliyle, kadıncağız epey bir sıkılırdı evde.

    sürekli yanımıza gelip, yüksek sesle "uyuyun, uyuyun... rahat rahat uyuyun yavrularım" derdi. ama yer miyiz biz? amaç; uyanmamız için psikolojik baskı yapmaktı.* zira, ara sıra kendine engel olamayıp "cık cık cık... bu zamana adam mı kalır.. abov.. cık cık cık" diye homurdanırdı da...

    neyse. bu aralar sabahları uyanmakta epey bir zorlanıyorum. ve işe gitmek için hazırlanırken, ev ahalisini mutlu mutlu uyurken görmek sinirimleri bozmaya başladı...

    bu yüzden, son iki gündür, tek tek kapılarına dikilip: "uyuyun uyuyun. rahat rahat uyuyun siz... ben çalışırım.... eve ekmek parası getirim... siz hiç merak etmeyin..." temalı bi psikolojik baskı uygulamaya başladım. ve inanır mısınız, bu ufak trollük güne daha neşeli başlamamı sağlıyor.*

    özetle; babaannem işini biliyormuş sözlük... cidden troll bir kadındı.*

    umarım nurlar içinde, rahat rahat uyuyordur artık.

    itiraf mı? kendisini çok özledim.
  • anayasa hukuku hocam bir keresinde "bir işe türk eli değdiyse o işin boku çıkmıştır." demişti. o kadar haklı ki. hayatım boyunca unutmayacağım bir söz resmen.

    abd merkezli, uluslararası bir şirkette çevirmen olarak çalışıyorum. ödenen ücret türkiye'de ödenen ücretin yaklaşık 40 katı. haftalık performans raporlarımız tutuluyor ve buna uygun olarak değerlendirme görüyoruz.

    yaptığım çeviriyi kontrol eden türk kontrolcü, normal şartlarda bulduğu hataları kendisi düzeltir ve bu şekilde çeviriyi gönderir.

    benimki, bulduğu hataların o kadar ciddi olduğunu düşünmüş ki, bunu üst yönetime bildirmiş. üst yönetimden de savunmam istendi.

    kontrolcünün dayandığı üç tane argüman var. hiçbirisi çeviriyle ilgili değil. hepsi teknik kurallar. mesela burası italik olmalıydı, hiçbirinde yapmamış gibi.

    sorun şu ki yazdığı üç şey de yalnızca kendi düşünceleri. kadın yalnızca kendi düşüncelerinin önemli olduğuna; rehber, kural falan başka hiçbir şeyin önemi olmadığına o kadar güçlü şekilde inanmış ki sırf kendi uydurduğu kurallara uygun değil diye yaptığım projeyi şikâyet etmiş.

    yaptığım savunmada kontrolcünün bahsettiği kuralların yalnızca kendi öznel fikirleri olduğunu, bunların hiçbir kural listesinde veya rehberde bulunmadığını, benim bu fikirleri takip etme zorunluluğum bulunmadığını belirttim. üst yönetim tarafından haklı bulundum. açık açık "haklı olan sensin."* dendi. bu kadının ilk işi değildir muhtemelen. sadece diğer türk çevirmen arkadaşlar bu kadar yüksek kazançlı bir işi kaybetme korkusuyla alttan almıştır, özür dilemiştir.

    nitekim haklı bulunduktan sonra da çalışmaya devam ettim. çevirimizde değişiklik yapılan kelime sayısını görebiliyoruz. buna göre performans raporumuz oluşuyor. geçen sefer çevirimde "teknik hata" sebebiyle sözde düzeltilen kelime sayısı 500 küsürdü. üst yönetim tarafından "götünden kural uydurma" diye uyarılması sonucu söz konusu hanımefendi başka hata bulamamış olacak ki bu defa 138 tane yazım hatası bulduğunu iddia etmiş. tabii, bunu şikâyet etmemiş. sadece normal iş akışında yaptığım çeviride kaç kelimenin değiştirildiğini görebiliyorum. 138 yazım hatası demek.

    türkçesi şu. ben bir sik bulamadım ama sana da gıcık oldum, o yüzden kafama göre bir sayı sallıyorum buraya, maksat performans raporun düşük gelsin. nasılsa bana kelime kelime ne değiştirdin diye soran yok.

    senin yapacağın işi sikeyim ben.
  • yıllar içinde tahammülüm giderek azalır oldu. 30'lu yaşlara gelince de iyiden iyiye baş göstermeye başladı bu durum. bazen insanın en yakınları bile çok yorucu olabiliyor. tercih edilmiş yalnızlık güzel şey ama yalnızlaşmak ürkütücü. arada ince bir çizgi var. onu aştığın an işler boka sarabilir.
    kendime not; "yalnızlaşma!"
  • kaygidan midem bulaniyor artik, yattigim yerde gozumden yaslar akiyor istemsizce. ustelik su an dert ettigim sey bircok kisiye gore muhtemelen anlamsiz gelecek ya da dert etmeye degmeyecek bir sey: tum bu esyalar arabaya sigacak mi? tasinmaktan, seyahat etmekten biktim artik. yerlesik hayata gecmek istiyorum ama o kadar yoruldum ki, biri beni alsin gotursun geri kalan tum isleri de halletsin istiyorum. midem bulaniyor dusundukce. yapacak bin tane is var, ya yetismezse, ya olmazsa, ya sigmazsa, ya .....
  • bu ülkeye ve insanlarına dair hiçbir umudum yok. içimde zerre kadar dahi vatansever veya milliyetçi duygu kalmadı. bu ülkeye ait çoğu şeyden utanıyorum ve tiksiniyorum. kendimi bu toplumun içinde boğuluyormuş gibi hissediyorum. asla kendimi buraya ait hissetmiyorum.
  • biz, kaygılarını düşünerek uyuya kalan, alarmdan önce irkilerek kalkan, dertli, tasalı orta sınıfız. bizim için uyuyup uyanmak bir keyif değil mecburiyettir.
  • sıradan bir gün geçirmeye hasret kaldığım şu zamanlarda bunun için çok da uygun bir gün olarak gördüğüm 22 ocak tarihi kendisinden hiç beklenmeyen ölçüde şakacı ve süprizperver içeriğiyle adeta ne kadar da boş olmayan bir gün olduğunu güçlü bir biçimde kanıtlamıştı.

    bazı geceler içten içe yaşadığım "şimdi mi duş alsam sabah mı" polemiğinde kazanan taraf "sabah duş al" iç sesi olduğundan, alarmım 20 dakika erkenden yani saat 6:30 itibariyle çalmaya başladı. 5 dakikada bir çalan 3. alarmımın ardından yavaş yavaş yüklenmeye başlayan beynim, ani bir kalk ve soyun komutuyla kendini tekrar sıradan işleri yaparken takındığı standby moduna aldı. bir süre çıplak bir halde yatağın başında dikilmenin mantıksızlığı, hala durumsal farkındalık.exe dosyasının yüklenmediğine işaret etse de, kalp nöronlarımın da desteğiyle duş ve hazırlık aşamalarını başarılı bir şekilde atlatarak evden ayrıldım.

    servisin 15 dakika gecikmesi, servisteki güzel kızın ağzını kocaman açarak uyuması, pastanedeki zeytinyağlı simidin erken saatlerde tükenmesi ve ikincil monitörümün geçici olarak servis dışı kalması, aslında enteresan bir güne başladığımın habercisi olabilecek nitelikte olaylardı. beri yandan her gün 8:30'da sektirmeden az şekerli kahvemi getiren sakine'nin 8:45'de elinde sade bir kahveyle gelip bunu içer misin diye sorması ve o sırada almaya çalıştığım ankara trenindeki koltuğun tam onayladığım sırada satılması ise günün, her şeyin baştan sonra ters gittiği günlerden biri olma olasılığını hayli kuvvetlendiriyordu.

    hiç inanmadığım halde "allahım, sen bana güç ve fırsant ver, gerekirse beni koru ve yardımını da esirgemezsen sevinirim" diyerek rutin işlerime başladım. basra havaalanının uygunluk analizini tamamlamam ve öğleden önce bildirmem gerektiğinden, bazı telefonlara ve maillere dönüşlerde gecikme yaşıyordum. bir de konu ırak olduğunda üzerime çöken uzaklara dalma modu ve geçmiş anıların bünyemde yarattığı sisli ruh hali eklenince saatin 11:30 a geldiğinin farkına bile varamamıştım. şefin londra'da, a'nın ise cidde'de olması dolayısıyla yalnız olduğum odanın kapısı açıldı ve son derece sevimli sıfatıyla n kaptan odaya giriş yaptı.

    pilotların şefi olan n kaptan 50 küsür yaşında, bembeyaz saçlara ve topsakala sahip, sakinlik ve yapıcılık konusunda rekortmen, maddi kaygısı olmayan ve kira gelirleri hariç aylık kazandığı 12 bin doları yakınlarının ve insanlığın hizmetine sunmakta hiçbir beis görmeyen şeker mi şeker bir albay emeklisidir. istanbul'da kaldığı müddetçe günlük rutininin arasında mutlaka bana zaman ayıran ve özellikle evlenmem hususunda kanıma girmeye çalışan güleryüzlü ve enteresan bir kişidir. ancak bu kez gözlerindeki alışılagelmiş mutluluk ifadesinin yerinde kocaman bir ? yer almaktadır ve konuşmamız gerek demektedir.

    mantı diye tuttumasından ötürü yakınlarda yeni açılan mantıcıya gidilir. bu esnada oralarda tesadüfen! dolanmakta olan gurbetçi m kaptan da bizi görünce yanımıza gelir ve yemek faslına geçeriz. yine 3 gündür bişey yemediğimden yola çıkarak kendimi zorlamak isterim ve ben de mantı alırım. havadan sudan muhabbet ederken asıl konuya m kaptanın yanında giremeyeceğimizi düşünüp iyice geyiğe bağlarım. o sırada hiç de samimiyetimiz olmayan m kaptan konuya hayvanlar gibi giriş yapar:

    -brayn, sana bir soru soracağım ama dürüst bir şekilde yanıtlamanı istiyorum.
    -şüpheniz mi var hocam?
    -peki, herhangi bir karanlık grupla ilişkin var mı?
    -ne? ahahahha ne? şaka mı yapıyorsunuz?
    -hayır cevap vermeni istiyorum, lütfen.
    -hayır tabi ki.
    -peki, 2 ekim 2016'da bağdatta ne yapıyordun?

    beyin için gerekli tüm glikoz ve oksijen, kornerde duran top fırsatı için rakip ceza alanın içine dalıp kontra yiyince geriye doğru yardıran bir defans oyuncusuna nazire yaparcasına bütün damarlarımdan kafama doğru akmaya başlamıştı. hayatımdaki en ciddi sırlarımdan biri, hiç de yakın olmadığım alman gurbetçisi bir türk pilot tarafından adeta herkes zaten biliyormuş da çaktırmıyormuşçasına aniden dile getirilmişti. gözlerimdeki şaşkınlık ve dudaklarımdaki gülümseme ifadesi, iş hayatında takındığım mutlak sakin ve yapıcı ifadeden uzak bir görüntü sergilememe sebep oluyordu. ve aradan tam 3 saniye geçti:

    -hocam bildiğiniz gibi eski şirketimle ırak havayolları arasına bir anlaşma imzalanmıştı. bağdat seferleri başlamadan yerinde yapmamız gereken kontroller için birkaç kez gidip geldim. peki siz nereden biliyorsunuz?
    -bundan şu anda bahsetmek istemiyorum. ancak göründüğünün ötesinde bir insan olduğuna kanaat getirdiğimden mutlaka daha yakından tanışmamız gerekiyor. telefon numaranı aldım, yazışmalar için de iş dışında kullandığın mail adresini istiyorum...

    m kaptan kısa bir süre sonra yemekten ayrılır, n kaptan ise her zamanki samimi tavrına geri bürünmüştür. tabi ki ikisi çok yakın olduğundan o da m ne biliyorsa bilmektedir. ofise dönerken konuyu tekrar açmamaya özen gösteririm, o da sadece daha sık görüşmek istediğini ifade ederek odasına gider, günün kalanında aklımda sadece bu olay kalmıştır. beni tanımayan, ailemin ve arkadaşlarımın bile son derece yüzeysel olarak bildiği bir takım olaylar onun kulağına nasıl gitmiştir?

    öğleden sonra birkaç toplantının ardından günü bitirir eve dönerim. içecek bişeyler alıp 19:00 da oynanacak katar-ırak maçını beklemeye başlarım. maçtan bir süre önce telefonum çalar. arayan şirketin yönetim kurulundan değerli bir abimdir. kendisi de radikal solun tanınmış isimlerinden olduğundan lütfen yeni süprizler olmasın allam diyerek telefonu açarım:

    -brayncım napıyorsun müsait misin?
    -müsaitim k bey buyrun, nasılsınız?
    -iyiyim canım vaktin varsa oturalım 2 kadeh bişey içelim.
    -tabi olur şimdi mi görüşelim, neredesiniz?
    -1 saate kadıköye geçicem, bekliyorum.
    -tamam hazırlanıp çıkıyorum.

    kadıköy'de k bey'in sık sık gittiğini bildiğim mekanlardan birinde buluşuruz. kısa bir sohbetten sonra konuya girer:

    -mart'ta amerika'da ne işin var?
    -ahahahha. k bey, bugün bu tarzda soru cevaplama kotamı doldurdum. eğitim için gittiğimi biliyorsunuz.
    -biliyoruz da iş görüşmesi de yapacağını bilmiyorduk, söylemez mi insan?
    -iyi de daha yeni kesinleşen bir durum, şef ile a hariç kimseye söylemedim bile, ama nereden biliyorsunuz diye sormayacağım.
    -bırakacak mısın şirketi?
    -kesin bişey diyemem, ama teklif beklediğim gibi olursa bu ihtimal yüksekmiş gibi görünüyor.
    -gitme. maaşını ve çalışma şartlarını yeniden değerlendirelim, ayrıca iş dışında uğraştığımız konularda da desteğine ihtiyaç duyacağız. bu işi bir süre ertele.
    -bunun için söz veremem, ama yeni şartları ve birlikte çalışacağımız diğer konuları netleştirirsek daha net şeyler söyleyebilirim.
    -tamam, birkaç gün içerisinde yeniden toplanacağız.

    planlarım arasında martta los angeles'ta alacağım eğitimin ardından, oradaki iş teklifini kabul etmek ve siktir olup gitmek vardı. ancak itiraf etmem gerekir ki orada yeni kuracağımı düşündüğüm hayat beni tahmin ettiğim kadar heyecanlandırmıyor ve zaman zaman kendimi türkiye'de kalmak için bahane ararken buluyordum. kardeşimin de yurt dışına taşınmasıyla bu hissiyatım biraz daha kuvvetlenmişti. kafamın çorba olması neticesinde tüm bu düşünceleri tekrar en baştan düşünmek üzere erteledim.

    bu garip günü bitirmenin verdiği huzurla daha sıradan olmasını temenni ettiğim yarın için bir takım hazırlıklar yaparak yatağıma yattım. birkaç cümleyle garip bir gün geçirdiğimi yazmak için girdiğim bu başlıkta kendimi tüm günü anlatmış bir halde buldum. yüksek ihtimalle sözlüğe artık daha az zaman ayıracağımı belirterek yazımı burada noktalıyor; sağlık, mutluluk ve esenlikler diliyorum.
  • yapacak bir işim olmadığında inanılmaz sıkılıyorum ya. çok kötü oluyorum. hayattan beziyorum. bu çalışkanlık mı, kendimle başbaşa kalma korkum mu anlamadım.
  • gitmeyi bilmiyorum. az önce bir arkadaşla sohbet ederken farkettim.korkunç giden bir evliliği ilk adımı o atmasa bitiremeyecektim. biliyorum kendimi sonsuza kadar çekerdim, düzelir belki diye beklerdim. ya da düzelmeyeceğini bilmeme rağmen sadece düzenimi değiştirememek için kalırdım ben.
    ya da bana kötü davranılan işimden onlar kovmasa o kötü maaşa sonsuza dek çalışırdım. bazı avantajları var diye yeni iş bulsam bile gitmezdim.

    sabretme konusunda mı iyiyim yoksa aşırı korkak mıyım bilmiyorum ama düzen değiştirmeyi hiç başlatamıyorum.
13 entry daha