158715 entry daha
  • kalbimi bir kere açtığımda, ruhumda koskoca bir gölge bırakmıştın...

    ben giderken en çok seni götürdüm...

    olabildiğince uzaklara bilet almıştım oysa. tren kaç istasyonda durdu sayamadım. meşguldü aklım benliğimi tam anlamıyla sana dönüştürmeyle, saplanmıştı dürüst olmak gerekirse...

    uçaklar, arabalar uzayıp hızla kaybolan çifter ışıklar ve gözlerimi yoran parlak şeritler. kabul ediyorum sen yokken hep uzun olmuştu saniyeler...

    geride bırakmaya uğraştıkça tersten sıralanan kareler, taze açılmış çekiç yarası sıcaklığında karnımda beliren karadelikler...

    yazmayı istemiştim, yazmamı istemişsin hissine kapılmak için. arkasına saklanabileceğim ne tatlı bi "bahane".

    bu küçük bir aptal "oyun" ve "perdeler" aslında hep benim gözümde.

    bazı geceler uyanıyorum dağınık yatağın içinde yorgan ve yastıktan kaçarken ya da cezalandırdığımı hayal ederken. uyku zor mekanların savaşçısı; batar mı "yatak gözü" her daim açık yorgun kalbe?

    sana kurduğum her cümle, üzerime kazıdığın baştan aşağı geçiştiricilik tozu kaplı her uzun hece yavaş ve acılı bi uyanış morfin etkisi kaybolmuş günlerime.

    bu lanet şey hep benimle! ne kadar uzağa? yatay, dikey ve aksonometrik açılımların tümü... başlangıç noktaları aynı olan bi uçtan bilinmeze giden ışıncıklar gönderiyor gittiğim her yere. garip bi dalgınlık havası engel her şeye, yeniden başlama yeminlerime...
  • bugün bok atmanın moda olduğu eski türkiye'li yıllarda, 2000lerin başlarında, devlet memuru olan annemin çalıştığı işyerine gittiğimde aynı odada çalıştığı emine teyze'nin kocasının halı fabrikası var ve aylık geliri yaşadığımız yere nazaran çok çok yüksek, burhan amca sigaradan sararmış fırça bıyıklı ve azılı bir komünist, erkan abi hilal bıyıklı, cep telefonu melodisi "ölürüm türkiyem" çalan ve masasından "ülkü ocakları" dergisi eksik olmayan bir ülkücü, metin amca ise namazında niyazında, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan kendi halinde biriydi.

    erkan abi ve metin amca cuma'ya gideceği vakit burhan amca ikisinin işini de yapar, onları idare eder, bir kere dahi "işi aksatıyorsunuz, mesaiden kaytarıyorsunuz" minvalinde bir şeyler söylemez, saygı gösterirdi. burhan amca akşamdan kalıp sabah ayılamadığı günlerde de onun işini diğer ikisi yapar ve "sarhoş işe geliyor" diye tek serzenişte bulunmadıkları gibi tahminimce bu durumu akıllarından dahi geçirmezlerdi.

    annem ve emine teyze odada çalışan üç erkek için yaşça kendilerinden büyük olanlar da dahil daima "abla" hitabını duyar ve ikisine saygıda en ufak bir kusur edilmez, onların yanında daha derli toplu oturulur ve dikkatli konuşulurdu.

    arada konu siyasete gelince 3 farklı hayat görüşünden 3 adam birbirlerine "sizinkiler şöyle", "bizimkiler böyle" minvalinde tatlı tatlı laf sokarlardı ama siyasi görüşlerini uç noktada taşıyan bu kişilerin bir kere dahi olsun birbirlerine hakaret ettiği veya birbirlerini şikayet ettiği, boğazlamayı çalıştığına şahit olan kimse olmadı.

    bugün gelinen yeni türkiye'de ise devlet memurlarının (bkz: cumhurbaşkanımızı en çok benim sevmem) yarışına girmesi ve "ben 100 birim değil de 99 birim seviyorum" diyeni cimer'e, kurum müdürüne, 155'e, itfaiyeye, sivil savunmaya ve mit'e fetöcü diye ihbar eden karaktersizlerin cirit atması, o gün kadınlara yapılan pozitif ayrımcılığın bugün yerini "kadınlar çalıştığı için işsizlik var" düşüncesinin alması, farklılıkların zenginlik değil de vatan hainliği olarak görülmesi beni rahatsız ediyor ve eski türkiye'yi özlüyorum.
  • bir kalem, bir kağıt, bir de gözlerin, kalbimi tutuşturmaya yetiyor. yazdıkça, ateşin sıcaklığını parmak uçlarımda hissedebiliyorum. satırlara işlerken sevgini, sana olan özleminle doluyor odamın her bir yanı. ah benim bu sana olan düşkünlüğüm...
    seni sevmek, birlikte bir limon ağacının gölgesinde, yeni demlenmiş bir fincan çay yudumlamak gibi. o limonun kokusu ağaçtan mı, yoksa senin saçlarından mı geliyor, hiçbir zaman kestirememe hali. deniz kıyısında, bir balıkçı kayığında oturup manzarayı seyretmek gibi. işte bu yüzden yokluğun her şeyden fazla koyuyor bana. ellerim üşüyor çokça, ellerini beklerken. sorun değil, üşüsün ellerim. kalbimi üşütme sen yeter. sen yokken, okuduğum kitapların arasında, unutulup giden gül yaprağı gibi kuruyorum. seni özlüyorum.
  • en yakınındaki, güvendiğin insanların bazen seni ya da seninle ilgili bir olayı kıskandığını hissedersin ya, o an yaşadığım hayalkırıklığından nefret ediyorum.
  • twitterdaki nude sayfalarından birinde tanıdık birinin nude’unu gördüm :( dövmeniz varsa nude atmayın bir yere.
  • google akıllı ev asistanına annemin her gün "bağırarak hey google pilaaaay buuulent ersoy" diyip ve çalan şarkı sonunda yapay zekaya ablan kurban olsun sana demesi beni benden almıştır.
  • bazen etrafımdaki insanlar hakkında nasıl düşünmem ve onlara nasıl muamele etmem gerektiği hakkında engel olamadığım ikilemlere düşüyorum. geçmişte uzun bir süre yalnızlık çektikten sonra arkadaş edinebilmeye başlamış biriyim ve bu yüzden gündelik muhabbetlerin ötesine geçebildiğim arkadaşlarıma elimde olmaksızın farklı bir muamele etmeye ve ona göre kıymet vermeye başlıyorum, onlara sanki etrafımı toprak gibi saran yalnızlığın içinde bulduğum bir değerli taşmış gibi davranıyorum. bunu böyle abartabiliyorum anlatırken, evet ama işin bu boyutunu her zaman sadece içimde yaşadım; çünkü kafamın dışında, insanlarla olan gerçek arkadaşlık süreçlerimde bu iletişimin kendi içinde gerektirdiği en basit şeyleri bile bulamadığımı görüp durmadan hayal kırıklığına uğradığımı ve kalbimin kırıldığını fark ettiğim zaman başta da söylediğim gibi, bazı beklentilerim hakkında şüphelere düşüyorum. ben arkadaşlarımın iyi olup olmadığını, halini hatrını sürekli merak edip morallerinin iyi olması için gözlerimi dört açarken; en yakınımda bulundurduklarımdan gizli saklı tutmayıp içimi rahatça açabileceğim bir güveni hissederken bunları yapma motivasyonum hiçbir zaman bir ücret beklentisi olmadı, eyvallah ama her halükarda insan böyle bir yakınlık duyduğu zaman ister istemez ufak da olsa bir karşılık umuyor, en azından halinin hatrının arada sorulmasını bekliyor, bunların zerresini görememek de adama koyuyor. anlamadım ben bu işi sözlük, ben etrafımda öküz mü biriktirdim yoksa aşırı alınganlık mı yapıyorum?
  • annem çalıştığı için anneannemle teyzem baktılar beni o işteyken. kinetik enerjim fazla olduğu ve at olmadığım için bana sakinleştirici iğne vuramadıklarından beni uyutarak büyütmeye karar vermişler. her gün divana yatırır ve sırasıyla evdeki orhan gencebay, yılmaz morgül ve ankaralı turgut kasetlerini teybe koyarlardı. bende kaset bitine kadar uyurdum.

    bu yaşa gelip hala kafamın büyükten küçüğe her konuda bu kadar karışık olmasını bu manasız çeşitliliğe bağlıyorum.
  • kendinize saplanmayın.
  • eskiden facebooka, daha sonraları instagram fotoğraflarımın altına, şimdileri buraya yıllardır hep bir şeyler yazıyorum.

    kendi yazdıklarımı tekrar tekrar okumayı çok seviyorum. kendimi hep yazdıklarımı tekrar okurken buluyorum. bu egodan kibirden falan değil, sanki okudukça kendimi gözden geçiriyormuş gibi, beni bana hatırlatıyormusum gibi hissediyorum.

    bazen bunu yaptığım için utansam da en büyük hobilerimden biri bu.
41311 entry daha