175675 entry daha
  • bundan sonra hayatımın her anında güçlü olmak istemiyorum. ben de duvarlarımı birine indirmek, birinin yanında ağlayabilmek, güçsüz kalabilmek istiyorum. tüm çıplaklığımla yanında olabileceğim biri mutlaka vardır ama gelmek bilmiyor vicdansız.
  • ne iğrenç bir gün. ben doğdum ve yavuz çetin aramızdan ayrıldı. günü, ayı, yılı aynı... hâl böyle iken doğum günü nasıl kutlanır ki...

    "yaşamak istemem artık aranızda"

    yaşamak istemem
  • yeryüzünün en çaresiz insanı kimdir acaba?

    ne modası geçmiş bir soru bu.
    bu devirde kim bunu kendine yakıştırır ki?
    olsa olsa yüzlerdeki anlamsız bir gülümseme ile laf olsun diye "çaresizim" denilir.
    gerçek bir çaresizliği kimse sahiplenmek istemez.
    çünkü bu şehirlerin senaryosu, sürekli başarılı kalmak olarak yazılmıştır.
    ve bu devirde yaşayanlar için çaresizlik, başarısızlığın itirafı gibidir.
    bu yüzden öyle ortalıkta veya göz önünde görünmez.
    birkaç talihsiz insanın, bazı hayatların kötü kurgusunun ve bir, iki ülke veya kıtanın başının belası sanılır sadece.
    o kadar...
    çaresizlik de tam olarak bunu ister zaten.
    varlığının belli belirsiz hissedilmesi işine gelir.
    böylece görünmezlik kazanır.
    bu yüzden de sanıldığından daha çok ve daha yakındır kendisi.
    bir parçasını mutlaka pay eder herkese ama bunu fark ettirmemeyi başarır.
    öyle ki biz payımıza düşen çaresizliğimizi fark etmeden yaşar gideriz yıllarca.
    oysa gündelik hayatımıza hakimdir.
    oysa beklentilerimize sinmiştir.
    oysa hayallere bulaşmıştır.
    neyse ki böyle sinsi planları olanları, gözler önüne sermenin bir yolu var.
    mesela soru sormak gibi...
    sonuçta her kötülüğün başının belasıdır sorular.
    köklere dokunan güzel bir soru, herşeyi yeryüzüne çıkarabilir.
    işte böyle çaresizliği de, görünür kılan sorular vardır.
    mesela "çaresizlik, zorunda kalmışlığı sever mi acaba?" sorusu gibi.
    soralım hemen bu soruyu.
    herhangi bir şeyi yapmak veya yapmamak zorunda kaldınız mı hiç?

    işsiz kalma veya istediğimiz hayatı yaşayamama tehdidi ile aldığımız eğitimin, zorunda bırakılmışlık olmadığını kimse iddia etmez herhalde.

    veya sabah erken kalkmalarımızın ne kadarı zorunda kalmışlıktandır acaba?

    veya hayatı kaçırma hissimiz, dinlenince geçmeyen yorgunluğumuz, amaçsız gelen çabalarımız, artık iç bunaltan belirsizliklerimiz hep bir şeylerin zorunda kalmış olmakla ilgili olabilir mi?
    zorunda kalmak...
    zorunda bırakılmak...
    zorunda olmak...
    hep çaresizliği anlatır bunlar.
    zorunda kaldığı için her gün bir yerlere gidenlerimiz var mesela.
    zorunda bırakıldığı için susanlarımız var.
    zorunda olduğu için birilerine veya bir yerlere artık alışmış olanlar var.
    zorunda olduğu için dişlerini sıkan...
    vazgeçen.
    kabul eden.
    zorunda kaldığı için doğup, büyüyen.
    doğmak demişken...
    çaresizlik bu doğumları pek sevmez aslında.
    çünkü her bebeğin dünyaya gelirken yanına aldığı umutlar, onu endişelendirir.
    bebekler, henüz çaresizliği fark etmemiş sınırsız, duvarsız ve yaşam dolu hayallerle gelir yeryüzüne.
    çaresizlik ise sınırlardan, duvarlardan ve yaşamı bomboş hale getirmekten yanadır.
    bu yüzden çaresizlik bebeklikten itibaren yakamıza yapışır.
    en büyük düşmanı, bebekler ve umutlar olan bir şey, olabilecek en kötü şeydir değil mi?

    bir de...

    keşke seninle ilgili bir şeylerin zorunda kalsaydım diyorum bazen.
    mesela birbirine komşu olmayan şehirlerde, seni özlemek zorunda kalsaydım.
    keşke gün içinde sık sık, seni düşünmek zorunda kalsaydım.
    gidişini ardından izlemek zorunda kalmak bile olabilirdi.
    tabii daha güzel zorunluluklar da var.
    seni bir manzara gibi izlemek zorunda bırakabilirdi yüzün.
    ya da belki sana sarılmak zorunda bırakabilirdin beni.
    nasıl yapardın bunu bilmem.
    ama biliyorsun hiç görmedim seni.
    sesini de duymadım hiç.
    varlığın bile, bir masal kahramanı ile aynı belirsizlikte...
    bu yüzden galiba bir sürü ihtimal üretiyorum seninle ilgili.
    "ölü" ihtimaller...
    bak! fark ettin mi?
    çaresizlik hemen nasıl geldi yanıma.
    neden biliyor musun?
    çünkü en sevdiği kelimeyi cümle içinde duydu:
    "ölüm"
    çaresizliğin en yakın dostudur kendisi.
    hiç ayrılmaz yanından.
    çünkü çaresizlik, yanına "ölümü" de aldığında, yenilmez olur.
    "ölüm" sırtını çaresizliğe yaslarken, çaresizlik de onu el üstünde tutar.
    bu ikisi, yüzlerce yıl kök salmış koca çınarları, binlerce yıl yaşamış canlı türlerini, milyon yıl yanıp kavrulan güneşleri bile mahvettiler.
    işte böylesine güçlüler yanyanayken.
    elele verip, biz insanların karşısına geçtiklerinde ise, bırakalım bunlara karşı durmayı, söyleyecek söz bile bulamayız.
    "ölüm" ve çaresizlik...
    ayrı ayrı bile fazlasıyla güçlü iken, yanyana en güçlü olurlar.
    bu yüzden çaresizlik gün boyu bu ruhsuz şehirlerde dolaşsa da, mesaisi bitince gittiği evi...
    mezarlıklardır.

    çaresizliğin sevdiği şeyler arasında kader de vardır.
    gerçi kader var mıdır, yok mudur tartışıp dururlar.
    ama asıl önemli olan kader denilen şeyin üstünü örttüğü çaresizlik halidir.
    bugünlerde bu konuyu daha çok soruyorum kendime.
    mesela diyorum ki, "acaba hayatımın kaderi kimin elinde?"
    ben hariç, herkesin olabilir mi ?
    yoksa ben dahil, herkesin üstünde tepinen başka bir şeylerin mi?
    yoksa bir virüsün mü?
    peki bu kaderimiz kimin elinde olmalıydı?
    mesela ben bazı zamanlarda, hayatımın kaderini keşke papatyalara bıraksaydım diyorum.
    evet evet! papatyalara...
    papatyaların herhangi bir şeye zarar verdiği görülmüş müdür?
    sanmıyorum.
    bu yüzden çaresizlik çok yabancıdır, hem güzel, hem de zararsız papatyalara...
    çünkü çaresizlik, güzellikleri pek sevmez.
    güzelliğin içinde çok uzun süre barınamaz kendisi.

    mesela bazen de, hayatımın kaderini keşke bir karıncaya verseydim diyorum.
    güçlü olanın kazandığını söyleyenlere inat, o zayıf haliyle yaşamanın mümkün olduğunu anlatan bir karıncaya...
    çaresizlik pek hazzetmez karıncadan.
    çünkü hep güçlülerin kazandığı yerlerde, zayıf ruhlara yapışmak kolayına gelir.
    karınca ise zayıftır ama kolay değildir.
    hiç işine gelmez bu.
    zaten zayıfın da hayatta kalabildigi yerde çaresizliğin ne önemi kalırdı değil mi?

    bir de...

    mesela hayatımın kaderini keşke senin ellerine bıraksaydım diyorum.
    öylesine gönüllüyüm ki buna...
    benliğimin yükünü senin omuzlarına yıkmak için değil.
    var edebileceğim neyim varsa, senden bir iz bulabileyim diye.
    mesela, keşke senin söylediklerini dinleyip, saatlerce düşünseydim.
    "kimsenin benim hayatıma karışma hakkı yok!" diyenlerin dünyasına inat, sen benim hayatıma en doğru zamanlarda karışsaydın keşke.
    hani belki yasaklar koyardın bana.
    sigara içirtmezdin belki.
    belki de bu suskunluğumu bitirmeye çabalardın.
    yeniden yazmaya başla artık! diye kızardın bana.
    kimbilir, şu yorgunluğu üstümden atmamı isterdin belki de...
    ama biliyorsun, yanına bile gelmedim senin.
    seninle uzaklar yakın, yanlışlar doğru, çirkinler güzel olmadı hiç.
    yakınlığın, doğruluğun, güzelliğin hali böyle olunca, geriye pek bir şey kalmadı haliyle.

    yaprakların ardında kalan çıplak ve çelimsiz dallar gibi bir şeyler var şimdi sadece.

    o kadar renk çeşidinin içinde, doğanın hiçbir güzelliğine ait olmayan gri var.

    bir de "ölü" bir güvercinin, kaldırımların üzerindeki sereserpe kanatları kaldı geriye...
    bak! fark ettin mi?
    çaresizlik koşarak geldi yine.
    o yenilmezlik gücü veren dostunun adı geçti çünkü.
    "ölü" bir güvercinin yapayalnız cesedine sevinip, gelecek kadar kötüdür çaresizlik.
    böyle hazırdır işte hemen gelip, hayatına sokulmaya.
    sağ olsun, yaşayanı da, "ölüyü" de yalnız bırakmaz.
    ama bakmayın böyle yanımızda durduğuna.
    aslında çaresizlik, yalnızlığı çok sever.
    ister ki, hepimiz yapayalnız olalım.
    zaten onun tek derdi, herkesle ayrı ayrı ilgilenmektir.

    bu yüzden nüfusun kaç milyon olduğunu hep merak eder.
    kendini kaç parçaya böleceğini hesaplamak için...

    binlerce yıldan beri kadın-erkek oranını da yakından takip eder.
    daha büyük parçasını kadınlara ayırmak için...

    hatta coğrafyayı da iyi bilir.
    üç taraflı denizi, iki boğazı, az bulunanın çok yetiştiği toprakları ve dört mevsimi olan bir ülke de bile, "coğrafya kaderdir" diyen kendi kaderine yabancı kalmış insanlar yetiştirmek için...
    eğer coğrafya kader olsaydı, kaderi en güzel ülke, böyle bir ülke olurdu değil mi?

    neyse...
    bugünlerde ellerim tertemiz.
    sonuçta virüsten kurtulmak gerek.
    etraftaki hiçbir şeye dokunmuyorum.
    insanın ellerini kullanmamaya çabalaması çok garip hissettiriyor değil mi?
    her zorluğu kendi elleri ile aşmış insan nesline yakışmıyor bu hallerimiz.
    sanki ellerim yokmuş gibi yaşarken, neyi fark ettim biliyor musun?
    ben, senin ne ellerine, ne yüzüne, ne de saçlarına dokunabildim.
    bunu düşünürken aklıma bazı sorular takıldı.
    acaba elleri hiç kirletmeyen dokunuşlar da var mıdır?
    ya da su ve sabun dışında elleri tertemiz eden arınma yolları olabilir mi?
    neyse.
    ne biçim soru bunlar.
    çaresizlik ne soruları, ne de cevapları sever.
    o sadece anı ve acıyı yaşatmak ister.
    zaman çizgisini; geçmiş, şimdi, gelecek diye üçe ayırmak onun uydurmasıdır.
    çünkü bize süreci unutturmak ister.
    süreç içinde gücüm azalabilir diye korkuyor olmalı.
    bu yüzden tarihi bile parça parça okutur bize.
    bütün halde insanlık tarihi, bundan dolayı yazılmamıştır.
    koskoca tarih; biraz orası, biraz burasıdır.
    kopuktur parçalar.
    hatta tüm parçaları birleştirsen de, tamamına ulaşman mümkün değildir.
    öyledir işte bu çaresizlik illeti.
    tarihin içinden bile çıkar ortaya.

    sokağa da çıkmak istemiyorum artık.
    bir ara çıkmak yasaktı ama hiç dert etmedim bunu.
    çünkü benim gitmek istediğim yere çıkan sokak yoktu zaten.
    böyle olduğum ve durduğum yerde günler geçirirken, neyi farkettim biliyor musun?
    senin sokağını hiç görmedim ben...
    bunun üstüne aklıma bazı sorular takıldı.
    acaba çıkmaz sokaklar da yasaklanır mı?
    yani yolun sonunda kimseye bir şey vaad etmeyen bir çıkmaz sokağın ortasında öylece dursak, yine ceza kesilir mi bize?
    neyse.
    yine acayip sorular bunlar.
    soru sormak istemiyorum.
    çünkü bazı patavatsız sorular hemen cevapları da veriyorlar.
    görünüşleri tam bir soru cümlesi gibi olsa da, aslında açıkça bir cevabın ruhunu taşıyorlar.
    ne demeye yapıyorlar ki bunu?

    tıpkı bilmeceyi soranın, cevabı da hemen söylemesi gibi.

    tıpkı tüm parçaları halihazırda yerleştirilmiş ve bize yapacak bir şey bırakmamış bir puzzle gibi.

    tıpkı kışın son günlerinde açan güneşin, ilkbaharın sürprizini kaçırması gibi.

    bir de...

    tıpkı senin gözlerindeki bakışlar gibi...
    bakışlarını yakından hiç görmedim.
    ama biliyorsun, birkaç tane fotoğrafın var bende.
    insanlar yaşamdan bir sürpriz bekler ara sıra.
    her insanın hakkıdır bu.
    senin gözlerin yaşamın gizlediği tüm sürprizi bozuyor gibi işte.
    hani şu hayatın amacı kayıp ya.
    hani herkes sanki bir yerlere saklanmış gibi onu arıyor ya.
    senin gözlerin o amacın saklandığı yeri fısıldıyor gibi işte.
    gökyüzünde şu güneş olmasaydı, yeryüzünde hiç gölge olmazdı.
    senin gözlerin, güneşi gölgede bırakıyor gibi işte.
    ama ben, gözlerini hiç görmedim.
    neyse şimdi...
    çaresizlik böyle yazılmış "ama"ları da çok sever.

    mesela kurulan masum bir hayalin peşinde gezinen, gerçekçi ve vicdansız "ama"ları.

    mesela bir keşke ile başlamış cümlenin içinde, yazılmak için sırasını bekleyen fesat "ama"ları.

    mesela bir ihtimalin zayıf umuduna kene gibi yapışmış "ama"ları.

    şu kısa hayatta, çaresizliği zevkten dört köşe yapan kaç "ama" sahibi olduk kimbilir.
    neyse.
    ihtimal demişken...
    bugünlerde seni hiç görmeden "ölme" ihtimalimi düşünüyorum.
    bak! fark ettin mi?
    çaresizlik, yine geldi hemen.
    çaresizlik "ölümlere" böylesine aşıktır işte.
    ama tabi öyle güzel, öyle vakitli, öyle sakin "ölümlere" değil.
    çaresizlik, darmadağın, sefil ve hiç bir canlıya yakışmayan "ölümlere" bayılır.
    mezar taşları ne çaresizlik hikayelerini anlatır kim bilir?
    veya herkes bilir de, hiç kimse umursamaz.
    biliyor musun?
    eğer çaresizlik konuşabilseydi, ona bir soru sormak isterdim.
    en sevdiğin mevsim hangisi?
    evet, ona sorum bu olurdu.
    sence çaresizlik, bu soruya umursamazlık mevsimi diye mi cevap verirdi, yoksa alışmışlık mevsimi mi?
    yoksa sensizlikle ilgili bir şeyler mi söylerdi bana...
    hiç görmediğim ellerin var.
    hiç bilmediğim gülüşün.
    hiç bilmediğim tavırların.
    aslında dünyada şuan yaşayan milyarlarca insanın da ellerini, gülüşünü ve tavrını bilmiyorum.
    peki o zaman neden sadece seninkiler aklıma takılıyor her gece yarısı?
    ah bu soru!
    ne kadar basit bir şey söylüyor aslında değil mi?
    ama işte öyle olmuyor...
    en basit mantıklar, her zaman en basit duygulara yenilirler.
    yenilmeyen tek şey sensizlik gibi başka bir basitlik.
    sen aslında şu kocaman yeryüzünün neredeyse tamamında yoksun.
    ama en çok benim yanımda yokluğun bir sızıya sebep olabiliyor.
    ne kadar basit bir şey bu aslında değil mi?
    hemen yanı başımda senin de olman yani.
    derdi, değerine yetmeyen kimler kimler olmadı ki yanı başımda.
    bir tek sen olmadın...
    ne kadar basit.
    ama o kadar da zor.
    işte bunları düşünüyorum.
    sen ve çaresizlik...
    düşündükçe, aklımda bir sürü cümle kuruluyor.

    mesela birisi, "düşünebilmek bir ayrıcalıktır ama bunun bir bedeli vardır" diyor.
    acı çekmek midir sence bunun bedeli?

    diğeri "yeteri kadar yalnızlığı bilmeyen düşünmeyi de tam manası ile bilemez" diyor.
    yalnızlığın yeteri kadarı, ne kadardır sence?

    bir de 1600'lü yıllardan birisi çıkıp "düşünüyorum öyleyse varım" diyor.
    oysa yoksun yanımda...
    öyleyse...
    neyse.
    descartes ile kavga ettirme şimdi beni.
    çünkü kendisi "hissediyorum öyleyse varım" da diyebilirdi.
    ama demiyor öyle...
    sanki her şey yetmezmiş gibi, bir de filizoflar üstüme geliyor sensizlikte.
    işte lütfen anla beni.
    öyle çaresizim ki, antik çağdan bugüne üstüme üstüme geliyor herkes.
    sensizlik öyle işte.
    "ölüler" bile bana karşı geliyor.
    al işte! fark ettin mi?
    yine geldi...
  • diyebilirim ki dost, hep sulanmayı gerektiren narin bir bitki gibidir. bir insan senin hayatında dostluk makamına gelip kurulmuşsa, onu hak etmişse, o artık gidemez. dostlukların sınandığı yerlerden bir tanesi de hiç şüphesiz bu ayrılık zamanlarıdır. ayrılık zamanlarında da özlüyorsa bir insan, içten içe kavurucu bir çöl sıcağı gibi o acıyı içinde gezdirmeye devam ediyorsa diyebilirim ki o insan sizin dostunuzdur, sevgilinizdir. ben inanıyorum ki gidenler ve o özlemi içlerinde artık taşımayanlar asla size sevgili olmamışlardır. dost, ruhu ruhuma değmiş olandır. dost, kalbimde iz bırakandır.

    yıllar yıllar önce bir cahit çollak abim vardı. cahit abiyle aramızdaki ilişki için "dostluk" diyebilir miyim bilmiyorum ama bir nevi "deli yürek - kuşçu" ilişkisi diyebilirim rahatlıkla.

    terapötik etki diye bir şey var. bu terapötik etki dedikleri naneyi herkesle kuramıyorsun. nasip oldu ki cahit abi ile böyle bir terapötik etki kurabildim. çaresiz zamanlarımda yanına gidip "cahit abi yaa şöyle şöyle oldu" derdim. o da bir şeyler anlatır ve ben "aa öyle mi tamam o zaman" deyip hayatıma devam ederdim.

    son zamanlarda çok çabuk sinirleniyorum. ve bu hâlde iken geçmiş günlerden bir koku bugüne sızıyor, sokaklarımı dolaşıyor, cahit abinin yüzünü hatırlıyorum. her sinirlendiğimde aklıma rahmetli cahit abi geliyor. sebebi şu: cahit abi sinirlenmezdi!

    o kadar nazik, o kadar kibardı ki...

    cahit abinin farklı olan taraflarını görmemek imkânsızdı. bunu şöyle tarif edeyim: hani usain bolt'a en formunda olduğu günlerde küfür edip kendisinden kaçmak ne derece imkânsızsa; cahit abiyle beş on dakika oturup konuştuğunuzda onun o kendine has inceliklerini, ondaki o "anlayış farklılığını" fark etmemek de o derece imkânsızdı.

    abarttığımı düşüneceksiniz. hayır, kesinlikle abartmıyorum. zira onun inceliklerini ifade etmek için yazılan şu koca kitaba da bir bakın!

    mustafa kutlu'nun ya tahammül ya sefer isimli hikâye kitabındaki dava delisi kerim karakterinin cahit abi olduğu söylenir.

    dayım bursa'da türkiye yazarlar birliği başkanıydı. kendisi bir şair, yazar. bununla övünmek için söylemiyorum. şunu söyleyeceğim. hayat beni daha çocukluğumda götürdü o ince adamların masasına oturtuverdi. ben cahit koytak, sezai karakoç, ihsan deniz, cahit çollak, burhan eren, mustafa kutlu, ahmet uluçay gibi incelikli ve derinlikli, bir derdi, davası olan adamların masasında oralet ısmarlanan çocuktum. oralet ısmarlanan çocuk böyle adamların kurduğu hayallerle, verdiği öğütlerle büyüdü.

    hepsinden öğrendiğim, aldığım çok şey var. ama onların arasında bir yüz var ki hiç unutmuyorum: cahit çollak abi. yeri her zaman özeldir bende. bilenler bilir, bursa'da tahtakale'de uludağ yayınlarının başında idi. yeni tanıştığı her insana mutlaka sözlerinden, çayından ikram ederdi. yetmez, üzerine bir de kitap, dergi hediye ederdi. hem de bir kitap satıcısı olmasına rağmen. hem de kazandığının kendisine yetmemesine rağmen. cenazesi oldukça kalabalıktı. fakat sonradan öğrendik ki hayli birikmiş bir borçla vefat etmiş. diyebilirim ki o kalabalık çevresine rağmen derdinden söz etmeyen yalnız bir insan olarak bu dünyadan göçtü.

    her şeye her bakışı ilk defa keşfediyor gibidir. sanki baktığı, seyrettiği yerle ilgisi olmayan içinde başka bir göz, kafasında başka bir kafa vardır ve asıl kafası, gözleri onlardır. onun başka dediğimiz gözleriyle kafası baktığı yere çevrilmiş gözleriyle kafasından daha sahicidir. sait faik'in bulamayan'ı gibi. sanki uykusunda bile bu sahici gözleriyle ve kafasıyla daima bir yerleri görüyor, dinliyor, keşfediyor gibidir.

    cahit abi nurettin topçu'nun öğrencisiydi. dayım anlatıyor: kolaycacık uyuyakalan birisiydi. bir gün nurettin topçu'nun dersinde iken cahit çollakyine uyuyakalıyor. nurettin topçu da "ellemeyin o bizi orada da duyar" diyor. sanırım nurettin topçu ondaki bu sahici göz ve kafayı fark etmiş gibidir.

    uzun uzun anlatmak mümkün ama ben neden her sinirlendiğimde, her ana avrat küfürler ettiğimde aklıma cahit abinin düştüğünü anlatmak istiyorum.

    atalarımız "ya hayır söyle ya sus" demişler. dikkat isterim, "ya doğru söyle ya sus" dememişler. böylece karşımıza doğruları söylemenin amacı çıkıyor: dile getirdiğimiz doğru, bir iyilik bir fayda sağlamıyorsa bu takdirde söyleşimizin ya zamanında, ya mekânında, ya kalitesinde bir yanlışlık, eksiklik, isabetsizlik vardır. ne kadar ilginçtir ki en büyük söyleyiş hatalarını doğruları dile getirirken yapıyoruz ve tahrip gücü en yüksek söyleyiş hatalarının başında doğruların yanlış ifade edilmesi geliyor. tıpkı bir pazarlamacının elindeki tabağın ne kadar sağlam olduğunu ispat etmek için tabağı karşısındakinin kafasında kırması gibi biz de doğrularımızın ispatı için onları kafalara fırlatıyor, paramparça ediyoruz. doğruları dile getirirken yapacağımız ilk iş ifadelerimizi insan gerçeği süzgecinden geçirmek; ne kadar ilgi çekici bulursak bulalım, ne kadar hoşumuza giderse gitsin süzgeçten geçemeyecek kadar iri olan ifadeleri kullanmamaktır. her insanın hayata tutunmaya hakkı vardır. doğruları söyleyeceğiz diye hiç kimsenin tutunma gücünü zayıflatamayız. bu söylediklerimi en başta ve en çok kendime söylüyorum.

    kendim de dahil olmak üzere birçok insan nedense en büyük söyleyiş hatalarını doğruları dile getirirken yapıyoruz.

    oysa insan ilişkilerinde cesaret kadar sanata ve akla da ihtiyacımız var. ilişkilerimizdeki sanat, nezaketten iyi niyete kadar geniş bir alanı kapsıyor.

    "benim hayata tutunma gücümü önemsemeyip nezaket göstermeyene ben neden acıyayım ki?" diyeceksiniz.

    arkadaşlık ilişkilerinizi bilmiyorum, size ne yapıldığını da bilmiyorum. ama size yeni tanıştığı her insana biraz sözünden ve çayından ikram eden cahit abiyle ilgili beni bu konuda aşırı motive eden bir anımı anlatayım.

    bir gün yine uludağ yayınlarına gitmiştim. bir adam bir kötülük etmişti. benim oldukça hiddetleneceğim, hiçbir şey yapamasam bile büyük küfürler edeceğim bir kötülük. aslında benim birisine küfürler etmem için sözünü tutmaması, randevusuna geç kalması bile yeterlidir. cahit abinin ise ne yaptığını söyleyeyim: hiçbir şey.

    sadece şöyle söyledi: "vardır onun da bir hâli."

    ne müthiş bir incelik!

    "her şey gelip inceliklerde düğümleniyor."

    aklıma tabii ki bizzat kendim geldi. bir haksızlıkla mı karşılaştım? biri randevuya geç mi kaldı? başlardık saydırmaya: "şerefsiz adam, sözünü tutmadı, bunlar zaten böyle, adam değilmiş" şeklinde yakınmalar.

    cahit abi ise sadece şöyle söylerdi: "vardır onun da bir hâli." yıllar geçti, bu bana daha çok anlamlı gelmeye başladı. ve biraz sanırım bu ruh halini anlayabiliyorum artık. gönlünde nefreti barındırmama hâli. herkesi affedebilecek yüce bir gönül.

    biz insanları ilk olarak hatalarıyla tanımlıyoruz. gönül hata görmez, hatayı gören egodur. kötülüğün adını anıp çoğaltmak yerine iyilikle muhatap olup onu çoğaltıyordu. nefreti beslemek yerine sevgiyi büyütüyordu. ne çok şikayet ediyorduk! bir insan şikayet edebilir ama sadece şikayet etmek insanı eylemden alıkoyuyor.

    şu fotoğrafa bakın. yol kenarı babasının başı kopmuş. birisi de öylesine yakınmak, birilerine sövmek yerine harekete geçmiş. içi çirkin olan birisine güzellik kendisini faş etmez. güzele odaklanan birisi ise baktığı her şeyde potansiyel güzeli görür ve gittiği her yere güzelliği götürür. hiç şüphesiz ben de içi pis, eylemsiz sızlananlardan birisiyim.

    oysa yavaşlamak ve dikkat etmek lazım.

    "güzellik ancak ona dikkat edene kendini faş eder. hayatın içinde adımlarını yavaşlatan kişi yanından geçtiği bir çocuğun neşesindeki güzelliği fark eder. zamanın penceresinden bakar ve ebediyetten bir an yakalar."

    aslında edebiyat yapmaya gerek yok, hazır yapılmışı var: güzel gören güzel düşünür. mesele bu kadar basit.

    güzelliği görmek bir etkinlik ve süreçtir, görmek ve işitmek ruhun etkin bir halidir. güzelliği temaşa edenin mizacından, hayat deneyiminden, estetik ve bilişsel melekelerinden etkilenen bir hal. o halde ruhu güzel görmek için eğitmeli. güzeli görmek için ise önce sen, yani kendin, güzel olmalı.

    "hayat güzellik peşinde bir yolculuk. onu bulmak istiyorsan gittiğin yere götürmelisin" demiş bir arif.

    güzelliği arıyorsan önce sen güzel ol.

    cahit abiye rahmetle...

    hediye şarkı: https://www.youtube.com/watch?v=dvhpmz23n1s

    bir başka güzel adam ahmet uluçay'ın röportajları:

    https://www.youtube.com/…uery=ahmet uluçay röportaj
  • konuşmak istemediğim arkadaşlarım aradığında telefonu açmıyorum. yine de ayıp olmasın diye birkaç saat sonra ya da bazen ertesi gün falan aramışsın diye mesaj atıyorum. mesajıma mesaj atmayıp geri aradıklarında yine açmıyorum.
  • sağlıklı ilişkiler kurmak istiyorum ama olmuyor, kadınlarla ortak paydada buluşamıyorum.

    (bkz: hayatın insanı eskortların kucağına itmesi/#111585002)
  • insanın hissedebileği en güzel durumun anlaşılmak olduğunu düşünürdüm. hep beni anlayacak birilerine ihtiyaç duyuyordum ama yanılmışım.
    insanın hissedebileceği en güzel şey anlamakmış, kendini. bir şeyler gördüm nedenini anlamaya başladım. hep kaçmışım, şimdi yönümü kaçtıklarıma çeviriyorum. sanki yaşamayı yeniden öğreniyorum.
    yazdıklarımı okudum, anlaşılmamaktan şikayet etmişim ama şikayetim kendimeymiş; ben hep kendimi anlamak istiyormuşum.
  • şu an deniz kenarında hafifçe kıyıyı döven dalgaların sesiyle olabildiğince huzurlu bir şekilde biramı yudumlarken işte yine bir şeyler mi eksik hissinden kurtulamıyorum.

    sanki kalan ömrüm bugünkü gibi geçse ne üzgün ne de mutlu; tam da ingilizlerin dediği gibi "mediocre", geriye dönüp baksam ne bir şey kazanmış, ne de kaybetmiş... böyle garip bir ruh hali işte.

    ne ara tüm "skill"leri 5/10 olan bir npc olup çıktım bu hayatta. ilginç işte.
  • "hangi yöne baksam hep çıkmaz sokak."
  • seni sevmek hiç gelmeyecek trenleri beklemek gibi.
24365 entry daha