şükela:  tümü | bugün
  • sozlugun eksi roman benzeri fasilitesi.
    kisa oykulerin paylasim platformu.

    mercan

    motorun ısınmasını beklerken yağmakta olan karın şiddetini arttırmasından endişe ediyordu. ellerini oğuşturdu. heyecanlıydı. ancak o gece öleceğini bilmiyordu.

    böyle havalarda araba kullanmayı sevmiyordu. anayola çıktığında trafiğin her sabahkinden daha yoğun olduğunu gördü. uzun bir yolculuk onu bekliyordu. düşüncelere daldı. genel müdür ile yapacağı toplantı ve bu akşamki büyük yemeğin tedirginliğini yaşıyordu. kayınvalidesi ile aylar sonra ilk defa görüşecekti. bunun düşüncesi bile onu tedirgin ediyordu. bunları düşünürken aniden bir otobüs yan şeritten onun şeridine geçti. sertçe frene bastı. çarpışmaktan son anda kurtulmuştu. ‘sakin olmalıyım.’ diye düşünerek karnına baktı. bu şişkinliğin altında güzel kızı vardı. gülümseyerek karnını okşadı. ‘son dört ay bebeğim.’ dedi.

    ön cam sileceği hızla yağan karı güçlükle temizliyordu.. ‘aynen tanıştığımız güne benziyor.’ diye düşündü. filmlerdeki gibi başlamıştı aşkları. üç yıl önceydi. dışarıda yağan kardan kaçarak pastaneye girmiş, sıcak çikolata sipariş edip bir masaya oturmuştu. etrafını incelerken kendisine bakan yakışıklı adamı farketmişti. büyülenmiş gibi uzun süre gözlerini ayırmadan bakması utanmasına sebep olmuştu. yavaşça yanına yaklaşıp ‘çocukları severim.’ demişti genç adam. daha o gün hissetmişti onunla büyük bir aşk yaşayacağını. muhteşem geçen bir yılın ardından evlenmişlerdi. nişanlıyken başlamışlardı henüz doğmamış çocuklarının maceralarını birbirlerine anlatmaya. ‘aşık olacak tüm erkekler kızımıza. o yüz vermeyecek hiçbirine. çok güzel olacak. kıvırcık saçlı, beyaz tenli, renkli gözlü olacak.’ ikisi de seviyordu çocukları. kız çocukları olsun istiyorlardı. adını bile bulmuşlardı ilk çıktıkları tatilde. sahil boyunca ilerleyen otobüsün camından denize bakıp konuşuyorlardı. ‘çocukken okuduğum romandan çok etkilenmiştim. neydi o kitabın adı hatırlamıyorum? jules verne yazmıştı. issız bir adaya düşen çocuklarla ilgili.’ ‘mercan adası mı?’ susup birbirlerine baktılar bir süre heyecanla. ikisi aynı anda ‘mercan. adı mercan olsun.’ demişlerdi gülerek.

    zaman zaman tatsız olaylar yaşasalar da evlilikleri ilk yılları gibi mutlu geçiyordu. kayınvalidesinin her ziyaretlerinde konuyu ne zaman çocuk sahibi olacaklarına getirmesi canını çok sıkmış, son görüşmelerinde ‘anneciğim, biliyorsun biz de çok istiyoruz çocuk sahibi olmak ama lütfen bunun kararını bize bırakın. bu konudan bahsedip durmayın lütfen.’ demişti. bu olaydan sonra eşi ne zaman ailesine gitme planı yapsa, hastalanıyor veya işyerinde acil bir toplantısı çıkıyordu. uzun bir süreden sonra ilk defa akşam yemeğine gidecekti kayınvalidesine.

    fren sesiyle kendine geldi. önündeki otobüsün kırmızı stop lambalarını gördüğünde artık çok geçti. direksiyonu sola kırdı. araba ıslak yolda dönmeye başladı.

    * * *
    ‘hayatım. hayatım. iyi misin?’
    uzaktan birisi kendisine sesleniyordu.
    ‘canım. bir tanem.’
    ses şimdi daha yakından geliyordu. gözlerini açtı.

    nefret ettiği ilaç kokusu ve floresan aydınlığından anlamıştı hastanede olduğunu. yatağının yanında oturan eşi sevgiyle bakıyordu kendisine.
    ‘bir kaza geçirdin canim. ufak bir operasyon yapmak zorunda kaldılar. lütfen sakin ol.’
    ellerini karnına doğru indirdi. hıçkırarak ağlamaya başladı.
    ‘hayır. bebeğim. güzel bebeğim.’ diye bağırıyordu ağlarken.

    güçlükle yapabildiler sakinleştirici iğneyi. iki hemşire kollarını ve bacaklarını tutmak zorunda kalmıştı. uyuyana kadar da bırakmadılar.

    * * *

    uyandığında odada kimse yoktu. yatağın yanındaki sandalyede bir kitap duruyordu. eşinin okuduğu kitaptı. etrafına baktı. odayı aydınlatan aralık kapıdan sızan koridorun ışığıydı sadece. koridordan gelen sesi tanıyordu.

    ‘çok korktum anneciğim. hastaneye nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. bir daha onu göremeyeceğim diye çok korktum.’
    ‘sakin ol oğlum. kaburgasında bir iki kırık var sadece. ucuz atlattınız.’
    ‘doktorla görüştüm biraz önce. kolay bir operasyon olmamış. ve artık çocuğumuzun olamayacağını söyledi.’

    dışarıdaki konuşma devam ediyordu ama o artık hiçbir şey duymuyordu. vücudundaki tek sıcaklık gözlerinden yavaşça süzülen gözyaşlarıydı. yavaş hareketlerle yatağından indi. sendeleyerek köşedeki tuvalete doğru yürüdü. yürürken ardında bıraktığı kırmızı lekelerin de farkında değildi. acı hissetmiyordu. sadece tek bir şeye odaklanmıştı. lavaboda eşinin içip bıraktığı kola kutusu gözüne çarptı. metal kutu buruşturulmuş ve hafifçe yırtılmıştı. sanki her şey kararının doğruluğunu gösteriyordu. keskin kenarlı metali bileğine bastırırken kendini ıssız bir adada hayal ediyordu.

    can

    istanbul, 2005
  • yesil

    yuruyordu. yesilliklerin icinde yuruyordu. islak cimenler eziliyordu ayaginin altinda.
    geriye donup yurudugu yola bakti. yemyesil bir yayla, yaylada otlayan inekler, yaylanin bittigi yerde cam agaclari.

    walkman’inin sesini kisti. kulakliklari cikarmadan cevresindeki sesleri dinledi. kus sesleri, ruzgarin ugultusu ve ineklerin boyunlarindaki çanlarin sesiydi duydugu.

    ‘su tepeye ciktigimda denizi gorecegim’ diye dusundu gulumseyerek. tepeye dikmisti gozlerini.

    zorlu bir yoldu. 3 yil once gittigi doga yuruyusundeki etabi dusundu. ‘yeni baslayanlar icin uygun bir etap’ demisti gezi klubundeki kiz. etabi gozyaslari ile tamamladiginda cinayete hic bu kadar yakin hissetmemisti kendini.

    son birkac yuz metre kalmisti zirveye. gucunu toplayip oturdugu yerden kalkti. aci cekiyordu. bu gorev ona aci veriyordu. her adimda uzaklasiyordu sanki. bir adim, bir adim daha, hadi bir adim daha.................. ve son adim. masmavi bir deniz uzaniyordu onunde. ‘cok guzelsin’ dedi sevgilisinin kulagina fisildar gibi. bir sure uzaklara bakti, dusundu, daldi gitti, kayboldu. mavi gozlerinden bir damla yas suzuldu yanaklarina. kapatti gozlerini.

    can

    istanbul, mart 2004
  • peynirli makarna

    makarnayi hasladiktan sonra suzgecten gecirmek yerine, suyunu cekene kadar
    ateste birakirdi. dogru pisirme yontemi buydu. boylece daha lezzetli olurdu
    makarna.

    beyaz peynir, ufak parcalar halinde tabagin icinde bekliyordu.

    catalin ucuyla bir adet makarnayi aldi ve agzina atti.
    olmustu.

    peyniri, mukemmel gorunumlu fiyonklarin uzerine doktu ve tencerenin kapagini
    kapatti.

    bu sirada sevgilisi banyodan cikti. mutfaga gelip islak saclariyla, tum
    guzelligiyle adama gulumsedi.

    uzerinde sadece vucudunun cok az bir kismini saran ufak bir havlu vardı..
    adam gulumseyerek sevgilisinin burnunu optu.
    dudaklari islandi.

    masada iki tabak, catal, pecete ve bardak hazirdi.

    adam sandalyeye oturdu. sevgilisi de onun kucagina.

    asiklardi birbirlerine. ama ayrilacaklardi.

    3 gun gecmisti. ayrilacaklardi. adam ulkesine geri donecekti. ayrilik ve
    huzun baslayacakti.

    kiz, sevgilisinin yanagini oksadi. gozlerinin icine bakarak guldu.

    adam aglamaya basladi. hickira hickira agliyordu.

    ayaga kalkti. banyoya kostu. kapiyi kilitledi. duvarlari yumruklayarak
    agladi.

    bes dakika kaldi banyoda. disari ciktiginda sevgilisi giyinmisti.

    masaya oturdular. peynirli makarna muthisti. disarida gunes vardi.

    yemeklerini yediler ve birbirlerini seyrederek konustular.

    kiz espriler yapiyor, yegenleri ve kardesleriyle ilgili neseli anilarini
    anlatiyor, guluyordu.

    adam daha cok sevgilisini dinliyor, arada sirada birseyler soyluyordu.

    ucuncu gunun sonuydu. gulen sadece suratlariydi.

    can

    istanbul, ocak 2000
  • "hayir" dedi seyfullah, derin bir nefes aldiktan sonra. "bu sefer ba$aramayacaklar. kar$ilarinda bir kaya bulacaklar bu sefer!".

    seyfullah aslinda insanlarla nasil anla$abilecegini bilen, icina kapanik, mulayim bir insandi. peki niye birden sinirlenmi$ti? gece gunduz aklindan cikmayan o fikirdi onu bu kadar panik yapan belki de. belki de surekli aklina gelen sayamayacagi kadar $anssizlik. hayir hayir kesinlikle bu sefer gercekten metanetini koruyacak, sonuna kadar sabirla yuruyecekti.

    buyuk gun gelmi$ catmi$ti. seyfullah, sabaha kadar bir gidim uyku uyumami$, daha fazla dayanabilmek icin elindeki kupayi surekli tazeliyor her seferinde biraz daha fazla kahve koyuyordu suya. ve kapi acildi ve ismi soylendi..

    ---2 saat sonra---

    -hmm.. gercekten etkileyici bir portfolionuz var. peki..
    tam bu sirada sabaha kadar olmamasi icin yalvardigi $ey ba$ina geldi. adamin elindeki dosya, seyfullah'in kol alti yakinlarina gelmi$ti ki seyfullah'tan gayri ihtiyari "nskkk" sesi cikiverdi. birden yuzu kipkirmizi olan seyfullah, durumu kurtarabilmek icin.
    -ozur dilerim. te$ekkur ederim az onceki sozleriniz icin.
    dedi. fakat adam, buz daginin altinda kalan kismi ke$fetmi$cesine:
    -huylaniyon mu lan gudik? dedi. i$te seyfullah icin zor anlar ba$lami$ti. her ne kadar insanin fizyolojisinden bahsetmek istediyse de, bir turlu adamin lafi beyninin icindeki yankisinin $iddetini surekli artiriyordu: "gudik! guddiiikk! gguuuuuddddiikkkk!!". birden aklina sabrin sonu selamet sozu geldi ve hicbir kar$ilik vermedi. adam:
    -tamam. testi gectiniz. sizi tebrik ediyorum. pazartesi i$e ba$layabilirsiniz.
    seyfullah, en sonunda ba$armi$, bir i$ sahibi olmu$tu. hem de bu onun dunyanin en zengin 4. insani olmadan 10 yil once bu yoldaki metre ta$larini dizmeye ba$layacagi i$iydi.

    (bkz: tavuk suyuna oykuler)
  • fizik amfisinin karşısı*
    çimlerin üstünde dayamışım sırtımı ağaca, gölgesinde romantik yalnız tavrıyla oturuyordum. o geldi yanıma. gitmesini söyledim, ayağa kalkıp bir elimi ağaca dayadım, diğeriyle öteleri göstererek "git!" dedim. beni takmadı, bir metre kadar uzağıma uzandı. bir ara bana baktı ben de ona baktım. "kalsın!" dedim kendi kendime, yalnız olacağıma onunla olurum. bir süre öylece oturduk. tedirgindim, düşünmek için oturdum oraya ama o gelince kendimi rahat hissedemedim. elimi uzatıp dokunmak istedim, vazgeçtim. birazdan yavaş yavaş aşağılara doğru gitmeye başladı. sarmamıştı geyiğim, uzaklaşıyordu benden. 5-6 metre kadar uzaklaşmıştı ki, arkamdan doğru köpek sesleri gelmeye başladı. ayağa kalktı, o tarafa döndü ve koşmaya başladı. bir taraftan koşuyor bir taraftan da havlıyordu.

    "iyi ki dokunmamışım" dedim, "şimdi pire kaynıyordur üzeri."
    02.09.1998
  • tek mi çift mi?

    yetmiş yıllık ömrüm olursa yirmi beş bin beş yüz elli gün yaşayacağımı hesapladım. farkettim ki yaşadığım binlerce gün içerisinde sadece birkaçını asla unutmadım. unutmadığım günlerim en mutlu olduğum günlerdi.

    yıllar önce henüz hava aydınlanmadan kalkıp, siyah önlüğümü giyip yatak odasının kapısında annemin uyanmasını beklediğim okulun ilk günü bunlardan biriydi. annem yanımda, heyecanla okula giderken mutluydum. babasının kucağında oturmuş, hıçkırarak ağlayan soner’in dışında sınıfımdaki herkesin yüzünde görmüştüm mutluluğu. üniversiteyi kazanıp, kayıt yaptırmak için küçük sahil kasabamızdan ayrılıp büyük şehire giderken de hissetmiştim bu mutluluğu. bir de ablamın ilk çocuğunu, yakışıklı yeğenimi hastanede gördüğüm o ilk gün. ancak tüm bu ‘unutmadığım mutlu günlerim’ kategorisinin birincisi büyük ihtimalle ‘dün’ olacaktır.

    dün.
    13 nisan 2006 perşembe. en güzel perşembe günüm.
    sabah erken kalktım. dışarıdan kuş sesleri ve aralık bıraktığım pencereden çam ağaçlarının, çiçeklerin, baharın kokusu geliyordu. hızla yataktan kalkıp güneşli bahar sabahları güzelleşen sokağımızı izledim bir süre. bugünün özel bir gün olacağını hissetmiştim o anda. pencereye konan ürkek serçenin sesini duyduğum o anda.

    15 numaralı otobüse yetişmek için evden çok hızlı çıkmak ve otobüs durağına koşmak zorunda kalmıştım. otobüs durağına geldiğimde nefes nefese kalmıştım. bir kişi vardı durakta sadece. ’15 numara geçti mi?’ diye sordum. ‘hayır.’ dedi. ‘ben de onu bekliyorum.’ gülümsedi. şimdiye kadar gördüğüm en güzel gülümsemeydi bu. kıvırcık kızıl saçları ve kocaman gözleriyle bana bakıyordu güzel kız. bir şey söylemek için ağzımı açmıştım ki otobüs geldi. en arka koltukta oturan iki yaşlı amca dışında boştu otobüs. kıvırcık ile şoförün arkasındaki koltuklara oturduk yanyana.

    önce burcunu sordum her zaman yaptığım gibi. ilk kez tanıştığım insanlara ilk sorum bu olurdu. konu konuyu açtı. sinema, müzik, istanbul, en güzel mantı nerede yenir, ailelerimiz. ne kadar çok şey konuşmuştuk. yeğenlerimi anlatıyorken bir an sustum. gözlerinin içine bakıp ‘tek mi çift mi?’ diye sordum. ‘ne tek mi çift mi?’ dedi şaşırarak. ‘sadece soruma cevap ver.’ dedim. cevapladı sorumu: ‘çift.’ sağ cebimden bir kağıt para çıkardım. avucumun içinde tutuyordum. ‘eğer bu paranın seri numarası çift sayı ile bitiyorsa hayatının erkeği benim. o aradığın benim. yarın akşam yemeği için bana randevu vereceksin. tek sayı ile bitiyorsa devam et aramaya. çıkacaktır bir gün karşına.’ dedim. gülümsedi ve kafasıyla beni onayladığı belirtti. avucumu yavaşça açtım. seri numarası göründüğünde yarın akşam ne giyeceğimi, nereye gideceğimizi düşünmeye başlamıştım bile.

    ineceği durağa yaklaştığımızda telefon numarasını bir kağıda yazıp bana verdi. kağıdı alıp sol cebime koydum. sol cebimde duran, seri numarası tek rakamla biten diğer kağıt paraya dokundum gizlice.

    can

    istanbul, 2007
  • “komiser adnan için son bir ay ömrünün en yoğun en yorucu ve en sıkıntılı ayıydı. bundan 34 gün önce bir cinayet vakası, mensubu olduğu istanbul emniyet müdürlüğü’ne iletilmiş, komiser cemil için sıradan vaka olan olay bir hafta içinde benzer 8 cinayet daha işlenmesi üzerine komiser adnan’ın bölümüne devredilmişti.
    cinayetlerdeki tek ortak nokta maktullerin işaret parmaklarının kesilmiş olması gibi görünüyordu. komiser adnan ve ekibi istanbul’un değişik semtlerinde (hatta türkiye’nin değişik illerinde), kadın veya erkek, farklı yaş gruplarında, farklı dünya görüşüne sahip, farklı din ve mezheplerde, farklı kültürlerde yetişmiş kısacası birbirinden tamamen farklı ve elle tutulur ortak yanı olmayan 127 kişi son bir ay içinde öldürülmüştü. öyle ki, öldürülenlerin içinde 2 ispanyol, 1 amerikalı, 1 yunan, bir duyma özürlü, 12 yaşında bir çocuk dahi vardı.
    cinayet mahallerinde bulunan tek tük kanıtlar katillerin ve öldürülme şekillerinin de birbirinden farklı olduğunu ortaya koyuyordu. olay yerinin birinde 37 numara bayan ayakkabısı izi ve sarışın bir bayana ait saç teli bulunmuşken bir diğerinde kameralara siluet olarak yansımış katilin zayıf 19-20 yaşlarında bir genç erkek olduğu görülüyordu. vakanın birinde katil maktul ile oturup sohbet etmiş, koltuktaki izlerden katilin en az 90 kiloluk erkek olduğu ortaya konulmuştu. maktullerin kimisi vurularak, kimisi boğularak, kimisi bıçaklanarak, kimisi zehirlenerek öldürülmüştü.
    tek ortak nokta olan işaret parmaklarından yola çıkarak ortada bir suç örgütünün olduğundan neredeyse kesin olarak emin olan komiser adnan ve ekibi, cinayetlerin tek tek kişiler tarafından işlendiğinden de neredeyse emindiler. yani katiller ortak bir amaç için hareket ediyor ama münferit davranıyorlardı. can sıkıntısı yaratan, tüm ekibin uykusunu kaçıransa bu amacın ne olduğuna dair hiçbir fikrin olmamasıydı.
    127 kişinin eğitim durumu, aileleri, harcamaları, görüştükleri kişilere, sık sık gittikleri yerler tüm ekip tarafından defalarca gözden geçirilmiş tek tük birkaç kişi arasında yakalanan benzerlikler dışında herhangi bir ortak yön bulunamamıştı.
    işte son bir aylık bu yoğun koşuşturma sırasında kendine zaman ayıramayan komiser adnan, bugün evine biraz erken gelebilmiş bilgisayarında nispeten önemsiz olduğunu düşündüğünden günlerdir okumak için beklettiği maillerine göz atmaya karar vermişti. boş gözlerle ekrana bakan komiser adnan’ın dikkatini bir mail çekti. başlığında art arda sekiz-dokuz tane “fw:” olan bu mailin diğerlerinden daha önemli olabileceğini düşünen komiser, maile bir göz atmak için tıkladı. alt alta dizilmiş yüzlerce mail adresinden sonra “dikkat bu maili sevdiklerinize forwardlayın. bu mail 1.000.000 kişiye ulaşmazsa msn paralı olacakmış.” diye başlayan ve bunun nasıl olacağını 4-5 paragraf koca koca harflerle anlatan mailin devamını okumaya bile gerek duymadan “forward” linkine tıkladı. zira bu çok önemli bir mevzuydu.
    komiser “to:” kısmına “arkadaşlarım” yazmış tam "send" tuşuna basacakken gözüne tanıdık bir isim ilişti: “feraye çelik”. feraye çelik bu maili adnan’ın bir arkadaşına göndermiş, adnan’ın bankacı arkadaşı da adnan’a yönlendirmişti. adnan’ın gözleri ışıldadı bir anda. feraye çelik bu maili 8 gün önce göndermiş ve 7 gün önce öldürülmüştü. adnan aşağıdaki diğer mail adreslerine bakınca aynı maili yönlendirenlerin içinde 12 maktulün daha isimlerini görmüştü.
    o anda gözü ekrandan yavaş yavaş uzaklaştı ve sayfayı aşağı kaydırmak için fareye tıklamak üzere olan sağ işaret parmağına takıldı.”
    forward manyağı arkadaşlarıma ithafen yazdığım bu hikayenin, konusunu baştan belli etmemek için yazamadığım adı:
    “bu hikayeyi 10 kişiye gönderirseniz ağzınıza sıçarım!”
  • gri ve uzun bir koridorun sonunda büyük kapıların ardındaki oda binanın belki de en kuytu köşesinde bulunmaktaydı.. binayı tasarlayanlar, odanın içinde yapılacaklardan sanki önceden haberleri varmış gibi onu gizleyebilecekleri en kuytu noktaya koymuşlardı.. her ne kadar bir devlet binası da olsa insanları içinde barındıran her yapı gibi pisliği saklama görevini başarıyla yerine getiriyordu..

    47 yaşına gelmiş olan cihan bey (ki insanların ona bey demesi rütbesinden dolayı değil sevilen ve saygı duyulan bir emekçi olmasından kaynaklanmaktaydı) her gece yaptığı gibi binanın çeşitli noktalarını teftiş edip, eksiklikleri tek tek not ediyordu.. mesaisi aslında kesin saatlerle belirlenmemiş olan tek personeldi.. her odaya girme yetkisi vardı.. ve insanlar onun geceleri odalarına girip çıkmasından rahatsızlık duymayacak kadar ona güveniyorlardı..

    "hmm.. yanmayan florasanlar. ve sanırım şurda küçük bir sıva çatlağı peydah olmuş.."
    'ayşegül hanımın odasına yarın bir ekip gönder' diye ekledi not defterine.. binanın ayakta durmasını ve hatta bu işletmenin hala böyle sağlıklı yürümesinin tek sebebi olarak kendinin gösterilmesinin haklı gururuyla işine devam ediyodu.. gündüz her yerde onlarca müdür, idare amiri.. şefler, bakıcılar ve personel varken bu gururdan eser bile olmazdı; ama bina boşalmaya başlayınca.. ya da en azından sadece kalmak zorunda kalanlar binada yerlerine dağılınca olağan turlarına başlar ve bu gururu konuşamayan ve asla duymayan duvarlara sergilerdi.. yavaş yavaş en sevdiği koridora geldi.. binada çalışan herkesin bildiği ama bir şekilde bahanelerle girmek istemedikleri odaya.. daha yarım saat evvel bu kapılardan çıkmıştı cihan bey.. ama işte.. biraz iş ve iş arası aperatif sex yanlısı bir insandı.. evet belki dört dörtlük bir insandı ama kimsenin bilmediği kendince masum bazı kaçamakları da olmuyor değildi... hem sonuçta o da insandı, ve eğer bir insan, günde 16 saat bir binaya kapatılırsa onun içinde yemek yemesi, uyuması ve sevişmesi anormal bir durumu olmamalıydı..

    kapının arkasından beyaz, soğuk bi ışık yeri aydınlatıyordu.. kapıyı iki eliyle itti..
    pek güçlü kuvvetli sayılmazdı cihan bey, 1,80 boylarında kemikli bir vücudu vardı ve güneşe çıkmamanın doğal etkisi olarak bedeni kireç gibi beyazdı.. odanın ortasına çektiği masanın üzerinde sevgilisi uyuyordu.. yarım saat önce yanında ayrılmıştı, ve bu yarım saatte bu geceki partneri uyuyakalmıştı.. ah gözleri kapalıyken bile o kadar saf ve güzeldi ki.. teni bembeyazdı ve saçları altın sarısı.. üzerindeki örtüyü yavaşça çekip boynunu kokladı.. bazı yerleri morarmıştı.. gülümsedi..
    "benim küçük prensesim.. bu geceyi unutmaman için elimden geleni yaptım.."

    suratında ufak bi sırıtış vardı.. gözlerinin içi parlıyodu.. her gece olmasa bile pek çok zaman bu gizli kaçamaklar başka başka partnerlerle de olsa ona hayat veriyordu.. bütün günün yorgunluğunu bu odada atıyodu.. kimse bilmediği sürece bu küçük kaçamakların bi sorun olmayacağını biliyodu.. altın sarısı saçları okşadı.. bacaklarını ve kasıklarını.. partnerinin hala gözleri kapalıydı.. uzun süre öpüp koklama seansı devam etti.. saatin kaç olduğunu vardiya değişimini denetlemek için kurduğu alarmından farketti.. sabah olmak üzereydi.. daha fazla eğlenmek olmazdı..
    "belki de en güzeli bu geceyi fazla uzatmamak.." dedi..
    "sonuçta beni bekleyen işim var.. ve sen de devam etmeye pek hevesli değilsin.."

    kendinden 40 yaş daha taze olan etin üzerinde parmaklarını gezdirdi.. kapalı gözlerini ve boyununu öptü.. odayı temizledi ve uyuyan partnerinin üzerini örttü.. her gece bu hayat böyle sürmez diye düşündü.. uzun ve yorgun bacaklarının üzeride ağır ağır çıktı odadan.. kanatlı kapı gürültülü bir sesle birbirine çarparak kapandı.. bu sefer içerden koridora bir ışık gelmiyordu ama yine de içerde bırakılan altın sarısı saçlı kız çocuğu 7 yaşında ölmüş olmanın verdiği hüzünle kendi gibi bir düzine cansız bedenle dolabında gömülmeyi bekiyordu.. ve belkide altın sarısı saçlarından çıkan ışıltı odanın kapısının üzerinde soğuk harflerle yazan morg yazısını daha da anlamsızlaştırıyordu.. herkes susuyordu oysa odada.. kemikli bir çift ayak koridorda uzaklaşmaya devam ederken oda gittikçe küçülüyordu..

    "oysa yapmayın diyordu tanrı.. o daha bir çocuk.."
  • gece

    gecenin bir yarısı. odanın duvarında asılı olan saate iki farklı soluk eşlik etmekte.. aralık ayı olmasına rağmen odanın penceresi açık..
    gençten bir adam. zayıf ve biçimsiz vücuduyla yanında çıplak bir kısrak ile bozkırın derinliklerine doğru uzanmakta. yaklaşık iki saattir gözlerini sadece kapalı tutmakta. aklında daha önce binlerce kere tekrarladığı senaryonun aynısı dönmekteydi. yıllar önce bir ihantle dünyaya gözlerini açan bu parıltı şimdi olgunlaşmış ve planlı bir intikam ile soluk alıp vermekteydi.. kadın ise herşeyden habersiz gecenin yalınlığına sağmaktaydı memelerinden çıkan gül kokusunu. adam doğruldu.. bir ölü mezarından nasıl doğrulursa öyle doğruldu.. sessiz ve huzursuz.. aşık olduğu ve sonsuz nefretini içinde tek kare renkli bir fotoğraf gibi sakladığı karısına baktı. binlerce zorluk yaşamışlardı o ihanet gecesinden sonra.. ama adam hep bilmezden geldi.. kadın sadece kabuslarında sanıyordu ihanetinin fısıltılarını.. oysa bedeli gün geçtikçe katlanarak yanıbaşında uyuyordu.. adam doğruldu.. yılardır karısını dünyanın en mutlu insanı yapmaya çabalıyordu. yıllardır hep "herşey mükemmel" sözünü iki dudağın arasından söküp alamaya uğraşıyordu.. bu gece olmuştu.. bu gece o büyük geceydi.. bu gece bu çarşaf son defa kan ile buluşup sonra sonsuza kadar hayat denen hikayedeki rolünü devredecekti işte.. bir başka beyaza.. kadın kötü bir şeylerin kötü gittiğini hisseder gibi sayıkladı.. mutluluğunu bozan yada belki bozabilecek karabasanlara kafa tutuyordu bedensiz ruhani alemlerde.. bu dünyada ondan mutlusu olamazdı.. geçmiş hataları tanrı tarafından bağışlanmış bir aziz gibi uzanıyordu işte son nefesini onunla vereceğini düşündüğü adamın yanıbaşında.. mutluydu.. herşeyden herkesten çok mutluydu..
    adam ince kemikli parmaklarıyla yatağın yanındaki komidinin çekmecesini açtı.. baba yadigarı usturasını çıkardı.. kadın yıllardır garipsiyordu hemen yanıbaşında keskin bir aleti barındırma çabasını.. anlamlandıramıyor ama yine de boşverebiliyordu işte.. adam usturayı alıp yatakta oturdu.. etine kemiğine baktı.. damarlarından akan sıcak kana.. nabzını hissetti.. bir anda gelen ve belkide yıllardır kurduğu planı berbat edecek bir ürperti uzandı omuriliğinden kasıklarına.. toparlandı.. keskin metali damarlarının arasına soktu.. ve derin bir kesikle hala sıcak olan öfkesini akıttı çarşafa.. sessizdi jiletin tende açtığı kesik.. ve bir kesikten en fazla bu kadar kan çıkar diye düşünürdü elbet şahit olanlar.. uzandı. nabzıyla birlikte çarşafın rengini değiştiren yaşam sıvısına aldırmadan en sevdiği kadının yanına uzandı.. fısıtı halinde dudaklarından son döklen "tuhaf" oldu.. tuhaf dedi.. ve sonra sustu.. gözlerini yumup son nefesiyle lanetini fısıldadı karısının kulağına.. yatak soğudu.. iki kişiden bir kişiye düşen popülasyon yatağın kişi başına düşen ceset sayısını bir anda bire çıkarmıştı.. kadın uyanmadı.. sabahın ilk ışıklarını umut sanıp.. taki mutluluğa diye gözlerini açana kadar.. kadın uyanmadı sabahın serinliği gözlerine vurdu.. aralamak istemedi gözlerini.. mutlu bir rüyadan uyanmıştı.. biraz daha şımartılması lazımdı.. yavaşça dönüp kocasına, hafifce araladı gözlerini.. kırmızı ne tuhaf bir renkti.. kadın sustu..