şükela:  tümü | bugün
  • uzun metrajlı bir kovulma

    eskiden de böyleydim. olur olmaz rüyaları bir karnaval şenliğinde karşılardım. karşılar mıydın? neleri karşıladın bu zamana kadar? sonrasında insanları koşuşturan iplik iplik bir yağmur yağar ve ne varsa alır götürürdü. nereye? şimdilerde de böyleyim galiba. ihtimalli cümleleri sevmediğim zamanlar kendime bir alışkanlık edinmiştim. yalnız kaldığım ev ikinci kattaydı. neden ikinci kat? ara kat sıcak olur demişti memur emeklisi babam. işten beş gün izin aldım. ne iş yapardın? fabrikada muhasebe departmanında şeftim, maaşım oldukça iyiydi. interneti kopartıp attım o gün. bu devirde?! televizyonun antenini tornavidayla bozdum. şarteri indirmen gayet iyi olurdu dostum gayet iyi. bazı şeylerin çok kısa kısa yolları var. telefonun hattını kırdım. teknolojiyle, iletişimle alakalı ne varsa ilişiği kestim. onu anladım zaten, başka başka neler oldu? kapıyı kilitledim. apartmanın arka bahçesine bakan odadan anahtarı savurdum. kaçmayı deneyeceksin sonra, kendinden bile kaçmayı deneyeceksin. alt komşunun zıpır çocuğunun ön lastiği patlak bisikletinin yanına düştü anahtar. zincirleme isim tamlamalarını sever misin, bir önceki cümlen ağlıyor da. hem bunları yapmana da gerek yok, daha kestirme yolları var bunun biliyorsun. evden çıkamayacaktım. bunu sormam gerek, bazı fabrikalarda, işçilere asgari ücrettten bile az para veriliyormuş, doğru mu? ben o konulara girmem. etliye sütlüye karışmadan yaz bakalım, evet. çıkmadım da. sonra bu alışkanlık haline dönüşmeye başladı. evden beş günün sonunda çıkmak için yapmadığım şey kalmadı. itfaiye geldi. polis geldi. muhtar geldi. patron geldi. patronla aran iyi olduğuna göre muhasebeyi iyi tutmuş olmalısın, vergi konusuna girmeyelim, girsek mi? annem geldi. birkaç arkadaş geldi. babam gelmedi. işten nezaketin sınırlarını zorlayacak biçimde kovuldum. şu son cümlen... söz sende. evet.

    sonra evden kovuldum kirayı ödeyemediğim için. sevgilimle görüşmediğim için onun hayatından da kovuldum. babamın yüzüne karşı "seni sevmiyorum ben!" dedim, babamın evinden de kovuldum en nihayetinde... babanla aranda ne oldu ki böyle? sana ev buluyor, ara kat olsun diyor ama sen, ama sen hala adama giydiriyorsun öykücü. ilginçtir en acı olan kovulma da oydu galiba. sonra meteliksiz sokaklarda dolaşmaya başladım. yani parasız. hani yolda sokakta yatılan cinsten. "nereden nereye..." diye bilinen o soruyu daha kendime sormamıştım. sormamalıydım da.

    bir iş yapmalıydım. mesaisi olmayan. sorunun belli oldu. sabah erkenden kalkılmayan; ona buna yağcılık çekilmeyecek bir iş. kısacası düzensiz. düzene karşı bir hassasiyetim var benim. bunu yazmana gerek yok. cümlelerin dağınık olsa da okuma yazmayı bilen biri bunu çıkarabilirdi. böyle bir işi bulmak zor olmadı. yalnızca gitarı alacakken çok zorlandım. üç dört müzik aleti satan yere gittim. sokak müzisyeni olacağımı, bu yüzden bana bir gitar vermelerini, parayı kazanınca geri ödeyeceğimi söyledim. kimisi sokak müzisyeni ne, der gibi baktı. kimisi de "geri ödeyeceğim," cümlesini duyunca dükkandan bir siktir edip kovmadığı kaldı. sonrasını çok merak ediyorum, deli gibi hem de. o kadar para kazanıp nasıl bir tane gitar alamadın ki?

    mehmet abiyle o günlerde tanıştım. hiçbir şey yokken. hiçbir şeyken. sokak müzisyenlerinin ne yaptıklarını izlerken tanıştım daha doğrusu.
    "her gün buraya geliyorsun, çalabiliyor musun bir şeyler bari?" dedi.
    "şey... evet," sesim o ara titremiş. mehmet abi hala anlatır durur. öyle yüzüme çaresizliği bam güm vurmak için değil "ne hüzünlüydün sen be," der. ben hüzünlüydüm; hayatsa kovulmalarla dolu hüzünlerden kendine bir elbise yapıyordu. lacivert... jilet gibi ütülü, hayatın üstündeki lacivert bir takım elbiseydi sanki. şiirlerden fırlamış bir lacivert. görse cemal süreya kıskanırdı.

    sonra....

    dostum bu hikaye burada bitsin. sonra falan diye devam etme. böyle iyi. gayet iyi. oldukça kafi.
  • o sabah evden çıkarken bahçedeki ayva ağacının çiçeğini kokladığında zihnine gelen o çok tanıdık, ruhuna çok yakın kokunun yarattığı kavramı tam olarak algılayamasa da, etraflıca düşününce önceki gece yaşadığı olaylarla kurgusal olarak birbirine bağlı olduğunu farketti. kimdi o ayva çiçeği kokulu kadın, nerede karşılaşmışlardı, rüya mıydı, gerçek miydi?... hiçbirini net olarak hatırlayamıyordu.

    insanlara bazen bazı kavramlar sanki o hep oradaymış ve bulunmayı bekliyormuşcasına öyle tanıdık gelir ki, huzur dolar kişi bulduğunda, dünyası aydınlanır. sanki o an, hayatta yapılması gereken en önemli şey oymuş, hayatın devam edebilmesi için olması şartmış gibi kavrama sıkı sıkıya sarılıverir kişi, zamanı durdurur. işte o an böyleydi.

    ayva ağacının çiçeğini kokladığında öten kasım sakasının seslenmesiyle birden irkildi, havaya baktı. bulutlar belli belirsiz ve yüksekti, "güzel ve güneşli bir gün olacak" dedi içinden. ayva çiçeğini yarın koklasa aynı güzellikte algılayamayacağını bilerek tekrar kokladı, zihnine bir çentik attı, dudak ucuyla hafifçe tebessüm etti ve yola çıktı.

    uzakta, kaldırımın üzerinde, belli belirsiz bir insan silüeti gördü. iyice yaklaşana kadar usul usul onu süzdü. bu, bir dilenciydi. para bekleyen/isteyen dilenciyi görmek, bir parça mutluluk için insanlardan sevgi, ilgi ve alaka dilenen insanları getirdi aklına. şu dilenci ile aralarında ne fark vardı ki bu insanların? dilencinin istediğinin para olması mı, mutluluğun parayla ölçülememesi mi, parayla mutluluk olmayacağı mı?

    ayva çiçeğinin kokusunu anlatmak istedi sonra dilenciye bi an... sustu, vazgeçti. hem ayva çiçeğinin kokusunu nasıl anlatabilirdi ki o dilenci için ayva çiçeği kokusu da 5 para etmezdi. her şey bu denli göreceliyken mutluluğun mutlak bir formülü olabilir miydi?

    koku hafızasına güvenerek, içine derin bir nefes çekti. çok gerilerde kalan ayva çiçeğinin kokusu ciğerlerine kadar tekrardan ilmik ilmik işledi. başını kaldırdı ve yeni yeni yükselmeye başlayan güneşe doğru kısık gözlerle baktı ve tekrardan anladı ki, hayat; sırf bu kokuyu duymak için bile yaşamaya değerdi.
  • - ben çıkıyorum.
    - nereye?
    - oku oku sıkıldım. dışarı çıkıp biraz hava alacağım. gelmek ister misin?
    - deli misin? bu gece sabahlasak bile bitmez bu notlar. sen gezmekten bahsediyorsun.
    - okusam da bir şey anlamıyorum ki artık. hadi görüşürüz, sana kolay gelsin.
    - sağol.

    buraya yurt adını vermek hangi aklı evvelin fikriydi bilmiyordu. gördüğü en soğuk binanın kendinden daha soğuk basamaklarını alelacele indi. kapıdan çıkar çıkmaz akşam serinliğinin onu rahatlatacağını düşünüyordu ama hesapta olmayan nemli ve sıcak bir hava yüzünü yalayıp geçti. derin bir nefes alıp yürümeye başladı. kafası öylesine doluydu ki kendisine küçük bir yol haritası çizmeye kalkışmadı bile... adımları nereye götürürse oraya gidecekti.

    yaklaşık yarım saattir yürüyordu. ay ve yıldızların gökyüzünde, öğrencilerin de kampüste görünmediği nadir akşamlardan biriydi. ortalık karanlık olduğu kadar da sessizdi. sokak lambalarının cılız ışıklarını takip ederken kampüsü yarıladığını ve o an fizik binasının önünde olduğunu fark etti. son yarım saati hatırlamıyordu. ne buraya nasıl geldiğini, ne de bu arada aklından neler geçtiğini...

    fizik binasının hemen yanında birebir aynı tipteki kimya binası görünüyordu. iki bina arasındaki boşluğun etrafı demir çitlerle çevrilmiş, çatısı kapatılmış ve yüzeyi çimle kaplanarak havadar bir seraya benzetilmişti. dışarıdan bakıldığında çevredeki ağaçlar yüzünden çok dikkat çekmeyen bu alan şimdi onu çağırıyordu. bir ışık gördüğüne yemin edebilirdi, hafifçe de ürpermişti ama merak ağır basıyordu.

    birkaç saniye sonra seramsı alanın tam ortasında dikilirken buldu kendini. kıpırdamadan öylece bekledi, neyi beklediğini bilmeden...

    çok geçmeden yüzlerce ateş böceği bir anda yanıp sönmeye başladı. gecenin karanlığında parıldayan bir sürü yıldızın tam ortasındaydı şimdi. üstelik bu yıldızlar öylesine yakındı ki, elini uzatsa tutabilirdi. gözlerini yıldızlardan ayırmadan, kollarını açarak kendi etrafında dönmeye başladı. önceleri yavaşça dönüyordu, giderek hızlandı, sonra biraz daha, biraz daha. birden sendeleyip çimlerin üzerine düştü. canı biraz yanmıştı ama o an sırtına batan ufak taşları umursayacak değildi. biraz olsun kafasını dağıtmak niyetiyle dışarı çıkmış, hayatının en unutulmaz anına denk gelmişti. yattığı yerden gülümseyerek ateş böceklerini seyretmeye devam etti; ta ki hepsi bir anda karanlığa gömülene kadar.

    *(bkz: based on a true story)
  • aşk

    kafasındaki, o ne düşünüyor şu an acaba sorularını susturdu ve kendi düşündüklerine odaklandı.
    "bir yerde sahlep içelim mi?" sorusuna kapılıp düşmüştü peşine delikanlının. çamlıca denen yere götürecekti kızı. bu şehirde yeniydi, bilmiyordu çamlıca'nın neresi ve nasıl bir yer olduğunu. aklına hep duyduğu istanbul'daki çamlıca tepesi gelmiş ve o düşünceden de her ilde bir atatürk caddesinin olduğu gibi, bu çamlıca'nın başka kaç ilde bir mekan adı olabileceğine varmıştı bile.
    kış mevsimi olduğundan, erken çökmüştü karanlık ve yağıp yağmadığı bile belli olmayan bir yağmur vardı. hava muhtemelen soğuktu, hissetmiyordu henüz.
    kızın saçları nemden birbirine yapışmıştı. delikanlının kendini beğenmeyeceğini düşündü bir an. bu düşünceyi de kovaladı kafasından, an'a odaklanmak istiyordu. gölgelerine takıldı gözleri birden.
    yürürlerken sokak lambalarını gelip geçtikçe ikisinin yanyana gölgeleri uzuyor ve kısalıyordu.
    yanyanaydılar; ama elele değildiler.
    gölgeleri eleleydi ama.
    güldü içinden, çok hoşuna gitmişti bu görüntü.
    delikanlının elini ilk ne zaman tutacağını merak etti, ilk ne zaman sarılacaktı? başını omzuna koyar mıydı acaba? çaktırmadan boylarını kontrol etti, başını o omuza koyacak olsa bunu rahatça yapabilir miydi emin olmak istedi.
    midesinde kelebekler havalandı o an.
    başını omuzuna koysa, sonra delikanlı uzansa ona.
    öper miydi?
    ilk nasıl olurdu öpüşmeleri?
    ne hissederdi, bir şey düşünür müydü?
    kızardı ve o soğukta bir ateş sardı her yanını. titredi; ama soğuktan değildi bu.
    üşüyüp üşümediğini sordu delikanlı, "pek değil." diye cevap verdi.
    üstelemedi delikanlı.

    en uzun yürüyüşü bu olmuştu galiba. artık saçları nemden mi ateşten mi birbirine yapışmıştı emin değildi kız. yanındakine çaktırmamaya çalışıyordu bunu.
    delikanlı bir şeyler anlatıyordu, onu dinliyor görünüyordu ve susmuştu.
    oysa konuşmayı severdi, o an ise susuyordu. sesin ahengini dinliyordu, midesindeki karıncaları dinliyordu.
    birden bu an'ı sorgulamamaya ve içini saran o duyguyu dibine kadar yaşamaya karar verdi.
    evet bu delikanlıyı hayatına alacaktı. sonu ne olur diye düşünmedi, önemli de değildi.
    hayatına alacaktı onu ve onun da hayatına girecekti.
    şu an sevilmekten ziyade, sevmek o kadar ağır basıyordu ki kendine inanamadı.
    sevmek istedi delikanlıyı, en özeline almak istedi.
    her söylediğini onaylamak, o konuştukça yüzünü okşamak istedi kız.
    saçlarını karıştırmak ve iliklerine kadar delikanlının kokusuyla dolup taşmak istedi.

    o sokakta, çamlıcaya kadar yanyana saatlerce yürüdüler, gölgeleri elele ve kızın kafasında öpüşürlerken.
    karanlık gittikçe çöküyordu ve yağmur başlamıştı artık.
    delikanlıyı o kadar seviyordu ki, onun da bunu bilmesini istedi.
    yavaşça yaklaşıp elini delikanlının eline dokundurdu.
  • ali, gözlerinin akı kıpkırmızı olmuş ve omuzları düşmüş halde evin odalarını dolaşıyordu. sıcağa karşı dayanabilmek adına tüm pencereleri açık bırakıp evi cereyan yaptırıyordu. sık sık kapatıp açtığı göz kapakları dışında yüzünde hareket yoktu. dışarıdan görünmese de dişleri birbirine çarpıyor, korkuyordu. evi keşfetmeye çalışır gibi ciddi bir hali vardı. oysa sekiz yıldır aynı evde yaşıyordu.

    sabah ezanı okunmaya başlayınca ışığı kapatıp, yatağına girdi. tülü açıp, bulutları izlerken uyudu.

    her şeyden korkuyordu ali; askıdaki kıyafetlerden, karanlıktan, aynaya bakmaktan, ağaçlardan, insanlardan, kalabalıktan, yalnızlıktan... korkularının üstüne kafa yorup, korkularını temellendirmeye çalışıyordu fakat sağlıklı düşünemiyordu. aynı zamanda sağlıklı beslenemiyor ve uyuyamıyordu. çevresinin psikolojik destek alması için yaptığı baskılardan da sıkılmıştı. başına buyruk yaşıyordu.

    güvercinlerin sesiyle uyandı. güneş saklambaç oynar gibi binaların çatısının üstünden doğru odadan içeri bakıyordu. mutfağa gidip, bayat ekmekleri ıslatıp, küçük küçük ufalamak üzere yattığı odanın camının önüne geldi. güvercinler korkup uzaklaştı. yine de ufaladı ekmekleri camın önüne. üzerini değiştirip, kahvaltılık bir şeyler almak üzere dışarı çıktı.

    market çarşının sonundaydı. aslında yaşadığı binanın alt katınca bakkal vardı fakat aradığı hiçbir şeyi orada bulamıyordu. önceki günden kalan ekmekleri satıyordu bazen. bunun için artık bakalı görmezden geliyordu.

    kitapçının önünden geçerken durdu. vitrindeki bir afişte, batman'deki joker ona doğru bakıyordu. yanındaki afişlerde de, yüzde yirmi gören gözleriyle seçemediği çizgi roman karakterleri vardı ona kızgın gözlerle bakan. göğüs kafesinde yanma hissetti, terlemeye başladı. küçükken bu tarz kitaplar okuyup, filmler izlerdi. geceleri de uyuyamazdı. gördüklerinin resmini çizip, ertesi gün arkadaşlarına gösterirdi.

    yürümeye devam etti. gördükleri alakasız çağrışımlar yapıyordu onda. kiliselerin içindeki heykeller, duvarlarındaki figürler fotoğraf kareleri gibi canlanıyordu kafasında. korkuları ona haz veriyordu belki de.

    marketin süt ürünleri reyonundan eksiklerini aldıktan sonra, kırtasiye bölümüne gidip, etrafa göz attı. gözüne ilk çarpan şey joker maskesi idi. bu sefer ona bakmıyordu çünkü gözlerinin olduğu yer boştu. bir planı vardı, gerçekleştirebileceğine emin olamasa da maskeyi aldı.

    kahvaltısını yaptıktan sonra planını gerçekleştirmek üzere banyoya girdi. maskeyi elinde tutuyordu. planını kendi kendine fısılmaya başladı.

    - bu maskeyi takıp aynaya bakacağım, korkularımın sahte olduğunu kendime ispatlamak için maskeyi çıkaracağım. korkularım, benim zihnimdekilerin ötesinde değil.

    aynaya bakmaya cesaret edemedi. maskeyi buruşturup çöpe attı.

    hangi işe girse başarısız oluyordu, kadınlarla göz göze gelemiyordu, yakın arkadaşlarının bile samimiyetini sorgulamaya başlamıştı. her yeni gün, mutsuzluğunu cilalayıp, ona sunuyordu.

    bilinmezler onda merak uyandırıyordu. en son okuduğu kitap olan sokrates'in savunması'nda ölüme dair bir bölüm üzerine düşünüyordu; ''ya ölümden sonra hiçbir şey yok, en azından acılardan kurtulmuş olacağım ya da başka bir yaşamda huzuru bulacağım.''

    ertesi günün sabahı, iki ihtimalden doğru olanı öğrenecekti.
  • kafka ve karga

    herkesten kaçıp sahilde, kafka okurken simsiyah bir kargaya dönüşmüştüm. başı kalabalık bir adamdım o zamanlar. pıt diyeydi. olmaz deme. bankın üstündeydim, gri bulutlar kaplamıştı her yeri. dönüşüm bu, yeri zamanı belli olmuyordu. yalnız uzun yaşamasıyla ve kendine kadar yetebilen bir akılla baş başaydım. yok yok yan yanaydım. artık kendim değildim. dışım kendim olmayınca içim de, içim de işte, ne bileyim. orta yaşlarda bir karga idim, derim kayış gibi sertti, gözlerimin nasıl keskin olduğunu tahmin bile edemezsin; her şeyin kıpırdayışını, hareket edişini görebiliyordum.

    alışkanlıktı herhalde; hemen evimin sokağına uçtum. kim olsa öyle yapardı çünkü benim için hem kaçılacak hem özlenilecek bir yerdi ev... hiçbir şey değişmemişti. yine o dar sokakta, top oynayan çocuklara anneleri bir şeyler bağırıyordu, zabıtanın karısı her cuma olduğu gibi çamaşır asıyor, mahalle bakkalı da dükkanın önünü süpürüyordu. düz ayak evimin tam karşısına düşen tümsekte beyaz bir araba yavaşladı. iş arkadaşım mehmet ali'ydi bu. arabayı kenara çekti. olduğum yerden evin kapısı tam görünmüyordu, elektrik tellerinden birine konmayı düşündüm, sonra korktum, niyeyse korktum işte... fazla uzun olmayan zeytin ağacının üstüne acemi bir karga gibi kondum. mehmet ali üç dört sefer kapıya vurdu. kafasını uzatıp perde arasından bakmaya çalıştı. camda kendine bakmayı da eksik etmedi, hep öyle yapardı. gelmişti ama... arkadaşlık görevini yerine getirmenin ferahlığı ile tekrar arabasına bindi, mesaiye yetişme acelesiyle gitti.

    insan karga olunca pişmanlıklar yaşıyor. önceki hayatı için, keşke şöyle yapsaydım, böyle olsaydı gibisinden. gariptir insanken de böyle yapıyordum. düşününce şimdi, değişmiyorsun demek ki. değişirken değişmiyorsun. bir salkım söğüt de olsan, karga da olsan, insan da olsan değişmiyorsun. değişen neydi o zaman?

    zeytin ağacına doğru aşina olduğum bir bahar esintisi geldiğinde tünedeğim yerden havalanıp gidebildiğim kadar yükseğe, en yükseğe uçmaya çalıştım. insanlar hep bunu ister, en yükseğe, en güzele, en iyiye... en çok ne ise hep ona yani... o da bir yerde bitiyordu ama. nefes alamaz oldum. herhangi bir mesai gününe benzeyen sıradan bir çarşamba sabahı, patates kızartması yerken genzime kaçan patatesi hatırladım. göğüs kafesime yumruğumla vurduğumu, kurtulayım da sonra öleyim yine, dediğimi... korkular da şarkılar veya kokular gibi, tanıtıyor kendini, bir yere götürüyor seni, sonra boşluğa bırakıyor. gökyüzü nefessiz kalmaktı, boğulmaktı. düşüyordum...düştükten sonra alıştım. her şey böyle başladı işte.

    ben de tam adamına anlatıyorum tilki kardeş, hişt sana diyorum, lafonten'in çizdiği yoldan gitmeliydik, herkes rolünü oynamalı, gereğini yapmalıydı. pişmanım şimdi her şey için...doğaya karşı çıkılmazdı, şakaya gelmez, alaşağı ederdi adamı. küçük bir peynir oyunuyla kalmalıydık, küçük çocuklara ana fikir çıkartılsın diye bir türkçe öğretmenin dilinde olmalıydık, veya gece yatmadan okunan bir fabl olmalıydık. şimdi bak. tuhaftır yine dönüşüyoruz; sen karıncaya, ben ağustos böceğine...

    .......
  • menekşe renk'

    koltukta oturmuştu. tekli koltuk. tekti koltuk.
    odanın sessizliğini ısrarla çalan telefonun kulak tırmalayıcı zili bozuyordu ama sesin sinir bozucu gürültüsü onun umrunda değildi. odada, üzerinde oturulabilecek başka bir şey de yoktu. göbeğinin üzerinde kenetlenmiş parmakları ne sıkı ne gevşekti. gözleri ellerine doğru bakıyordu. sanki menekşe renkli kilimin ortasındaki karmaşık tablonun ufak bir ayrıntısında kaybolmuştu. kilimin üzerinde tek bir desen bile yoktu.

    bir hayal yakalamıştı gözleri.
    veya bir hatıraya dalmıştı.

    biraz ötesinde yarısı dolu bir sürahiyle, boş bir su bardağı taşıyan yuvarlak yemek masası vardı; masanın da kirlenmiş, üzeri kırıntılarla dolu, kare desenli beyaz örtüsü. sandalyesiz masa...

    "beni arıyorlarsa ben yokum" diye seslendi başını koltuğun arkasına doğru hafif çevirerek.

    telefon ısrarla çalmaya devam ediyordu. o da "yokum ben evde, yok" demeye. sakince. koltuğun arkasından geliyordu telefonun sesi.

    sakince yerinden kalktı, birkaç adım atarak telefonun başına geldi. az önceki ağır kanlı halinden beklenmeyecek bir hışımla sert bir tekme attı telefona. ahize savruldu, telefonun gövdesi de duvara çarpıp yere düştü yüz üstü. telefon dağılınca o tekmeyi kendisi atmamış gibi sakin adımarla tekrar yerine döndü. oturdu, nefeslendi, çok susadığını hatırladı, sonra kalktı yeniden. masanın önüne kadar gitti, sol avucunun içini masanın kirli örtüsünün üzerine serdi. vücudunun yükünü masaya yüklerken, sağ eliyle yarım bardak su doldurdu lekeli bardağa. içerken boğazına kaçtı. öksürürken yarım bardak daha doldurdu. avucuna yapışan kırıntıları elbisesinde silkeleyerek yerine oturdu. şimdi avuçları avuçlarını değil, parmaklarıyla hapsettiği bardağı kucaklıyordu. birazdan son yudumunu da aldıktan sonra bardak tamamen boşalacak, boş haliyle dakikalarca elinde dönüp duracaktı.

    ağarmaya iyice niyetlenmiş havanın rengi artık aydınlanmaya başlamıştı. o da geceyarısından beri oturduğu koltuktan kalktı, pencerenin kenarına gitti. göremiyordu. halbuki adanın en yüksek tepelerinden birindeydi evi. dönerli ahşap merdivene doğru ağır adımlar atmaya başladı. üst kata çıktı, yatak odasına. burası biraz daha iyi görüyordu denizi. pencereyi araladığı an gözlerini kapattı ve nefesini çekti. hayır, yetmiyordu. balkona çıkmalıydı ama soğuktu hava. olsun. çıktı.

    "buralarda bir yerde olacaktı" diye mırıldanarak ceplerini yokladı, eli boş dönmedi. diğer cebinden de kibriti çıkardı. ısınmak için duman katmıştı denizin kokusuna. o böyle seviyordu. böyle seviniyordu. yüzüne çarpan serinliği bacaklarında da hissettiriyordu ince pijaması. sigarasının sonuna kadar dayandı serin-soğuk arası havaya.

    tekrar indi alt kata, yerde dağınık yatan telefonu topladı, uzun kablosundan çekiştirip masanın üzerine bıraktı ve koltuğuna oturdu. telefon susmuştu. oda da artık eskisi kadar karanlık değildi. soğuktan buz gibi olmuş kollarını kavuşturmuş, başını omzuyla koltuk arasına sıkıştırmış, gözlerini kapamıştı artık.

    kendisine 6-7 dakika mesafedeki ormana yürüyüşe gidemediğini düşünürken, güneşin ilk ışığını yakalayamadığına takılmıştı kafası. oysa hava sıcak, orman yemyeşil ve tertemizdi her taraf. hava da öyleydi. doğa bu kadar güzelken yorulmak nedir bilmez insan. o da böyle yaptı. çamların kokusunu kaçırmamalıydı. güneşin ışığı o kadar sarı, sıcağı o kadar güçlüydü ki resmen hakimiyetini haykırıyordu dünyaya. huzurla, çiçeklerin üzerinde öyle büyük adımlar atıyordu ki her biri beş insan boyu sanki. her nefesinde sanki bulutları soluyordu. ilerde bir çeşme vardı. susamıştı. bi koşu çeşmenin başına gitti, musluğu çevirdi ama su akmadı. hayal kırıklığıyla çeşmenin başında suyun akmasını beklemeye başladı. biraz dolaşayım dedi çeşmenin etrafında. o sırada kargalar geldi, su aktı. hevesle çeşmenin başına döndü, su kesildi. hayal kırıklığıyla çömeldiği çeşmenin önünden ayağa kalktığı anda elinde tuttuğu bardaktaki su üzerine döküldü, uyandı uykudan.

    eğreti uyuduğu koltuktan yavaşça kalkıp ayaklarını çeke çeke yatağına gitti; yatak soğuk. menekşe rengi göz kadar soğuk.

    gök gürültüsü vardı, kıyamet kopuyordu dışarıda. çokça da yağmur.

    birkaç zaman ötesinde kurşun renkli bir hüzün vardı yalnızlığıyla sevişen adamın.

    saklamıştı hüznünü.

    kendi kendine sorular sorup cevaplar bulmaya çalışıyordu.

    uykuya dalacağı an günlerdir zihninde çalan şarkıyı hatırladı...

    "yaşamak yalan belki, yalan delice sevmek...
    gözlerin, dudakların, o yeminler hep yalan.
    yalan geceler boyu hep seni düşündüğüm
    yalan güller, şarkılar, menekşeler hep yalan."

    menekşe kısmına gelince kapalı gözlerinden gözyaşı damladı yastığına.

    "acımasız ağını şimdi örüyor zaman,
    sana inanmak kadar, seni sevmek de yalan."

    bir zamanlar uyurken rengarenk hayaller kuran gözleri simsiyah bir perdeyle kapatılmıştı; ama bu, şu anda gözlerinden süzülen yaşların yastığı sırılsıklam ettiği gerçeğini değiştirmezdi. şarkı zihninde çalmaya devam ediyordu:

    "birkaç damla gözyaşı, kurumuş birkaç çiçek,
    ne kaldı elimizde buruk hatıralardan."

    kaçtı uykusu yine. başı ağırmaya başladı.
    şu aralar içinde bulunduğu ruh hali bundan daha iyi anlatılamazdı.

    çiçek menekşeydi.

    kurumuş...
    elinde var hatıralar.
    yürek buruk.
    yaş, günlerdir eksik değil gözünden zaten.

    uykusu vardı ama uyuyamıyordu. değişik bir ağrı vardı başında. hüngür hüngür ağlayınca geçecekti sanki. çok metindi. yetmişti az önceki gözyaşları. kalktı yataktan, mutfağa indi tekrar. dolaptaki tabakta kalan bir parça peynirle yarım şişe rakıyı setin üstüne koydu. rakıyı bir çay bardağına doldurdu, sonra peynirden bir parça kopardı eliyle, peyniri yutmadan bardaktaki rakıyı tek dikişte bitirdi. bir titreme geldi vücuduna. açlıktan midesi eziliyordu resmen. setin üzerindeki kurumuş ekmeğin üzerine kalan peynir parçasını da kattı ve bu şekilde yedi. yutkunamadı. yarım bardak rakı yetişti yine yardımına. kadim dostu, yardımsever arkadaşı rakı. kapağını kapattığı şişeyi saygıyla buzdolabına koydu, yine güneşi görmeden uyanacağı bir uykuya dalmak üzere yatağına çıktı.

    sonra başka bir şarkı başladı zihninde...

    "menekşe gözlerde hiç vefa yokmuş"

    (istanbul, 2010)
  • ilk taşı en masum olanınız atsın

    genç kız, göl kenarında birbiri ardına attığı taşların iç içe oluşturduğu halkaları seyrettiği bir anda hissetti arkasında birinin durduğunu. duruyor olduğuna göre yanına gelmekten vazgeçebilirdi bu şey. gitmesi için birkaç dakika bekledi. oysa o şey, tedirgin eden varlığı ile orada durmayı sürdürüyordu. "kimsin?" dedi genç kız, "ne istiyorsun?" çekingen bir ses, "epeydir seni izliyorum, korkmana gerek yok, izin verirsen yanına geleyim. hem o taşları en uzağa atmana yardım da ederim." dedi. genç kız, taşları en uzağa atmak gibi bir kaygısı olup olmadığını sorguladı. bu gerçekten komikti. "amacım, uzağa atmak filan değil." dedi, aksi bir tonla. "onları her defasında nasıl daha büyük bir hırsla fırlattığını gördüm." diyerek yanına kadar geldi o şey genç kızın, ufak bir tebessümle oturma iznini de almayı başardı hatta. "hırslı değilim. sadece fırlatıyorum işte."

    "neden bir önceki taşı geçmek istemeyesin ki?"

    "bunu bir önceki taşa da sormak ister misin? neden istesin?"

    "ben seninle konuşuyorum. ama doğru, çok fark yok aranızda."

    "..."

    "korkuyorsun."

    "..."

    "daha uzağa atamayacağını biliyorsun."

    "neden sen yapmıyorsun? şu üç taşı mesela, sırayla birbirinden uzağa at da, görelim!"

    genç adam, taşları aldı eline. ilkini oldukça uzak sayılabilecek bir mesafeye fırlattı. ikincisini, ondan biraz daha uzağa. üçüncüsünü zayıf bir atışla yakına düşürdü.

    genç kız, ses etmedi. duyabileceği karşılıkları tahmin etmece oynadı bir süre. sonunda merakına yenildi ve sordu: "niye vazgeçtin?" genç adam, gülümsedi. "taşa sordum." dedi, "gitmek istemedi uzağa." "diğerleri bir şey demedi mi?" diye sordu genç kız.

    "onlara sormayı unuttum."
  • mutluluğun resmi

    nefes alamıyordu, gözleri karardı, gitti bir an, ciğerleri bu kadar acımasa dönemezdi belki. hızlı soluğunu duyuyordu üzerindeki adamın, ağırdı orospu çocuğu. havaya kalkan yumruğunu gördü, tekrar darbe, tekrar sarsıntı. ama bir saniye bile sürmemişti. hep böyle olurdu, korku gittiğinde ve iş yaşamak kısmına dayandığında hızlı işlerdi kafası hep. sonrası yavaş çekim gibi, binlerce şey düşünürdü saniyeler içinde ve karar. hırıldayarak son bir nefes aldı ve vazgeçti boğazını sıkan kolu engellemekten, sol kolunu ensesine sararken adamın gözüne hamle etti boştaki eliyle. irkildi adam. yavaşça devam etti bastırmaya, göz denen şeyin bu kadar sert olduğuna şaşırdı, biraz daha baskı. olmuyordu. sonunda parmağının gözün yanından kayıp o kemikle arasına girdiğini fark etti yavaş yavaş. çok bağırıyordu adam, boğazını bırakmış iki eliyle de çıkarmaya çalışıyordu o parmağı aradan, hala çok ağırdı orospu çocuğu. kemiği kavradığını hissettiği an sağa çekerek devirdi adamı üzerinden. parmağını biraz daha derinlere bastırırken deli gibi yumrukluyordu adamı ama pek başarılı sayılmazdı hala. elleri küçüktü hep oldum olası ve eliniz küçükse yumruğunuz asla yeterince güçlü olamaz. çok çırpınıyordu, diğer gözüne de hamle etti ama başaramadı, yüzünü yüzüne gömüp burnunu ısırdı adamın, kıkırdağını ayırdı kemikten, sonra tombul yanağını. çırpındıkça dişleri görünüyordu adamın kapak gibi açılıp kapanan kopuk yanağından ama hala yaşamaya çalışıyordu orospu çocuğu. vazgeçmeye başladığında neredeyse paramparçaydı adam, yüzünde boğazında sarkmış, fırlamış binlerce damardan hayatı akıyordu kıpkırmızı. hala nefes alıyordu, boğazındaki, yanağındaki burnundaki deliklerden kanlar fışkırarak nefes alıyordu orospu çocuğu.
    geriye devirdi kendini, "eğer bir tanecik bile sigaram olsaydı hayatımda içtiğim en güzel sigara olurdu" diye düşündü.
    işgal başlayalı 4 yıl olmuştu, savaşı kaybedeli de yine bir 4 yıl kadar. yeraltına çekilmişlerdi. 4 yıldır hergün eksilerek devam ediyordular. 4 yıldır her gün birileri ölüyor, öldürüyordu gözlerinin önünde. 4 yıldır her sabah fazladan bir gün yaşayabildiğine şükrederek uyanıyordu. işgalden önceki hayatını düşündü. her sabah küfrederek gittiği işini, her ayın 11'inde ödediği kredi taksidini, arabasının geçmiş olan vizesini, ödenmemiş faturalarını, patronunu, ev sahibini, sevgilisinin ince boynunu, kaygılarını, doyumsuzluklarını, korkularını.
    hayatında ilk kez mutluydu adam. son 4 yıldır yaşadığına şükrederek uyanıyor, yaşamaktan başka da hiçbir şey düşünmüyordu. hayatında ilk kez ne istediğini biliyordu adam, hayatında ilk kez susmuştu beyni, tek bir nefes daha alabilmek için her şeyi yapabilirdi ve yaptığı her şey tek bir nefes daha alabilmek içindi. hiç bu kadar basit olmamıştı şimdiye kadar.
    bir tanecik bile sigarası olsa, hayatında içtiği en güzel sigara olurdu o, emindi.
  • deneme olarak kalmalari isabet olmus.