şükela:  tümü | bugün
  • şarkıdaki gibi.
    "ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi"

    varoluşsal sarsıntılarla yaşadığımız hayatlarımızın,
    tam da bam teline vururmuşcasına gibi hissettiğimiz gecelerden birinde, bazı aşiretlerde o saatler akşam diye de geçer ancak biz gece diyerek hikayenin derinliğini anlamakta yardımcı olalım birbirinize.

    bölüm 1: matematik.

    matematik her ne kadar kırmızı çizgilerle dolu gündelik hayatlarımızda vazgeçilmez gibi gözükse de, hiç bir marketten kök3iki pirinç almadığımız ya da bazı şekillerin, ki belirtmeliyim bunların isimlerini mustafa kemal atatürk'ün koyduğu hep söylenir, yine gündelik, boktan hayatlarımızda hiç bir işe yaramadığını söyleyebilirim, sadece ispat edemem.

    matematik 24'tür mesela
    sabah kalkarsın
    işe gidersin, ya da kölelikle ilgili başka bir sisteme,
    sonra akşam biraz da dinlenecek zamanından çalar, uyur ve ikinci tura geçersin.

    ancak matematiğin 24 olduğunu ne söyleyebilirim, ne de ispat edebilirim.
    hiç uyumadığım, kırmızı çizgili, ki noktalı olanları seversiniz bilirim, geceler yaşıyorum.

    yastığa başımı koyduğum diye başlamak isterdim ama çoğu zaman sert bir ikea kanepesinin, sert kolçaklarında buluyorum kendimi. uyanmak denirse bazen de uyanıyorum.
    sıklıkla uyuyamıyorum diyelim kapansın konu.

    mesela yaş hesaplayamıyorum hiç.
    bir çift göze ikiye bölüyorum, bir damla yaşa üçle çarpıyorum.

    benim matematiğim kendime kadar yani.

    bölüm 2: iki

    iki çok güzel değil mi?
    bir arkadaşımın köpeğinin adı iki'ydi
    çünkü söylediğine göre kendi bir'di.
    hepimiz bir olursak olmuyor ama bazen iki olmak da gerekiyor ancak başaramıyoruz. ben iki olmak istemem mesela. neden iki olacakmışım. ben bu kadar müziği iki olmak için mi dinledim, ya da iki olmak için mi bu kadar fotoğrafa baktım. benim kalbim iki olmak için mi çarpıyor. ben iki olmak için mi aşık oluyorum. iki olabileyim diye mi bakıyorum gözlerine? üstelik iki kere iki dört eder, iki çift göz, iletişim kurmanın en ikinci ama en doğru yolu.

    bölüm 3: göz

    ne kadar bakabilirsin gözlerimin içine,
    24 saat mi mesela?
    üzülsem kapatsam gözlerimi,
    kaçırsam senden,
    sımsıkı kenetlesem,
    ne kadar sabredebilirsin?

    el yordamıyla
    bir yerli film açsam,
    dinlesem sadece,
    sadece dinlesem,
    biraz dinlensem.

    gözlerin gibi aziz olsan,
    suyun feri kaçsa,
    dünyaya baksak aydan,
    masmavi gözükse
    ama dönmek istemesek.
    herkesden uzak
    çaresiz
    birbirimize kalsak.

    burnuna biraz ay tozu sürsem,
    hayvan gibi gülsek.

    bölüm 4: mavi

    tekrar dünyayı görsek, masmavi,
    her şey mavmavi olsa nasıl olur?
    değeri biter mi mavinin?
    otursak bi kaldırımda
    havaya baksak mesela
    eski bir binanın yanından
    gökyüzü mavi olsa
    masmavi baksak.

    mavi huzur vermez mi?
    mavi uyku getirmez mi?
    mavi
    nazım'ın aşkı mıdır?
    cemal'in bir dörtlüğü mü?

    ya da ağır romanda bir jilet çiziği midir karnına, tina'nın aşkına?

    bölüm 5: aşk

    kitabın ortasından konuşmaktır aşk, ne girişi var, ne ön sözü. bir anda cilt dikişlerinin, en hırpalanmış, en dağılmaya müsait yerindesindir. bir de senden bilirler...
  • ...
    ne zaman yola revan olsak durup dinlendiğimiz bi yol üstü lokantamız vardı. senin köftelerini benimse kitaplarını sevdiğim. ne sen gecenin kaçı olursa olsun ordan köfte yemekten vazgeçtin ne de ben okunmamış kaç kitabım olursa olsun ordan kitap almaktan. ne ben senin gecenin o saatinde köfte yemene ses ettim ne de sen benim kapağı açılmamış kitaplarıma bir yenisini daha eklememe ses ettin. işte biz birbirimiz böyle sevdik. bugün yeni yılın ilk gününde o yol üstü lokantasında durdum ben. kapatmışlar. ayrılmamızın vakitli olduğunu daha nasıl anlatabilirdim ki...
  • krema

    “.. gerçek nedenini bildiğin bir şeyden dolayı masum insanları suclamak ne kadar mantıklı sizce? bunlar için de mi fazladan para alıyorsunuz?” diye sordu ve kapıyı çarparak dışarı çıktı. içinde kalan her şeyi söyleyebildiği için kendini şanslı hissederken bomboş toronto sokaklarında yürümek bile ona keyif veriyordu. bu sonsuz haz ve mutluluk hislerini sadece 40 dakika kadar yaşadıktan sonra hayatına ebediyen veda edeceğinden habersiz olarak ilk gördüğü kafeye girdi ve bir double espresso sipariş etti. üzüntülü bir an yaşayanların bunu hissetmemek icin kendilerini uyuşturmak isteyip alkole başvurmaları gibi bizim kahramanımız da bu hazzı doruklarına kadar yaşamak için sinirlerini uyarmak istiyor gibiydi. tabii onun mesleğinde ve sınıfında olan birisinin kokain bulabilmesi imkansız oldugundan kahveyi tercih etmişti.
    sakince kahvesini içip tanımadığı insanlara ve duvarlara karşı sırıtırken oturduğu dükkana ellerinde açık pembe renkli, kadife eldivenleri olan iki tane kadın girdi. baştan aşağı kadınları süzdü ve onlarla beraber olmanın ne kadar güzel olabileceğini düşündü. gerçekten de alımlı kadınlardı; orta yaşlarda, zayıf vücutları vardı ve birbirleriyle uyumlu giyinmişlerdi. tavırlarından ve kıyafetlerinden onların avukat veya büyük bir şirkette yönetici gibi bir pozisyonları olduğunu düşündü. kadınlar kahvelerini aldıktan sonra bütün dükkanı gözlediler ve en fazla dörtte biri dolu olan bu şirin kahvecide oturmak icin adamın yanını seçtiler. adam kendi bakışlarından dolayı mı yoksa çevreye attığı gülücükler yüzünden mi onları kendine çektiğini düşünürken daha uzun boylu olan kadın devasa çantasından küçücük bir glock çıkardı. 9mm’liklerdendi ve küçüklüğüne rağmen koca bir insanın tek atışta gözlerini kapatacak bir silahtı. adam silahı hemen tanıdı ve kadının yüzüne baktı. sanki bir hafta sonu köpeğini yürüyüşe çıkarmış gibi bir vurdumduymazlık vardı kadının yüzünde. diğer kadın ise kahvesine biraz daha krema ekletmek icin çoktan baristanın yanına gitmişti bile.
    adam bir an için neler yaşadığını düşündü, kadınları nereden tanıdığını hatırlamaya çalıştı. belki de çocukken aynı okula gitmişlerdi, belki daha önce metroda ona yer vermişti, belki bir restorana girerken onlar icin kapıyı açmıştı. ama hayır zaten birkaç milisaniye içerisinde bunları hatırlamasının imkanı yoktu. diğer kadın krema icin baristaya varamadan adam artık göğsünde iki kurşun taşıyordu. uzun boylu kadın ne kadar az ses çıktığına şaşırdı ve üzerine sıçrayan kahveden dolayı oldukça öfkelenmişti, belli belirsiz bir küfür savuracak gibi oldu ama adamın ağzından çıkan mırıltılı bir cümle duyduğu için ona dikkat kesildi. adam sanki hayatının son anında tüm sırrı çözmüş gibi ferah bir yüz ifadesine sahipti. ne söylediğinin farkında değil gibi duruyordu ama neden öldüğünü bilecek kadar uzun yaşadığı için kendisini mutlu hissettiği aşikardi. son cümlesini aslında başkalarına duyurmak icin değil kendisine bir ihtar olarak söylemişti. kadının umursamazlığına aldırmayışının sebebi de buydu. arkasından söylenecekleri ve kendisini nasıl suçlayacaklarını düşündü ve artık hayata veda ettiği için neredeyse sevindiğini fark edince insanlığından anlık bir endişe duydu. diğer kadın kremasını istemek icin baristaya tam yaklaştığında adamın son cümlesini duydu ve bu işten kurtuldukları için mi yoksa sonunda krema alabildiği icin mi bilemediği bir huzura kavuştu. kafedeki diğer insanlar ne silahın sesini ne de adamın son sözlerini duymamış gibi hayatlarına devam ettiler. ancak uzun boylu kadın uzerine sıçrayan kahveyi silmekle uğraştıktan sonra bir anlığına da olsa bu sözlerin anlamını düşündü:
    aslında hiçbir şey olmuyor ama herkesin her şeyden anında haberi oluyor.
  • üç yüzük

    hastane koridorunda alkol ve bilemediğim kesif ilaç kokuları birbiri üzerine egemenlik yarışında ve kalorifer sıcağı ile birlikte bir uyuşukluk yaşatmaktalar. okmeydanı devlet hastanesi daha yaygın bilinen eski adı ile okmeydanı ssk. alakalı veya alakasız her kapının açılışında ameliyathanedeki anamdan gelecek haberleri bekliyoruz. kapı açıldı ve ..... ......’ın yakınları nidası duyuldu, babam başta olmak üzere teyzem, tüm çocuklar panik içerisinde kapıya yöneldik, hatalı bir girizgah yaptığını anlayan hemşire; sakin olun, önemli bir şey yok ameliyata başlayamadık. parmağındaki yüzüğü çıkaramadık, siz de çıkaramazsanız, yüzüğü kesmek için teknik personelden yardım isteyeceğiz derken diğer hemşire bitiverdi yanında ..... hanım çıkardı gerek kalmadı derken yüzüğü elime uzatarak geri döndü.

    bizim 1 saati aşkın bekleyişimiz sırasında henüz ameliyat bile başlamamış. sırtımı duvara dayamış düşünceden düşünceye savrulan zihnim yüzük konusunda ısrarcı davranıyor.

    dedemin pilli el radyosu ile oynuyorum. henüz öğrencilik hayatım başlamamış durumda, 5 veya 6 yaşında olmalıyım. nenem mutfaktan içeri elinde yüzüğünün taşı ile canı sıkılmış vaziyette geldi. dedeme anlatırken belli belirsiz bende söze karışmak için fırsat kolluyorum.

    -nene üzülme ben sana daha güzel yüzük alırım.
    -alırsın oğlum biliyorum ama yüzük çok para... (bozulduğumu görünce de beni avutmak için)tamam, sen büyüdüğün zaman bana daha güzelini alırsın.

    nenem onu avutmak için olan döktüğüm çaba sonucu benimle şakalaşmaya devam etti. benim için akşam olmak bilmiyordu, hava kararmış sokaktan eve çekilirken kapının önünde akan kaynak suyunda annemin hızlı hızlı ama bir o kadar makamlı tüm çocuklara tembih ettiği el, yüz, ayak yıkama işlemeni de gerçekleştirmiştim. babamın akşamın geceye çaldığı bir saate doğru geleceğini anlayan anamın haydi artık yatağa çıkışlarına direniyorum. ve kapı çalıyor işte babam geldi ve keyfi tıkır sevdiği birkaç türküyü söylüyor. muhtemelen akşam kumkapıya, hala oğlum mehmet abimin çalıştığı balık meyhanesine kurulmuş olmalı, daha düşük bir ihtimal ile de menekşe de bulunan mekanlardan birine. konuyu açmanın tam sırası,
    - baba bana çok para versene,
    - ne yapacaksın sıpa çok parayı
    - neneme yüzük alacağım, yüzüğü kırıldı çok üzüldü söz verdim ona.

    babam halen türkü mırıldanıyordu ki sabah uyandığımda çoktan gitmişti. bu mesele gün boyu kafamın içerisinde dönüp durmaya devam etti. akşam için daha etkili ve ısrarcı bir konuşma tasarlıyordum. babam o akşam eve gelip akşam yemeğini yedikten sonra, al bakalım nenene söz vermişsin götür hediyeni diyerek yüzüğü bana uzattığında hoplaya zıplaya bir hışımla kaptığım gibi avlunun karşısına neneme koştum. çılgın gibi vurduğum kapıyı nenem korka korka açtı, beni görünce şaşırdı ne oldu oğlum dedi. bir şey yok dedim. içeriye geçerek yerini bir tek benim ve nenemin bildiği muz zulasını patlattım keyifle yerken cebimden çıkartıp neneme yüzüğü uzattım. divanda aralarına oturmuşum bir elimde dedemin diğer elimde nenemin eli, şimdi ikisinin de yüzüklerini tutuyorum ve buruş elleri ile oynuyorum…

    ameliyat başarılı geçiyor ve 3-4 günlük yatışın ardından anamı alarak eve geçiyoruz. izmire taşınmamın ilk veya ikinci yılı olduğu için evde 3-4 gün daha kaldıktan ve annemin sonuçlarının temiz çıktığını öğrendikten sonra dönüş yolculuğu.

    bir yıl kadar sonra rüzgarlı bir izmir gününde ege üniversitesi tıp fakültesi hastanesinin acil servis kapısında beklerken, avucumun içine babamın yüzüğü ve saatini tutuşturup, kurtaramadık, başınız sağolsun dediklerinde beyaz ışıl ışıl hastane koridorları kör kuyuya dönmüştü…

    istanbul’a bir iş seyahati nedeniyle 3-4 arkadaş gitmiş durumdayız. nenemi ziyarete gideceğimi söylediğimde arkadaşlarım da bana eşlik etmek istediler. nenemin sağlığı yaşından kaynaklı artık ciddi şekilde bozulmaya başlamış durumda ve halam birkaç günlüğüne nenemin yanına kalmaya gelmiş. sohbet ve muhabbet ettik, duygulandık, güldük. biraz moral verdikten sonra çıkacağımız zaman nenem dur oğlum dedi ve parmağından yüzüğünü bir çırpıda çıkartarak,

    - bu senin aldığın yüzük, bunu ölürsem gardaşlarıma (kendinden önce ölen iki erkek kardeşi) verirsiniz demiştim ama onlar benden önce hakka gittiler. bu senin hakkın dedikten sonra elime tutuşturmaya çalıştı. nenem olmaz, o senin istemem ne dediysem ısrarla devam etti. bir çare bir dahaki ay geldiğime sonraki geldiklerimde verirsin dedim. oğlum ben ölürüm gözüm açık gider bu senin hakkındır al bunun hatırasını biliyorsun rahmetli babanla senin hediyen dedi. elini öptüm, sarıldık ağladık ve yüzüğü avucumda sıktım. halam havayı dağıtmak için bana bir göz edip neneme dönüp;
    - bak ha, ben bir haftadır yanında kalıyorum, sana yemek yapıyorum, bakıyorum. bana vermedin ona verdin
    - sen karışma oğluma verdim ben
    - hem o kadın yüzüğü o ne yapsın
    - sen sus karışma

    halam havayı dağıtmış ve konuyu başka yere çekmeye başarmış olmanın işlem tamam gidebilirsin onay bakışını verdi. sonrasında yüzük avucumda annemin evin yolunu tuttum.

    istanbul’a gidiş gelişlerimde dedemin ve babamın evin önündeki sandalyeye kuruldukları ve kahkaha ile güldükleri yerler mekanın zaman ötesine bir geçiş kapısı açan ender bir şey olduğunun ispatı gibi sayısız anıyı belleğimde savurup duruyor. az evvel nenemin verdiği yüzük sanki bu tılsımın güçlenmesine neden olmuştu. içeride babamın fotoğrafına bakarken anam diğer odaya gidip babamın çantasından dedemin kendiyle bütünleşmiş gümüş yüzüğünü getirdi. al oğlum, kaç zamandır unutuyorum, dedenin yüzüğü baban sana vermek istemişti.
    25 yıl sonra iki elimde, avucumda dedemin ve nenemin elleri varmış gibi avuçlarımda yüzüklerini, ellerini tuttum.

    ve bugün 4 aralık ve 8 koca yıl geçmiş olsa da elime aldığım 3 yüzük ile zamanın ötesine geçerek, anılarım arasında keşfe çıktım. yokluğunun acısı hiç dinmiyor olsa da anılarımızda bir gün olsun eksilmedin pos bıyık.
  • bir kilo üzüm ve trajedi

    çıkmazlar içindeyim, seçim yapmakta zorlanıyorum. ah bu benim kararsızlığım yok mu! bulunduğum dar sokağın hemen ilerisinde büyük trajedilere yol açabilecek tartışma sesleri geliyor. bulunduğum dar sokağın arka sokağındaysa(kulaklarıma-hislerime her zaman güvenirim.) çılgınca bir komedinin davul sesleri geliyor. dar sokağın kasvetli çakır çukur yolu bana trajedinin içine atlamam için heyecan veriyor. ama gönlüm biraz olsun hoşnut olmaktan yana. neyse ki karakterim hep biraz karamsarlığa baskın olduğu için kafamı karıştıran seçimden uzaklaştırıp bana ağır travmalar yaratacak olan tartışmaya doğru götürüyor. hissediyorum...

    ihsan sekiz yıl önce mutlu bir yuva kurmak üzere efsun ile kutsal sayılan o sonsuz birleşmeye adım atmıştı. evliliklerinden hiç pişman olmayacağını düşünüyordu ihsan. öyle de oldu zaten. halen de öyle, ya da az önceki tartışmaya kadar. tartışmanın detaylarını anlatmak için daha çok erken. o yüzden güzel kokulu bir çiçek bahçesinde birden yeşeren yabani bir sarmaşığın tartışmaya yol açtığı düşüncesi şimdilik yeterli olsun.

    ihsan öfkeyle evin kapısını çarpıp çarpık dar sokağa çıktığında çatık kaşlarıyla eve doğru baktıktan sonra yere tükürüp onu darlayan sokaktan çıkmak üzere yürümeye başladı. karşısından gelen beş yaşlarındaki bir oğlan çocuğunu öfkeden gözü dönmüş ihsan göremedi ve çocuğa çarpıp yere düşürdü. çocuğu yerden kaldırmak için eğilen ihsan'ın yüzünü öfkesinin sonucu için suçluluk duyan bir yüz ifadesi kapladı. çocuk ağlamadı, ihsan'ın yüzüne bakarak tebessüm etti. oğlunu karşında gören ihsan büyük bir suç işlemiş gibi tebessüme karşılık yüzünü çevirdi ve oğluna hemen eve gitmesini söyledi. çocuk, babasından iyi niyetli bir karşılık göremediği için gözleri dolarak eve doğru koşmaya başladı. ihsan'ın karanlık bulutlarla kaplı kafasında bir anlığına da olsa oğluna karşı sorumsuz davranmasından ötürü çocuğunun geleceğine etki edecek bir sorunun tohumunu ekmiş olma düşüncesi geçti. ama bu düşünce hafif bir yaz yeli gibi ihsanın fırtınalı kafasında kaybolup gitti. sekiz yıl boyunca çıktığı bu dar sokaktan bir kedinin korktuğu için çok dar bir deliğe girmesi gibi gergin ve sıkışmış hissederek çıktı, ilk defa. aklında herhangi bir varış noktası belirlememişti daha. öylece yürüyordu. bulunduğu semtin iş yerleriyle kaplı caddesine geldiğinde bir sesin onu çağırdığını duydu. berber ferhat'tı bu sesin sahibi. isteksizce berbere doğru yönelen ihsan, oğlunu saçlarını kestirmesi için berbere gönderdiği aklına geldi. "ya ihsan, çok dalgınsın bugün galiba. on kere bağırdım onuncuda duydun sesimi. hayrola bir sıkıntın bir derdin mi var?" berber ferhat ihsanı oğlunun saç tıraşı parası için çağırmıştı ama vaz geçti parayı istemekten. sözünü bile açmadı, ihsan'la uzun zamandır tanırlar birbirlerini. ihsan'ın canının sıkkın olduğunu fark etti. bunun üzerine ihsan cebinden çıkardığı yirmi lirayı uzattı. "benden olsun ihsan. koy cebine. senin ahmet'i çok severim. iyi anlaşırız keratayla. onunla aramızda paranın lafı olmaz." dedi berber ferhat sevecen bir tavırla. bunun üzerine ihsan "olur mu öyle şey! al hadi şu parayı! esnaflık başka dostluk başka. hadi daha fazla uzatma da al. hem benim biraz acelem var hadi, görüşürüz." diyerek elini sıkarmış gibi yapıp parayı berber ferhat'ın eline sıkıştırıp hızla uzaklaştı oradan. ihsan öyle bir hızla ayrıldı ki, berberin yüz ifadesini bile göremedim.

    hızla yarıp geçti kalabalıkları. öfkesi sanki yarma eylemindeki sürtünmeden ötürü artıyordu. sonra bir an aklına unutmaması gereken bir şey gelmiş gibi düz seyreden yolunu sağa dönerek değiştirdi. aynı zamanda yüzündeki öfke yerini şaşkınlıkla karışık korku almıştı. akan trafikte karşıya geçip yeni rotasına doğru giderken biraz daha düşünceli ve temkinli adımlarla yürüyordu.

    bir süre yürüdükten sonra bir durakta belediye otobüsüne binmek için beklemeye başladı. beklerken yüzündeki çarpık ifade yaşamının seyrini değiştirecek bir olayın ön gösterimini sunar gibiydi. sağ elinin baş parmağıyla işaret parmağını oymaya çalışır gibi tırnağını geçiriyordu. üzerine çöken bu ilkel havanın seyrini otobüsün korna sesi değiştirmişti. hızlıca otobüse binip gideceği yere kadar oturduğu koltukta boş bakışlarla akan caddeyi izledi.

    ineceği yere geldiğinde oturduğu koltuğa çakılmış gibiydi. zorla da olsa kalktı ve otobüsten indi. adımları eskisinden çok yavaştı artık. içinde durduramadığı bir çatışma var gibiydi. bu çatışmayı kireç gibi beyazlamış yüzü belli ediyordu. tanıdığı sokaklara geldiğini fark ettiğinde etrafındaki evleri dikkatlice incelemeye başladı. gözleriyle evleri dikkatlice inceliyor özellikle yeşil renkli bir ev görünce bakışlarını sabitliyor, aradığı evin olmadığını anlayınca etrafı taramaya devam ediyordu. biraz sonra istediği evi bulmuştu. düşündüğü gibi olmamasına rağmen hatırlamıştı o evi. dökülmüş ve solmuş yeşil renkli duvarlardan ötürü uzun zamandır kimsenin yaşamadığı bir ev gibi görünüyordu. ama pencerelerde tül perdelerin olması evde birilerinin yaşadığı sonucunu çıkarıyordu. ihsan dikkatlice evin kapısına yöneldi ve biraz düşündükten sonra zile bastı. zil çalmadı, bozuktu. sanki zil çalmış gibi biraz daha bekledikten sonra eliyle kapıyı tıklattı. biraz sonra kapıyı orta yaşlı bir kadın açtı. "buyurun... ne istemiştiniz?" dedi kadın, karşında yabancı bir adamı gördüğü için çekimser bir tavırla. ihsan biraz durakladıktan sonra ağzından çıkacak kelimeleri dikkatlice seçerek, " buraya ne zaman taşındınız. yanılmıyorsam yaklaşık dokuz yıl önce burada oturan birileri vardı ama... siz... bir şeyler biliyor musunuz?" dedi, kelimeleri dikkatlice seçmesine rağmen saçmalamıştı. kadın beş yıldır bu evde yaşadığını, hiçbir şey bilmediğini ve emlakçıdan evi aldıkları için eski sahibiyle ilgili hiçbir şey bilmediğini söyledi. ihsanın yüzünü birden umutlu bir ifade aldı, kadına tebessümlü bir özür dileyerek oradan ayrıldı. eve doğru giderken artık daha bir yaşam doluydu. aklından karısına bir çiçek almak bile geçti. sonra bahçelerinin çiçeklerle dolu olduğunu hatırlayarak karısının çok sevdiği meyve olan üzüm almayı düşündü.

    ihsan otobüsten indiğinde gün batmak üzereydi. gökyüzü yaz akşamlarının o beklenen serin havasıyla birleşerek insanları dışarıya çıkması için çağırıyordu. güneş son ışınlarını bulut kümelerine gönderiyor ve sokaklara dökülen insanlara güzel bir seyir sunuyordu. ihsan'ın yüzünde birkaç saat önceki heykel donukluğundan eser kalmamıştı. sakin sakin caddedeki manava doğru ilerlemeye koyuldu. az daha gevşemiş halinden ötürü bir araba çarpacaktı. aklı bir karış havada manava daldı. " selam hamza abi, ne var ne yok?" dedi, güleç bir tavırla. manav, "zam var, mal yok" diye karşılık verdi. ihsan gözleriyle tezgahları süzdü, " hah işte üzüm! üzüm var ya hamza abi, yetmez mi?" diye dalgaya aldı. " ah müşteriler, istedikleri olduğunda güllük gülistanlık, istedikleri olmadığında da yakınıp yakarmalar." diyerek ihsan’a bir poşet uzattı. ihsan dikkatlice, salkımların içinden en dolu olanlarını seçerek poşeti doldurdu. manav üzümleri tarttıktan sonra, " her zaman ki gibi 1 kilo kantar ihsan, 10 lira" diyerek poşeti bağlayıp ihsan’a uzattı. ihsan üzüme gelen zamma aldırış etmeden poşeti alıp parayı uzattı manav hamza’ya, "iyi akşamlar" diyerek ayrıldı.

    evin yolunu tutan ihsan dar sokağa yaklaştığında siren sesleri sokakta çınlıyordu. yüzünde ve tüm bedeninde bir şeylerin ters gittiğini belli eden belirtiler göstermeye başladı. elleri titriyor, bacakları bedenini taşıyamayacakmış gibi bağımsız hareket ediyordu. yüzü ise taş kesilmişti. sarhoş gibi bedenini zor taşıyarak eve doğru yürümeye devam etti. düşüncelerinin karamsarlığından kurtulamıyordu. eve yaklaştığında siren ışıklarının yüzüne çarpasıyla donuk yüzü korkutucu bir hal aldı. siren sesleri onun korkunç bahtının haberini veriyordu. ambulans ve polis arabası evinin önünde duruyor, birkaç memur ellerinde bir şeyler yazıp çiziyorlardı. evinin bir kaç adım gerisinde donakalmış, daha fazla adım atacak hali kalmamıştı ya da görünmez duvarlar ona engel oluyordu. sonra birden bir kadın, komşusu gülden hanım "ah ihsan bey ah. vah... vah ki ne vah! ah bahtsız adam, bahtı kara adam. size ne oldu böyle? efsun..." diye ağlayarak yanına geldi. ihsan kadının söylediklerini duymuyor gibiydi. gülden hanım, " efsunun böyle bir şey yapacağı aklınıza gelir miydi? ne ol... ne oldu da böyle akıl almaz bir şeye kalkıştı. iyiydi... iyiydi daha düne kadar. ahmet..." diye gözlerinden boşalan yaşları tutamayarak kaldırıma çöktü. ihsan ahmet’in adını duyduğunda kendini tutamadı. elindeki üzüm poşeti kaydı, yere dağıldı üzümler. ihsan çırpınırcasına feryat ederek eve koştu. "ahmet!"

    bu çarpık sokağa, tartışmanın alev almış yanan seyrine kapılıp gelmemeliydim. ne olurdu ki geri dönüp arka sokaktaki davul sesine doğru gitseydim? bu pişmanlıkların artık boşa olduğu ortada. kaderim beni ihsan ve efsun’un tartışmasına sürükledi(kaderim mahvolmuşluğu tıpkı bir mıknatıs gibi çekiyor, ya da zaten kaderimin ham maddisi bir trajedi mıknatısı). bundan sonra ne çıkar pişmanlıktan. neyse, tüm bu acıları içime atayım, mıknatısımın çekim gücüne ihtiyacı var. yoksa nasıl devam eder bu trajedi?

    ihsan bilgisayar tamir işinde çalışıyordu. yani bilgisayar teknisyeni. yedi yıldır çalıştığı iş yerinde stajyer olarak çalışıyordu. aslında stajyer olarak başladığı işine stajyer lakabıyla devam ediyordu. bu işlerde kendi işini yapmadın mı pek de gelecek sağlayamazsın. ihsan da bunu biliyor ama bir türlü para meselelerini yoluna koyamadığı için yedi yıl boyunca çalıştığı işinden çıkamıyordu.

    ihsan tartışmadan bir gün önce, işten çıkmış otobüse binmek üzere durağa doğru yürüyordu. iş yerinden beş dakika uzaklıktaydı durak. kaldırımda yürürken hemen sağ tarafında bir kadının taksiyi durdurup bindiğini fark etti. bu fark ediş onun için önemliydi, çünkü o kadını tanıyordu. ya da birine benzetiyordu. olduğu yerde kalakalmıştı, kadının yüzünü inceleyip geçmişten bir yüz ile karşılaştırmaya çalışıyordu. taksinin camından kadını süzüyor ama anılarındaki o kadının olup olmadığını kavrayamıyordu. taksi onun birkaç saniyelik bakışından sonra yavaşça uzaklaşmıştı. olduğu yerde duruyordu hala, taksinin boşalttığı yola bakıyordu. sonra birden kaşlarını kaldırıp kafasını salladı, kendini toparladı ve otobüs durağına doğru yol aldı. günün yorgunluğuyla bu yarım saniye kadar süren anı tazeleme girişimi sönük bir hal almıştı otobüsten inip eve doğru giderken. yine dar sokağın çakır çukur yoluna gelmişti. uzun zamandır yakınıyordu bu sokağın yolundan ama hiçbir faydasını gördüğü yoktu bu yakınmalarının. belediyeye arayıp söyleme zahmetine bile giriştiği yoktu. aslında bu sokakta yaşayan kimsenin yoktu. sokak sakinleri eylemsizliğe biraz alışkın galiba. ama çocuklar sever böyle sokakları. yoldaki toprak çukurlar onların misket alanıdır, topu sabitleme yuvalarıdır, eğlenceli bisiklet zıplamaları ve bazen oyuncak arabaları için fena yollardır.

    ihsan'ın yolu ezbere biliyor olması çukurlara takılıp düşmesini engelliyordu. eve vardığında her zamanki gibi bahçenin ışığı yanıyor karısı da bahçede oturmuş onu bekliyordu kucağında sekiz aylık bebeği gülsüm’le birlikte.

    ihsan bahçenin kapısını açıp içeri girdiğinde hızlıca gülsüm’ü alıp bir güzel koklayıp karısı efsunun yanına oturdu. efsunu öpüp gününün nasıl geçtiğini sordu. efsun " her zamanki gibi işte. çocuklarımla olduğum her an iyi benim için. ama bazen çalışmayı özlemiyor değilim. evet sıkıcı kasiyerlik günlerimi özlüyorum. ama sonra çocuklarımı görüyorum ve özlem anında sönüp gidiyor." dedi. efsun bir markette kasiyer olarak çalışıyordu. hamilelik ve ardından doğumla birlikte bir süreliğine işinden ayrılmak zorunda kalmıştı.

    akşam saat ona kadar bahçede oturmuşlardı. bahçeyi süsleyen çeşit çeşit çiçekler ılık havaya nefis kokular yayıyordu. annesi ahmet'i televizyonun başından kaldırıp uyutmaya götürdü. aynı zamanda gülsüm de çoktan uyutulmuştu. efsun içeriye ahmet'i uyutmaya gittiğinde ihsan'ın yüzünde garip bir ifade belirmişti. çiçeklere dalgın dalgın bakarken zihninde geçmişi anımsatan siluetler görüyordu. bir an yüzünde belli belirsiz bir heyecanın izleri belirdi ve efsun'un bahçeye, ihsan'ın yanına oturmasıyla bu yüz ifadesi dağıldı. sonra göz kapaklarını elleriyle kaşıyıp efsun'a uykusunun geldiğini söyledi. efsun ihsan'a bakarken bir şeylerin ancak uzun zaman biriyle vakit geçirmiş kişilerin anlayacağı türden bir şeylerin canını sıktığını fark etti. bu o kadar küçük bir belirtiydi ki alanında iyi bir psikoloğun bile anlamayacağı türdendi. efsun ihsan'a iyi uykular diyerek bahçede biraz daha oturacağını söyleyip çiçeklerin yanına gitti. ihsan kapıdan içeri girerken efsun'a kısık gözlerle baktı sonra uykusunun geldiğini hatırlayarak yatağa doğru dalgın dalgın yürümeye başladı.

    gece saat iki civarı ihsan, gördüğü kabustan dolayı uyanmıştı. efsun derin uykusundayken onun irkilerek uyandığını fark etmemişti. kafasını kurcalayan anıların etkisiyle gördüğü kabus ihsan'ı korkutuyordu. geçmişe dair hatırlamak istemediği şeylerin kabus şeklinde hücum etmesi ihsan'ı çok tedirgin ediyordu. yataktan usulca kalkıp su içmeye mutfağa gitti. bardağa su doldururken aklına birden o kadın geldi, hatırlamak istemediği, geçmişini parçalayan, tepesine yıkılan molozların tattırdığı acıyı tekrar çekmek istemediği o kadın. serap.

    serap ihsan'ın efsun'dan önceki sevgilisiydi. çok daha genç olan ihsan efsun’la tanışana kadar serap'la çok güzel bir ilişki içerisindeydiler. öyle ki birbirlerinden hiç ayrılmak istemiyor, günün sonunda ayrılmak zorunda kaldıklarında bir dahaki buluşmayı hayal ederek, dört gözle bekleyerek vakitleri geçiriyorlardı. günlerinin çoğunu beraber geçirmelerine rağmen onlara yetmiyor, daha fazlası için gece buluşmaları ayarlıyorlardı. bu gece buluşmaları onlar için çok ama çok özeldi. birbirlerine okumak için pasajlar, şiirler seçip geceyi gündüz, korkuyu heyecan yapıyorlardı. yine böyle bir gece buluşmasına cebinde bir şiirle giden ihsan, ağzında bir melodi tutturmuş buluşmanın yapılacağı yere doğru yürüyordu. yürürken birden yürüdüğü kaldırımın karşında bir kadının ağladığını gördü. iyi niyetle yanına gidip, neden gecenin bu vaktinde yolun kenarında ağladığını öğrenmek istedi. kafasını kollarıyla kapatıp ağlayan kadının omuzuna hafif bir dokundu. kadın irkilerek kafasını kaldırdı ve ihsan'a çekingen bir bakış attı. gözleri ağlamaktan şişmiş kadın o kadar doğal bir bakış attı ki ihsan bu doğal güzelliğin karşında donup kaldı. ağzından kesik kesik kelimeler çıktı ihsan’ın. " ee, siz... siz iyi... ne oldu? neden... gecenin bu vakti..." diye geveledi durdu. kadın konuşacak halde değildi ama ihsan'ın iyi niyetle ona yaklaştığını anlamış olacak ki ayağa kalkıp teşekkür etti. " birini bekliyordum. uzun zamandır beklediğim birini. ve sonra çıkageldi. beni arabasına bindirdi. sonra benimle alay edip arabasından indirdi. beni hiç sevmediğini söyleyip ben arabadayken arabaya bir kadın aldı." dedi, söylememesi gereken şeyleri söylediği için utanarak, "bunu neden size anlatıyorum ki, kusuruma bakmayın duygusal bir zaman içerisindeyim." diye ekledi ve ağlamaya başladı. ihsan kadının ona bu kadar içten davranmasına karşılık ve tabii onun güzelliğine kapılarak biraz yürümeyi teklif etti. kadın tutunacağı bir dal bulduğu için utangaç bir tebessümle teklifini kabul etti. bu sırada ihsan onu bekleyen serap'ı unutmuş gibiydi. ihsan kadına, " sizinle tanışmak isterim, benim adım ihsan. eğer bir sakıncası yoksa tabii." dedi. kadın buna karşılık hiç tereddüt etmeden, "ben efsun, iyi niyetinizden ötürü teşekkür ederim. sizi de meşgul ettim. yolunuzdan alı koymak istemem. ben başımın çaresine bakarım. eve gidecektim zaten." dedi. ihsan'ın aklına serabın onu beklediği geldi ama efsun'un güzelliği ve konuşması karşısında tutulup kaldı. içinden, kalbinde efsun'a da yer bulabileceğini geçirdi. kötü bir düşünceydi ama hülyalara dalmış biri için kötü olan genelde görünür değildir. ihsan efsun'a evine kadar eşlik edebileceğini söyledi. efsun'un karşı koymalarına hiç aldırış etmeden, aşkın büyüsüne kapılmış bir şekilde teklifinde ısrarcıydı. buna karşılık efsun'da memnun bir şekilde kabul etti teklifini. o gece serap'a bir mesaj atıp gelemeyeceğini yazdı, üzgün olduğunu belirterek telafi edeceğini de ekledi.

    " bedbaht anlatıcı ruh, yine neler yazıyorsun böyle. yine kendine karşı koyamadın değil mi? senin için üzülüyorum. bırak yazmayı da benimle biraz konuş."

    sen... yine mi? biliyorsun anlatmam gereken şeyler var ve yine biliyorsun ki kaderim acının alevinde dövülmüş zincirlerle sarılmış. bırak, bırak da kusurlu da olsa bir şeyler yazayım. beni , bahtımla baş başa bırak.

    " illa ki anlatacaksın değil mi? illa yaşamadığın acıları kendine tattıracaksın. trajedi, senin tarafından yaratılmış gibi yazıyorsun. sana eleştirilerim var. hayır, yazmaman gerektiğini söylemeyeceğim. zihninin derinliklerinde ne var bilmiyorum ama seni bana çeken bir şeyler olduğunu hissediyorum. hayır, bahtını paylaşmak gibi bir niyetim yok. anlattıkların hakkında konuşacağım seninle. düşünmeden anlatıyorsun, görmeden yazıyorsun, acının en ilkel halini barındırıyorsun ve bu ilkel acıyla rastgele bir şeyler çiziyorsun. ilkellik o kadar da zeka gerektirmiyor, biliyorsun. yazdıklarının kalbe dokunur yanı var ama zekadan yoksun, düşünme disiplininden yoksun ve ilkelliğin o tekdüze basitliğini barındırıyor. karakterlerinde süreklilik yok, ince bir zekaya sahip değiller. sana hakaret olsun diye değil, ağır eleştirilerle bezdirme çabaları değil söylediklerim. ileride doğabilecek büyük acılardan kurtulman için sana birer tavsiye sadece. betimleme sanatından yoksunsun. sende tembelliğin yarattığı disiplinsizliği görüyorum. zeka ince düşüncenin sürekliliğinden doğar. sen tez canlı ve tez sıkılansın. senin gibi anlatıcılar sonunda acı içinde beceriksizliğine küfür ederek fırçasını kırıp atar. çok gördüm. çok gördüm, aklının ve hayalinin alamayacağı kadar anlatıcı tanıdım. bazen en ilkel olanı bile en modern olanından çok, çok daha olağanüstü işler başardı. gördüm. bunu tekrar tekrar söylemekten çekiniyorum ama sen zekadan ve ince görüden yoksunsun. şimdi gidiyorum, lütfen bedbaht hayatını daha fazla acıyla doldurma."

    zekadan ve ince görüden yoksun muyum? sen... seni kim anlatıyor, sen...

    " daha fazla söze gerek yok. zihnin bana hakaret etmek için alev almış yanıyor. sus, sus ve daha fazla berbat etme bu anlatıyı. gidiyorum, sinirlerine hakim olmanı tavsiye ediyorum. çünkü öfken dünyamızı yakıp yıkabilir."

    ihsan... şey ihsan...

    ihsan yarattığı bu karmaşık ilişki yumağından nasıl kurtulabileceğini hiç düşünmedi. aşkları onu kör ediyordu. kalbinin sonsuz bir genişlikte olduğunu düşünüyor ve sevdiği kadınları burada, geniş arzu salonunda misafir ediyordu. bu düşünceler ihsanın karakterinde olan bir takım fonksiyonlar gibiydi. o, ilkel insan bedeninde tanrısal bir varoluş yarattığının farkında değildi. bu yaratılışı onu geçici bir deliliğe sürükleyecekti, düzelecekti ve tekrar trajediyi başlatan o tartışma gününden bir gün sonra sonsuz bir deliliğe adım atacaktı. ihsan'ın yaratılışındaki arzu açlığı onun suçu değildi. o öyle doğmuştu. o yarı tanrıydı, lanetli bir yarı tanrı. dışardan ne kadar normal bir insanmış gibi görünse de bilinç düzeyinde o insanüstüydü ve tabii insanüstülük insan toplulukları içinde bir kusur, bir acı mıknatısıydı. o hiçbir zaman bunun farkına varamayacak. sonsuz deliliğin çukuruna düştüğünde bile insanüstülüğünü fark etmesi için çok geç olacak. ihsan küçük bir evde sinirli bir babanın ve çekimser bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. her şey burada başladı; küçük evin büyük hislerle dolu odalarında...

    ...

    “ bedbaht anlatıcı ruh. neden sustun? tükendin, anlıyorum. emin ol ki bu yaptığın korkaklık ya da tembellik değil. sen, yüce varoluşunda kusurlarının varlığından haberdar olansın. istesen de, tüm benliğinle geçmek istesen de aşılamayacak duvarlar var. kimisi bu duvarların içinden geçme kabiliyetine sahiptir. bedenlerini tüm kavrayış güçleriyle saydamlaştıranlardır onlar. ama emin ol ki onların yüce kişilikleriyle övünecek halleri yoktur. çünkü onlar ne kadar yüce olsalar dahi görünmeyenlerdir. acılarını, susuzluklarını, koparılışlarını duyacak ya da görecek kimseleri yoktur. şimdi kendine bir bak ve kusurlarının, ulaşamadıklarının, beceremediklerinin ve düşünemediklerinin sana bahşedilmiş birer şans olduğunu anla. lütfen daha fazla acı çekme, beni anla. beni dinle.”

    sus, yeter.
  • nasırlı ellerini çam ağacının gövdesine sürerek temizledi eline bulaşmış çamuru. sertleşmiş elleri ağacın gövdesinde kayıyordu adeta. kaba çamuru ağacın gövdesinde bıraktı, bir süre sonra da elinde kalan çamur sıcak havada kurudu. ellerini birbirine vurup kurumuş toraktan kurtuldu, çıkan tozlar arasından güneşe baktı, vakit öğle idi. ellerini kahverengi keten pantolonuna sürüp su bulmak üzere yürümeye başladı. karşısında uzanan yol çobanların hayvanları otlatmaya götürdüğü yoldu. yılların toynak izleri toprak yolun yüzeyini sertleştirmişti. sert topraktan güçlü bir ot bitmeye görsün en azından üç gün ömrü vardı. kahverengi keten pantolonlu adam çoban yoluna sapıp seyrek ağaçlıklı yola girdi. önünde küçük bir dağ görünüyordu. ağaçlarla saçlandırılmış bir dağ. dağın çevresinden dolaşması gerekiyordu. dağın eteklerinde bir patika vardı. patikaya girdi. sağ tarafında dağ, sol tarafında, patikanın hemen solunda bir nehir vardı. patika ile nehir arasında en azından on metre yükseklik vardı. adam çobanların bu patikadan nasıl geçtiklerine hayret ediyordu. yüzlerce küçükbaş her gün buradan geçiyordu. her geçtiklerinde patikadan taş ve toprak eksiliyordu. patikadan yukarıya, dağa doğru bakıldığında ağaçların kökleri aşağıya doğru sarkıyordu. hatta aşağıya sarkan bir kök patikayla birleşmişti. koyunların kemirdiği bu kök fazla dayanmazdı. keten pantolonlu adam dikkatle patikayı aşıp çeşme bulunan bir düzlüğe geldi. çeşmenin önü küçükbaşlarca sarılmıştı. çoban dağın yamacında bir ağacın gölgesinde uzanmış sigara içiyordu. adam çeşmeye doğru ilerleyip bir an önce kana kana su içmek istiyordu. koyunları yarıp çeşmeye ulaşmaya çalışırken düştü, kalktı ve bir daha düştü. çoban gri saçlı bu adama bakıp kahkahaya tutuldu. adam sonunda çeşmeye ulaşıp hayvanları ite kalka su içti. içtiği sudan pek keyif alamasa da yakan güneşin altında iyiydi. üstü başı toz toprak olmuş adam su içip kafasını suya dayadıktan sonra çobana doğru yöneldi. çoban kararmış yüzüyle, sararmış dişlerini açmış gülerek adamın yüzüne bakıyordu. ne aradığını sordu adama böyle bir çare, yüzündeki sırıtmayı kesmeden. adam, arkadaşlarını kaybettiği söyledi, kazı yapıyorlarmış. bir koruluğun içinde kamp kurmuşlar, çevreyi keşfetmeye diye çıkıp kaybolmuş. çoban adamı dinlemiyor gibiydi. güler yüzüyle adamı süzüyor, yabancılara alışık olduğunu gösteren alaycı bir tutum sergiliyordu. oturmasını söyledi çoban, bir sigara kendine yaktı, bir sigara da adama uzattı. adam sigarayı alıp çobanın çaktığı çakmağa eğilip sigarasını yaktı. bir süre koca çam ağacının gölgesinde sessizce oturdular. çobanın gözü adamın ellerine kaydı, kurumuş, sertleşmiş ve pisti. sonra çoban kendi ellerine baktı, daha güzel duruyordu. bir tebessümle eliyle aşağıda bir ağaçlığı gösterdi. işte şurada dedi, arkadaşların ateş yakmış. adam sigara tuttuğu elini alnına dayayıp gözlerini kıstı. ince, yükselen dumanı gördü. ama hemen kalkıp gitmedi. çobanla biraz konuşmak istedi. patikadan bu hayvanlarla nasıl korkup, çekinmeden geçtiğini sordu. bulunduğu yerin muhteşem manzaralarla dolu olduğunu söyledi. çoban adamın bu söylediklerine bir anlam getirememiş gibiydi, onun gözü ne korkuyordu geçtiği patikadan, ne de çevresinin güzel manzaralarla dolu olduğunun farkındaydı. bir süre ciddi bir bakış takındı adama karşı, sonra yerini yine gülmeye bıraktı. kalkıp hayvanlarının başına geçip, dağa doğru sürmeye başladı. kahverengi keten pantolonlu adam, kırgın ve öfkeli bir şekilde tüten dumana doğru yakıcı güneşin altında oflaya puflaya yürümeye başladı.
  • trakya şiveli tanıdığım ilk insan hanife teyzeydi, onun konuşması adeta insanın yüreğini ısıtıyordu, en eski hatıralarımda ulaşılmaz yerini koruyan dünyalar tatlısı insan. anama "gelin kız", bana da "karam" derdi. bakmayın karam dediğine veletliğimde esmere çalan halim ile zerrece alakam olmadığı gibi bilakis sarıya çalan kumral bir çocuktum. lakin bu ten rengim dahi trakyalılar için ziyadesiyle “karam” mahlasını almama yeterli görülmüştü.

    hanife teyzemin evi tam karşı tarafımızdaki tepede gölün yamacındaydı, göz teması kurabildiğim, hafif tatlı iniş bir rampadan gelişini gördüğüm gibi jet hızıyla ona fırlama seramonimiz alışılagelmiş rutinimizdi.

    anam kuyudan su çekmiş, yün yıkıyor ben sıkılmış mızıldanıyorum. hanife teyzenin sesi birden yankılandı;
    - kolay gelsin gelin kız. karam kim ağlattı seni
    - anam
    - dur ben onu döveyim.
    - tamam döv. al değneği
    hanife teyze anneme doğru hamle yapınca, işin ciddiyetini anlamış vaziyette bin pişman arkasından koşup vurmaya başladım. hanife teyze katıla katıla gülerek;
    -bak karam kıyamadı sana gelin kız.

    hanife teyzemin göklerin beyaz bulutlarını kıskandıracak derece beyaz ve ucu işlemeli tülbentleri olurdu hep başında, sonra berfo anayı ilk gördüğümde serime hanife teyzem düşmüş ve içim bir kez daha cız etmişti. ilk eşi kara elmas emekçisiymiş ve kaybetmiş. ikinci eşi hasan amca ise çok tonton ve sevecendi.

    ikinci iz bırakan trakya şiveli insan şerife teyze, çocuklar kadar saf kalbi, ne çektiyse dilinden çeken ve çocuk kadar alıngan bir naifliği vardı, kimseye de uzun süre dargın kalamaz yine kendi gelir barışırdı. yeşilçam’ın 1985 yapımı bir filmi vardır, “şaban pabucu yarım” orada mahallesine, evine, ağacına, sokağına sahip çıkmaya çalışan, ondan kopamayan insanları anlatır. müteahhitlere %25 peşinat vererek, 120 ay banka kredisi ile ev sahibi olanlar kızmasınlar ama tam olarak ne demek istediğimi anlayamazlar. zaman, mekan ve meta ilişkisi bizim oralarda bambaşka işlerdi. dişinden tırnağından artırdığı ile bir arsa alan insanlar, önce yatacak bir oda, yanına bir mutfak ve bir banyo, gerisi yılllarca emek döküp kazandıkça tamamlanacak bir süreçti, kimileri ise sıvası bile yapılmadan inşaat halinde iken oturmaya başlamak durumunda kalıyordu.

    babam ender şekilde bir işi için o gün sabahın beşinde çıkmamış, kahvaltı ettikten sonra çıkarken aşağı sokağa temel kazıyorlar hanım haberin olsun dediğinde mesaj iletilmiş oluyordu. yine bizim oralarda yazılı olmayan ama kimsenin itiraz dahi edemeyeceği anayasanın ilk üç maddesine göre,

    1- kapıya gelen misafire aç mısın denmez, sofra kurulur.
    2- komşular inşaata başlayınca ve yol işçilerine yemek ve çay eksik edilmez taşınır.
    3- cenazesi olan komşuya acısı arasında yemek zahmeti olmasın diye 40 gün yemek taşınırdı.
    hmmm üç dedim lakin bir tane daha var yazmamak olmaz.
    4- komşu evine yerleşince tüm mahalleli toplanıp çaya hoşgeldine toplu ziyarete gider karşılar, tanışır, bir eksiği varsa sorar giderirdi.

    işte camdan bakıyorum ve az önce babamı söylediği temelin başında birşeyler söylerken görüyorum. babam gitmiş, anam öğlene yemek ve iki çay servisini tamamlamıştı, oynarken bir bahane alt sokağa sorti yapıyoruz. kolay gelsin amca, kolay gelsin teyze dediğimde sağol kızanım diyen kadının sesi ile işte hanife teyze bana tekrar sesleniyor gibiydi. babam akşamına eve gelince hanım gittin konuştun mu komşularla, sıkıntıları var herhalde ben gittim kolay gelsin dedim, yüzüme bakıp selamımı bile almadan devam ettiler dediğinde, baba aynı hanife teyzem gibi konuşuyorlar dedim, anam biraz sohbet etmiş, trakyalılar çok mülayim, iyi insana benziyorlar dedi. birkaç gün sonra mahalleli toplu hoş geldinize gittiği vakit olay aydınlatılmış oldu, yine bizim oralarda görülmedik şekilde babam grand tuvalet yelekli, kravatlı takım elbise olduğu için babam ceza yazmaya gelmiş zabıta müdürü sanılmış. kusura bakma komşu, hanımla biz seni belediyeci sandık beya demiş. sadullah amca tekirdağ/ malkara, şerife teyze ise çanakkale/ gelibolulu idi diye hatırlıyorum.

    sonra çok zaman oldu liseye başlıyorum küçükçekmece macır (muhacir) mahallesindeyim. 30 kişilik sınıf mevcudu içinde 5 sinoplu, 1 antepli, 1 tokatlı, 1 samsunlu, 1 ben : ) geri kalan hepsi çatalca ve budapeşte arasında tüm trakya ve balkan coğrafyasından. sınıfta herkes birbiri ile iyi şekilde anlaşıyor, zaten tüm sınıf mevcudu erkek olduğu için hafif askeri nizam bir hava esmiyor değil. sınıfta çekirdek grubumuz içerisinde mevcutlardan birisi ne tesadüf bir yanı trakya, bir yanı bulgaristan, bir tarafı eskişehirli olan koray, namı diğer sarı.

    tanıdığım tüm trakyalıların en büyük ortak noktası kimseye ilişmez, belayı sevmez, haklı haksız ayrımına bile girmeden beladan uzak durur sakin ve iyi komşular olduğudur. tabi genellemeler bozulmak içindir. koray burada büyük bir fark yaratıyor. o haklı haksız ayrımına göre yeşil dev gibi belanın tam ortasına atlayabilir, kekeme olduğu için kavgada sinirlenir, kekelemeye başlar ve kekelemeye başlayıp kendini anlatamayınca daha bir çıldırır kısır döngünün içinde debelenirdi. sevdiği bir kişi ile olan münakaşada genelde kendini tutar, tanımadığı kişiye ise muhtemelen kafayı ilk atan olurdu. çok fena atışmalarımız genelde tribün üzerinden olurdu ki, kendisi kavgalı olduğumuz istanbulspor tribününe mensup iken bize hayat malumunuz üzere "siyah beyaz film gibi biraz" idi. bu kelimeyi pek sevmem lakin bu işin raconu gereği genelde tepede olana sataşmak en prim yapan harekettir. bugün bile kim var olmak, duyulmak isterse çarşıya bulaşır. neyse konumuzdan sapmayalım, siyaaaaaaaaaaaaah, beyaaaaaaaaz.

    lise bitmiş herkes işe güce, okula veya hayallerinin peşine koşmuş durumda. telefonum çalıyor, ekrana bakıyorum sarııııı, açtım ve takıldı yine, dur lan diyorum ben anlatayım sen çözülünce birden dökülürsün, hıııııı hıııııı diyebiliyor. bodozlama sökülüyor ulan özlemişiz görüşelim diyoruz. koray’ın ailesinin akçay’da yazlığı var ve emekli oldukları için 8-9 ay orada yaşıyorlar. bizde toplanalım diyoruz ve ekibe haber salıyoruz. lise bitmiş 3-4 yıl olmuş bir kış günü korayların sefaköydeki evinde şehir dışında olan, gelemeyen 8-10 kişi haricinde tam kadro 20 kişiye yakın buluşmuş vaziyetteyiz. akşam yemeği işine koyulduk, 2 leğen patates kızarttık, 5 tencere soslu makarna yaptık. birkaç kasa da bira ve şarap, aylardan ocak hava kar serpiştiriyor, üşüyen katalitik sobanın yanan tek gözü önünde sıra ile ısınıyor. arada koray mutfağa gidince 3 gözü fulleyenler gelince küfürlere katlanmak zorunda, ulan şerefsizler tüp çabuk bitiyor açmayın daha maaşa 2 hafta var.

    kafalar olmuş ve koray benim başrolde olduğum bir anı anlatıyor mest olmuş şekilde. esasen o zamana kadar sorun yaşamadığım ama sınıfın maraza tiplerinden bir arkadaşımız ile havadan sudan tartıştık, kapıştık ve yaka yakaya geldik, hoca sınıfa girince, yine yazılı olmayan kurallar gereği ayrılırken "çıkışta görüşeceğiz olm" dedi, sınıfın en kısalarından biri olduğum düşmanımın ise 300 spartalı karşısına çıkan pers ordusu devleri gibi olduğunu göz önüne alırsak, sanırım lise bir olmalı zira sınıfın en kısa kişilerinden biriydim o vakitler. bahis oranları bana 1’e 15 rakibime ise 1’e 1.10 ancak verirdi o zamanlar. tenefüs aralarında birkaç dost tavsiyeye gelerek, gel lan biz seni kaçıralım boşver dayak yeme falan diyor ama nafile, ok yaydan çıktı ne olursa olsun diyorum. koray son ders geliyor yanıma, istersen ben dövüşeyim yerine, olmaz diyorum. tamam bak ilk sen vur o senden güçlü, olay çok sarpa sararsa ben ayıracağım. çıkışa yürüdüm ve iki yancısı ile bekliyorlar, benim hakemlerim olarak gelenler daha kalabalık ama konuştum kimse karışmayacak. kankam ve koray iki yanımdalar, kafamda kollu ataride tüm komboları yaparcasına hesaplamalar yapıyorum. iyi bir hesaplama ile vuramaz ve avantajı lehime çeviremezsem boku yedim, dayak neyse de sınıfa 2 hafta eğlence çıkar. gel bakalım görüşelim diye elini enseme atıp kendine doğru çekmek için ilk hamleyi yapınca dizimle karnına vurdum ve şaşırınca kavgayı kendi lehime çevirdim. neyse şiddeti övmeyelim ama herkes şok ve mest olma duygusunu aynı anda yaşıyorken, yeterince net bir galibiyet aldığımı gören koray kavgayı ayırmış olayı nihayete erdirmiştik.

    izmir’e yerleştikten sonra birkaç kez ziyarete geldi, ağız dolusu güldük eğlendik. her gece sarhoş olduktan sonra as kadroda eksik olan kankamı da arayıp taciz ederek, tüm işini gücünü bırakıp uçağa atlayıp gelmesine ikna etmişti.

    2016 mart ayı, gazetemi okuyorum. "…… holding iş kazasında k.ç. feci şekilde hayatını kaybetti." firma adı ve isim soyisim tutuyor, arıyorum açmıyor. facebook üzerinden yazayım diye giriyorum ve paylaşımları görüyorum. hayat bir kuşmuş ve uçmuş, sarı artık yokmuş.

    kankamı arıyorum...
    - kanka korayı kaybetmişiz.
    - hangi koray ?
    - sarı. (sessizlik)

    bir hafta sonra istanbul’a geçiyorum kankam ile buluşup, yine bir kış günü evine gidiyoruz. annesi ve babası açıyorlar yaşlı gözlerle ev tıka basa dolu, herkes bir şeyler yiyor. adınız ne çocuğum ? ben ......, arkadaşım ..... . eeee oğlum sen izmir’de oturuyorsun korayım sana geliyordu, sen bizim yazlığa akçay’a gelecektin hani. yemek birşeyler getiriyorlar ama kimsede yiyecek mecal yok. yiyin çocuğum bak sarı çok üzülür dostlarım eve geldiler aç döndüler diye. peki teyze diyoruz ve göz yaşlarımızla yutkunarak yiyoruz.

    - amca sarı’nın mezarı?
    - ben geleyim mi?
    - yok amca seni yormayalım.
    - kanarya mezarlığı.

    apar topar çıkmışız kocaman mezarlık, nereden bulacağız diye konuşurken güvenliği gördük. bu ay burada olan en kalabalık cenaze merasimi? doğru tahmin etmişiz ve sarı binlerce kişi ile uğurlandığı için hepsinin hafızasına kazınmış. cebimizden en sevdiği şeylerden biri olan camel soft çıkartıyor ve 3 dal yakıyoruz. bana, kankama ve sarıya.

    tanıdığım son trakyalıya…
  • 6 yaşındaki kızın burnundan akan kanı peçeteyle temizlemeye çalışırken kızın hıçkırıklarini dindirmek için saçma espriler yapmaya başladı. sonra kendi saçmalığıni fark edip yaşadığı alt üst oluşun etkisiyle boğazında yanan fitilin sıcaklığını duydu. gözlerinde kabaran gözyaşını bastırıp küçük kızın burnuna buz tutması gerektiğini düşündü. buzdolabından buz almaya giderken antreden geçen kedinin donuk bakışlarıyla karşılaştı. küçük kızın ağlayışı dinmiş, düşmenin şokuyla başlayan titremesi devam ediyordu.
    yere düşen gözlüğün ne kadar zarar gördüğünü anlamak için elinde evirip çevirdi. sonra yerdeki kan izlerini fark etti.
    kanayan kendi ayak parmağıydi. gözlüğün parçası ayağına batmış, ayağını kanatmisti. fark etmemiş olmamasının etkisiyle daha çok sinirlendi kendisine. çorapta dağılan kan damlalarının bulanık ve flu tonuyla banyoya giderken çoraplarını çıkardı. ayağını yıkarken suyun temas ettiği yerdeki hızlanan kanın akışına gözlerinin daldığını fark ediyor ama yine de gözlerini alamıyordu. lavaboya akan kanın suyla karışınca ortaya çıkan bozbulanik tonunu uzun süre seyretti.
  • elinde tuttuğu silahın kabzası, ölümün hiçbir şüpheye yer bırakmadığını ima eder gibi parlıyordu. açık pencereden odaya dolan taşıt seslerini dinledi bir süre. aynada kendi bakışlarına dalmıştı gözleri. bir martı sesinde binlerce çağrışımın kanatlandığı yalnız zamanlar yaşıyordu. sonsuz ihtimallerin kendisini bunalttigi zamanlarda yaptığı şeyi yaptı. ıslik çalarak aynadaki yuzunu izledi bir sure. katı gerçeklerinden sıkılmıştı hayatın. kan izlerinde debelenen koyun başı gibi kendisini duvardan süzülen kan damlalarının yerine bırakmaya kararlıydı. çoktan kararını vermişti. son zamanlarda olanlar içinde demirlenen sonun patlamadan sonra etrafa saçılan çivi parçalarıydi. batık gemiler gibi kendi enkazına bırakmak istedi kendini. bir gemi pervanesi gibi boşlukta dipte duran cansızligi, toprak katiligiyla huzura erecekti.
    elindeki mermiyi avucunda çevirdi. dişlerinin arasına alıp aynadaki görüntüsüne bakıp kendi kendine sırıttı. kendi kendine eğleniyor olmasından keyiflendi. mermiyi tabancasının gözüne iliştirdi. emniyet kolunu kontrol ederek anlık bir gerginlik yaşadi. başını kaldırdı, aynaya baktı. aynadaki bakışları katı ve keskindi.
    sabah tras olurken kestiği çenesinin altındaki yarayla oynarken jiletin bıraktığı ince kesik kanamaya başladı. oynarken yarayı kaldırdı, daha fazla kanadı taze yara. haz duydu bundan. ilginç bir şekilde herhangi bir peçetede iz bırakmamak için kanı silmedi. parmağıyla kanın akış yönünü dağıtarak boynuna dağıttı. içindeki pas tadı çoğaldı. 5 yaşındayken salıncakta sallanan ablasının ona çarpma anına gitti. salıncağın demiri şakağina çarpmış , kesik derin yara sağlık ocağına gidene kadar uzun süre kanamisti. aynı pas tadı yılların içinden camda kayan yağmur damlası gibi aynanın görüntüsünde aşağı doğru süzülmeye başladı.
    akşam ezanını duyunca aynadaki görüntüsü netleşti ve bulunduğu ana döndü tekrar. zil sesi boynundaki kan izi ve elindeki tabancadan ürkmesine sebep oldu ama kendini çabuk toparlayıp kapıya yöneldi. neden suçluluk duyduğunu bilmiyor, kapıyı açmayı aklından çıkarmak istiyor ama buna mecburmus gibi bir suçlulukla olduğu yerde dikeliyordu. televizyonun açık kalmış olduğunu yan odadan gelen gürültülü reklam seslerinden ayırt etti. sonra gözü bir anda kitaplığa ilişti.
    saçma bir çağrışım zinciri içinde debeleniyor aklına gelen almanca cümleleri kovmaya çalışıyordu:
    -"du grosses gestirn...."
    ezan sesi bulunduğu anı hatırlattı ,içinde ayaklarına çivili nal çakılmış yük katirlarinin terli bezginliğini duydu, panikledi. hızlıca havada dönen bir ip sesinin kulaklarının ucuna değdiğini sanıyordu. heyecanını bastırdi. bir anda hızlıca kapıya yöneldi. tekrar tereddüt etti, ikinci kez çalınan kapı paniğini arttırdı. alnındaki soğuk teri o esnada fark etti. kulağına dolan sürekli yankı yapan çekiç sesleri arasında kendini kandırmaya çalışarak belki kapıcidir ihtimaliyle son kez yutkundu, nefesini dinledi ve kapıyı açtı.
  • yoluma ilk çıkanı öldüreceğim. yürüdüm, yürüdüm ve yürüdüm. kimse çıkmadı karşıma. saat gecenin üçü. çok olağandı kimseyle karşılaşmamam. küçük bir şehirde yaşıyorum sonuçta. belki biraz daha yürüseydim birini bulacaktım ama yorulup dönmeye karar verdim. dönüş yolum da ıpıssızdı. bulanık kagamın yarattığı bir kuruntuydu işte. bir saniyelik bir şeytanla anlaşma merasimiydi sadece. bu bir saniye yetmişti bir saat boyunca birini aramaya. yok çıkmadı. hayatımda bir değişim yaşayacağımı zannetmiştim bir saniye. şeytan ve oyunları işte, ne yaparsın, hiç. az daha o sinirle takılıp düşüyordum köprünün orada. şeytanca işler işte. ne hayır çıkar ki. bir halisülasyon muydu yoksa başka bir şey miydi, bilmiyorum. önce birine sonra kendime zarar vermek istedim sadece. ya da istedi lanet olasıca. kendimi iyi hissetmeye, yani baş ağrımın geçmesiyle, bulantıların başlamasıyla doğru düşünmeye başladım. dünya mide bulandırıyordu. canıma karşılık bir can arıyordum. kim olursa olurdu. herhangibi biri. masum bir yüz o zaman bana alaycı bir sırıtış gibi gelirdi. öfkeyle kafasına indirirdim elime geçen ne varsa. bir taş atabilirdim. attım da bir taş ama denize. denize beraber atşayabilirdim belki, ama kimse yoktu, yalnızdım. belki biri olsaydı onunla konuşup canımızı bağışlardık. o ve ben konuşup birbirimizi boğmanın ne anlamının olacağını tartışırdık. yoktu, hiç kimse yoktu. tıpkı kirli odamda oturduğum her gece gibiydi o gece de. yamulmuş dudaklarımla aynaya bakarken hissettiğimi hissetmiştim denize taş atarken. kimse beni izlemiyor ve aptalı oynayabilirim. keşke o zaman birileri beni izleseydi de beraber yumsaydık bu dünyaya hözlerimizi. ona öyle bir sarılırdım ki bana duyduğu akıl almaz öfkesi dinerdi. kafasına öyle bir vururdum ki aptallaşırdı tıpkı benim gibi. yoktu kimsecikler yoktu minicik dünyamda. bir adım atsam düşeceğim dünyamda neden kiöse yoktu, bilmiyorum. ben miydim sorunlu, geri zekalı olan, bilimiyorum. o an hissettiklerim şeytanlaşmış varlığıma karşı yıkılmaya durmuş bir krallığın kralının öfkesiydi. her şeyden üstündüm. ama kimsem yoktu. kimsecikler görünmüyordu bu şeytanca bakışlarımın görüşünde. her şeydim ama aynı zamanda hiçbir şeydim. evlerinin, çelikten kapıları kilitli evlerinin ardından, yüksekten bana gülüp, yüceliğimle alay ediyorlardı. sizi bir tutsam, o kepçe kulaklarınızdan bir tutsam nefesimle ateşli ölümü bahşedecektim. acı doluydum o gece. bedenim alev almış yanıyordu, sızlıyordum. sızıma ortak arıyordum ama bir şarapçıya bile rastlamadım, belki bir tinerci olabilirdi, ciğerlerine üfleyeceğim alevle ölwceğimiz bir tinerci bile yoktu. geçmişte ürkütücü gelen şu sokaklar, alay ediyorum sizinle ama siz bana bir bedbahtı bile göndermiyorsunuz. sokaklar pembe, fırfırlı bir alaycılıkla dolmuş. yumaşamış taş gibi sokaklar. körpeyken oradan oraya savuran sokaklar bir yavru kedi gibi savunmasız kalmış bana karşı. şu sokaklara da bak, gülüyorum. çıkmadı karşıma eskinin lanet sokaklarında bile karşıma kötücük biri. kötüler size haykıyorum, alametimin tadına bakamadığınız için ömrünüzü musmutlu yaşayın. çıkmadı işte karşıma, bir balkonda uyku öncesi sigarasını içen biri bile. tırmanırdım, tırmanırdım şeytanın bahşettiği kurt pençeleriyle ve sarılırdım, sırtına geçirdiğim pençelerimle ve huzura düşerdik onunla. evler bile, bir pencere bile benden sakınıyor gibiydi. tekbir pencere bile aydınlatılmamıştı, arzumun istediği gibi. sınırlarım vardı ve çok kuvvetliydi. götüremedim yanımda birini yedi kat dibe, bende kalakaldım yüzeyde, mutsuz ve hareketsiz. kimse yardımcım olmadı, kötü biricik kimse bile. şeytan hiç bu kadar yenilmemiştir. aptallığıma perişan olmuştur o gece. iyi mi oldu böylr acaba. şeytanı ağlattım, gurur mu duymalıyım, bilmiyorum. pençeleri elimde kaldı, onları yontuyorum şimdi. üzerime bir eylemsizlik çöktü ki hiç sormayın. şeytan bundan kesinlikle mutsuz. onunla dalga geçiyorum, bahşettiği sırta saplanacak kancalarını törpülüyorum. biraz daha iyiyiym sanki. sorf birine avı çektirdiğimi biliyorum. bu şeytan olunca daha çok gururlanıyorum. neyse işte bir ölüme çıkmıştım o gece, ama kimse benimle ölmek istemedi şaşırtıcı bir şekilde ben de şimdi öylece düşünmüyorum hiç bir şey. sanki biraz gıdıklanıyorum. şeytan tüyü mü kaçmış bir yerlerime, bilmiyorum...