şükela:  tümü | bugün
  • ekşi sözlük'te dolaşırken karşıma çıkan, kayda değer bulduğum güçlü ifadeleri, değerli anektotları altına yazıp not edecek olduğum başlık.

    edit: kapsamı arttırdım, yalnızca ekşi'den değil, tüm internette karşıma çıkan ve kayda değer bulduğum yazıların tümünü burada arşivleyeceğim.
    bu işlemi eskiden kendisinde yaptığım offline not defterimdekileri buraya taşımakla işe başlıyorum. bazılarının yazarlarını eklemeyi unutmuşum, yazılar bana ait değil.

    .

    -outline-

    1- iyilik dilenciliği
    2- beyaz zehrin etkisi dinince
    3- güç kavramına dair
    4- o ve ö kullanarak dalga geçmek (seslilerin yerine)
    5- grupta istediğini yaptırmak için kullanabileceğin kıllı kol taktiği
    6- kitap okumanın zararları/ var oluş farkındalığı
    7- cümle anlamlılığı algoritması / cümlenin tartışmaya değerliliği sorgusu/ metafiziksel tartışmalardan kaçınma anahtarı
    8- insanın ölüm korkusu
    9- noktasal insan topluluğu ve sıradanlık
    10- gitmek
    11- mucizeler çağı
    12- porno ve bilgisayar oyunlarınca kandırılan beyin ile ucuza getirilen güzel hayat
    13- yalandan yaşıyor olmanın alegorisi
    14- gazalinin nedensellik eleştirisi
    15- avuçta meme hissetme yöntemi
    16- ağaçlar arasındaki evrimsel rekabet
    17- homofobi ve evrimsel temelleri
    18- cinsel evrim gözü ile kadın erkek ilişkilerini anlatan bir entry
    19- uludağa sözlükten alıntı, major depresyon ve hayatın anlamsızlığı üzerine
    20- hiçbir dilde nötrlük ekinin olmaması, ekşiden
    21- alıntı yaparak konuşmak
    22- ingiliz ingilizcesinde "r" harfinin ses olayı
    23- sokratik soru methodu
    24- diyalektik düşünme methodu
    25- sol elle girilir; sağ elle çıkılır
    26- türkçede cümle vurgusu
    27- google'da arama teknikleri
    28- reductio ad absurdum (uç örnekler vererek çürütme taktiği)
    29- platonik aşk
    30- dişi ve erkek arasında arkadaşsal ilişkinin mümkünlüğü

    .

    .

    .

    .

    .

    1- iyilik dilenciliği

    "dün markete gittim, alacağımı alıp kasada kuyruğa girdim. benim elimde sadece tek bir kalem mal var. hiç tenezzül edip, önümdekilere "şunu geçirebilir miyim?" falan demedim. ona buna yüz suyu dökmektense, dimdik durup sıramı paşa paşa beklemek bana daha hoş geliyor."

    .

    .

    .

    2- beyaz zehrin etkisi dinince

    başlık: erkeğin boşaldıktan sonra düşündükleri
    entry: "ne kadar yabani,hayvansal ve anlamsız bir şeydi aslında."
    (bkz: #69266699)

    .

    .

    .

    3- güç kavramına dair

    "adamın kafasına silah dayasan, suyu iç desen, adam da ''ben zaten ölmüşüm, çek vur, içmeyeceğim." diyorsa, senin o adam karşısında hiçbir gücün, etkileyebilme yeteneğin yoktur."

    .

    .

    .

    4- o ve ö kullanarak dalga geçmek (seslilerin yerine)

    (bkz: küçük ünlü uyumu)
    (bkz: kapalı yuvarlak ünlüler)

    ünlü harflerin kullanımı, bir kelimenin içinde bulunuşu insanın algısını etkileyen bir faktör.

    düz ve kalın ünlüler** o kelimenin kulağa güçlü gelmesine yol açarken
    yuvarlak ve kalın ünlüler ** o kelimenin kulağa kaba gelmesine sebep olabilir.

    düz ve ince ünlüler ** kelimeyi daha kibar, narin hale getirirken
    yuvarlak ve ince ünlüler ** kelimeye ciddiyetsiz bir hava katabilir.

    neticede
    kalın= kaba, az gelişmiş ama güçlü (mağara adamı)
    ince= kibar, nazik ama kırılgan (centilmen)
    yuvarlak= rastgele, içgüdüsel (tarzan)
    düz= öğrenilmiş, doğuştan gelmeyen (bruce wayne)*

    haliyle bir harf hem yuvarlak hem de kalınsa direkt ilkellikle, eğitimsizlikle ve cehaletle ilişkilendirilebiliyor. bu da insanları aşağılamak için kullanılabilecek bir şey gibi geliyor.
    öte yandan, bir şeyi güçsüz göstermeye çalışıyorsanız da bu sefer harfleri inceltmek işinize gelebilir.

    değişikliği ne şekilde yaparsanız yapın bir şeyi orijinalinden farklı söyleyince onu reddetmiş oluyorsunuz haliyle bu kötülemek, karalamak, küçük düşürmek için kullanılabilecek basit bir yöntem. ama bir şeyin orijinalini değiştirerek ona daha pozitif bir anlam vermek zor.
    düz-yuvarlak değişimini bunun için kullanmak daha basit, çocukça bir yöntem. çok bariz oluyor. haliyle, ilkokulda değilseniz çok işe yarar bir yöntem değil.
    kalın-ince değişimi biraz daha üstü kapalı bir yöntem gibi. o daha çok günlük hayatta kullanılabilir.

    örneklerle bakacak olursak
    esad -> esed değişimi bir kişiyi daha kırılgan, güçsüz göstermek için kullanılıyor.
    pekeke -> pekaka: şiddet eğilimli bir grubu daha da korkunç göstermek için kullanılıyor.
    cehepe -> cehape: bu daha çocukça. sadece adıyla dalga geçmek için. orijinalini söylemeyip reddetmek için.
    hedepe -> hadepe: bu da kaba göstermek amaçlı kullanılıyor. biraz ırkçı da denebilir.

    11.06.2015 12:25 ~ 13:16 elcolerico

    .

    .

    .

    5- grupta istediğini yaptırmak için kullanabileceğin kıllı kol taktiği

    daha bilgisayar öncesi zamanlarda icat edilmiş ve pozisyonu sebebiyle otoriteye sahip kişilerin işinize burunlarını sokmalarını önlemek için geliştirilmiş bir teknik bu.

    joe adında bir tasarımcı keşfetmiş bunu, müşteriler yapılan tasarımda kendilerinin de payının olduğunu hissetmek için grafikere illa ki şunu değiştirelim, bunu büyütelim gibi taleplerde bulunuyormuş.

    joe abimiz bakmış bu böyle olmayacak, reklam tasarımını müşteriye sunarken kendi kıllı kolunu da afişin bir tarafına koymaya başlamış. tabi müşteri kıllı kolu fark eder etmez bu kol burada ne arıyor, bu böyle olmaz diyormuş, joe da özür dileyip çok haklısınız efendim, sizin de gözünüzden hiç bir şey kaçmıyor, bir önceki hayatınızda sanatçıydınız herhalde ayağı çekip sözlerini "o kıllı kolu çıkarıp baskıya geçelim o zaman" ile bitiriyormuş. müşteri bu sayede kendisini işin başında hissediyormuş ve projeye katkısını sağladığı için başka bir şeye karışmıyormuş.

    işte bu yüzden bu tekniğin adı kıllı kol tekniği olarak biliniyor.

    siz tabi kendinizi kıllı kol ile kısıtlanmış hissetmeyin, kendi durumunuza göre uyarlayınız.

    .

    .

    .

    6- kitap okumanın zararları/ var oluş farkındalığı

    doğrudur efendiler, kitap okumak insana pratik pek fayda sağlamaz. bilakis varoluşun farkındalığını arttırır, acı verir farkındalık, varoluşunun en fazla farkında olan insan en fazla acı çeken insandır. varoluşun ağırlığı ve o ağırlığı tüm bedeninle, fiziksel varlığınla hissetmektir acı olan.

    okuduğun romanlarda daha önce hiç hissetmediğin acıları, mutlulukları, heyecanları tadarsın. gerçek dünyaya döndüğünde roman karakterlerinin yaşadığı-var olduklarını henüz öğrendiğin- acıların bir gün başına gelebileceğinden korkarsın artık mesela. ya da öyle bir mutluluk yaşamıştır ki bir karakter; onu kıskanırsın dünyada öyle bir mutluluğun var olduğu öğrenirsin ve ona ulaşmaya çalışırsın artık, ulaşamadıkça kendini yersin. çevrendeki rutin mutluluklar yetmez sana çünkü mutluluk eşiğin artmıştır. doymazsın. insan doymaz. hep daha fazlasını ister. insan bencil bir varlıktır bu onun doğasıdır çünkü diğer her şey gibi insanın bütün mekanizmaları da güç istencine göre çalışır. bir romanda okuduğun trajedi sonrasında hiç bir zaman " iyi ki benim başıma böyle bir şey gelmedi" diye düşünmezsin "ya aynısı benim başıma da gelirse" dersin. insan denilen makine bu şekilde çalışır. insan bir güç odağıdır ve çevresinde gördüğü tehlikelerden bedenini ve bilincini korumak üzere programlanmıştır; bu "gücü korumak" anlamına da gelir.

    var olduğunu; katı, sıvı ve gaz bir takım partiküllerden oluştuğunu bildiğin düpedüz bir taş, toprak gibi yol üstünde üzerine kara sineklerin konduğu bir at boku gibi bir madde, bir materyal olduğunu bildiğin zamana acı çekersin. ötesinde metafizik bir öze dair bir umut beslersin elbette. elbette "ben bir at bokundan farklıyım" demek zorundasın çünkü sende bir bilinç var. bilincin sana at bokundan daha kutsal daha yüce bir varlık olduğunu söyleyecek. böyle de olmalı, bilincin vazifesi budur çünkü. seni zerre zerre atomlarına ayırıp da epeyce geniş bembeyaz bir cam lamelin üzerine tek sıra halinde dizdiğimiz takdirde fiziksel olarak at bokundan bir farkını göremiyoruz: karbon, hidrojen, azot ve oksijen atomları vs. var; sende de at bokunda da. keşke seni at bokundan ayıracak bir tanecik metafizik atom bulabilseydik sende ancak yok lanet olsun ki hepsi fiziki. ama sende o atomlar öyle bir kombinasyonla birleşiyor ki bir bilinç elde ediyorsun. at bokunda o yok, at boku bilinçsiz; ondaki karbon, azot, hidrojen ve oksijen atomları çok boktan birleşmiş; sendeki kadar nizami ve ulvi birleşememiş.

    iş işten geçti. sen varoluşunun farkındasın artık ve bu yolun geri dönüşü yok. geçmişte bilincin ilüzyonunun eseri olan o mutlu günler geri gelmeyecek, daha yalnızlaşacaksın geçen zamanla, daha uzak olacaksın her şeye, mutluluğa dair elinde umut sözcüğünden başka kalan hiçbir şey yok. sen kırmızı hapı aldın, matrix'i reddettin ve reel dünyayı seçtin. bu dünyada sorgulamaktan ve "her şeyi bilene kadar" bilmek için çabalamaktan başka çaren yok. yarıda bıraktığın zaman daha fazla acı çekeceksin. her şeyi ama her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmek için öğrenmek senin hayatının anlamı oldu. hayatın anlamı senin için değişti. hayatta kalmak için bilmekten; bilmek için de okumaktan, düşünmekten başka çaren yok.

    .

    .

    .

    7- cümle anlamlılığı algoritması / cümlenin tartışmaya değerliliği sorgusu/ metafiziksel tartışmalardan kaçınma anahtarı

    alfred jules ayer
    bu adam, cümlelerin anlamlılığını tespit etmek için bir algoritma geliştirmiş. şöyle ki;

    cümlenin anlamlılığı sorgulamak için cümleye şunları sorun;
    1) tanımı gereği doğru mu?
    2) empirik olarak doğru olabilir mi?

    *tanım gereği doğruluk örneği: "devekuşu kuştur" veya "tüm erkek kardeşler erkektir "

    *empirik bilgi örneği: "tüm yunuslar balık yer" veya ''tüm yunuslar cips yer"
    bu bilgileri 100 tane yunus ta (misal) "gözlemleyerek"
    doğu veya yanlışlığını test edebilir ve kısmen bir
    sonuca ulaşabiliriz.

    bu iki sorunun en fazla 2 sinin de cevabı "hayır" ise,
    tartışmaya gerek yok. kurulan cümle anlamsız.
    örneğin: evimde "görünmez" periler dolaşıyor.
    örneğini tanrı vardır. / tanrı yoktur.
    [ne doğru, ne yanlış: tartışmaya değmez, anlamsız]

    .

    .

    .

    8- insanın ölüm korkusu

    ilginçtir.
    ölüm insanlara hep garip geldi. kabul edilmedi, inkar edildi, unutuldu. bazen öleceğini bilen biri toprak, çiçek, arı, bal olmayı hayal etti. kimi intihar etti. kimi ötenazi istedi. kimi tanrısına yalvardı. ancak hepsi öldü...

    toprak, çiçek,arı, bal olmayı hayal edenler yine de korktular biliyorum. çünkü onlar bedenlerinin bir şekilde doğaya dönmesinden korkmuyorlardı. onların korkusu kaybolan bilinçleriydi. yani onları "o" yapanın atom olmadığını biliyorlardı en azından farkında olmadan. intihar edenler ve ötenaziciler korkakların en ileri gelenleriydi. hani hoca sözlü yaparken ilk parmak kaldırıp sırayı savmak ilkokulda aşı yapılırken ilk olup bekleme işkencesinden kurtulmak isteyenler vardır ya işte onlardan. onlar da bilinçlerini kaybetmekten korkuyorlardı. onlar da karbonun esnek ve dört köşeli son derece mükemmel geometrik yapısının tesadüf olmadığına inanıyorlardı, farkında olmasalar da. ve tanrısına yalvaranlar işte onlar ki en bahtsız olanlarıydı.

    işte bir de ölümü kabullenemeyenler vardı. firavunlar ölümden kaçmak için astronomiyi geliştirdi, mükemmel mühendisliğe sahip piramitleri inşaa etti(rdi). padişahlar, krallar; saraylar, köşkler ve kiliseler, camiiler yaptırdı. şairler ve yazarlar 'ölümsüz' eserler yazdı. ressamlar ve hatta ilk insanlar bile duvara resim çizdi. hepsi kaçınılmaz sonu bi nebze olsun unutmak için, ölümsüzlük uğruna.

    işte sorulması gereken soruyu soruyorum. insan ömrü 1000 yıl olsa acaba son nefesini verirken eksik bıraktığın birşey kalmayacak mı dünyada? aradığın ne ölümsüzlük mü 1000 yıllık bir ömür mü?

    müzelere gittiğimizde bizi ürperten o duygunun kaynağını düşünüyorum da; merak mı sadece?

    .

    .

    .

    9- noktasal insan topluluğu ve sıradanlık

    "ben" ve "tanıdık bikac kisi" haricindeki herkestir sıradan. aynı hayatları yasıyormus gibi gozukurler (hatta hic yasamıyormus gibi), birbirlerinden farkları yoktur, ortak tepkileri vardır, sadece gecip gitmek icin gelmislerdir dunyaya.. oysa ki her ne kadar aynı seyleri dusunuyorlar ve yapıyorlar gozukseler de, onları o noktaya getiren seyler, yasananlar farklıdır, her insan icin.. o yuzden farklıdır her insan birbirinden, ve ozeldir. sıradanlıklarından sıyırmak icin birini, tek yapılması gereken tanımaktır onu, ve fark etmektir boylece "onun da yasamakta oldugunu"..

    caglar boyunca tanimi degisebilecegi gibi, gunumuze en uygun tanimi soyle olabilecek;

    soyut degil, somut,
    fikir degil duygu,
    yazi degil goruntu,
    ders degil muhabbet,
    mantik yurutmek yerine hayal kurmayi,

    tercih eden kisidir...

    hayatta en berbat şey, sıradan bir insan olmaktır.

    .

    .

    .

    10- gitmek

    bu günlerde herkes gitmek istiyor
    küçük bir sahil kasabasina
    bir baska ülkeye, daglara, uzaklara...

    hayatindan memnun olan yok.
    kiminle konussam ayni sey...
    herseyi, herkesi birakip gitme istegi.

    öyle "yanina almak istedigi üç sey" falan yok.
    bir kendisi
    bu yeter zaten.
    herseyi, herkesi götürdün demektir..

    .

    .

    .

    11- mucizeler çağı

    --- entry 1 ; madem siz gayrimüslimler islam'ı ve kur'ân-ı kerim'i bu şekilde reddediyorsunuz o zaman o bütün bilim adamlarınız toplansın da kur'ân gibi bir mucizeyi ortaya çıkarsın

    @2 ;ahaha adam son teknoloji bilgisayarından internete giriyor dünyanın bir köşesinden diğerine anında mesaj yazıyor bir de toplanıp bilim adamları mucize yaratacakmış. sen daha içinde bulunduğun çağın farkında değilsin. kıçındaki donu bile o bilim adamları yapıyor herşeylerinden faydalanıp birde yüzsüz ce utanmazca mucize bekliyorsun. asıl sizin işe yaramaz ailmleriniz (artık ne bulup da alim oluyorlarsa ?) toplanıp bir tane ufacık fayda katsınlar hayatımıza ondan sonra birşey sormaya yüzünüz olur belki.

    .

    .

    .

    12- porno ve bilgisayar oyunlarınca kandırılan beyin ile ucuza getirilen güzel hayat

    şimdi gelelim pornonun sebep oldugu bir "gerçek hayattaki seks deneyimini zayıflatan" sonuçlarının, sosyal ve psikolojik sonuçlarına.

    daha önce yazdıklarıma denk gelenler bilirler, bilgisayar oyunlarının düzenli ve hobi seviyesinde oynanmasını yanlış buluyorum. boşa harcanan zaman işin bir kötü sonucu ama esas kötü sonucu, oyunlarda sağlanan "kolayca zafere ulaşma" hissiyatı.

    oyunlardaki "efor-ödül" ilişkisi beynin ödül merkezini gerçek hayata nazaran çok daha kolay besliyor. tıpkı pornodaki "yenilik" gibi oyunlardaki "kazanma" hissiyatı gerçek hayata kıyasla çok daha kolay elde ediliyor.

    normalde yıllar alacak bir çalışma neticesinde elde edilecek zafer ve ödül hissiyatı, bir kaç haftalık oyun ile kazanılıyor.

    bu da özellikle erkek çocukların gerçek hayatta "minimum efor" ile yaşayıp en temel ihtiyaçların üstüne oyun ve porno hobilerini tatmin edip, daha fazlası için çalışmamasına sebep oluyor.

    bu cocuklar gerçek hayattaki romantik ilişki ve seksin yükümlülüklerini "değmez" diyerek sevgili ya da eş edinmekten tamamen vaz geçiyorlar.
    gerçek hayattaki başarıları "fazla zor" bularak, vaktilerini oyunlardan kazandıkları zafer ve ödüllerle geçirerek benzeri deneyimi elde ediyorlar.

    özetle sürekli vasatlaşan bir nesil haline geliyorlar.

    oyun ve pornoya erişim, bugüne kadar sadece orta üst sınıf gelirli ailelerin cocuklara sağlayabildiği imkanlarla gerçekleşebildiği için bizim gibi az gelişmiş ülkelerde bu etkileri çok daha yeni görüyoruz. hatta henüz bunun tanımı yapılabilmiş bile olmayabilir. ama çevremde bu eğilimleri ve trendleri çok net görüyorum.

    bunun gelişmiş ülkelerdeki versiyonlarına bakarsak (bkz: hikikomori) ve (bkz: otaku)ları görüyoruz.

    ya da batı ülkelerinde feminize olmuş yerlerde (kurumsal firmalar ve akademik çevreler) erkeklerin ikili ilişkilerdeki beceriksizliklerinin direk "sapıklık" ve "taciz" olarak görüldüğü bir ortam karşımıza çıkıyor.
    bu da benzeri şekilde erkeklerin sosyal ve ekonomik dünyadan "el çekme"sine sebep oluyor.

    erkeklerin bir çoğu evliliği anlamsız bir külfet olarak görüyorlar.

    erkeklerden olmaları beklenen kişi ve karşılığında alacakları arasındaki uçurum bir çok erkeğin "skerler evliliği de aileyi de" demesine ve sosyo ekonomik olarak daha alt bi seviyede yaşama kararını alabilmesine sebep oluyor.

    daha az erkek yüksek öğrenim görmeye başladı bile gelişmiş ülkelerde.

    bunda hem kadınların üniversiteye girişlerini kolaylaştıran insiyatifler (kota uygulaması) hem de erkeklerin "niye kasayım ki" görüşü etkili.

    özetle gidişat pek iyi değil. belki bizim neslimiz bunu göremez ama torunlarımız zamanında bu otaku kültürü çok çok daha fazla artmış olacak.

    .

    .

    .

    13- yalandan yaşıyor olmanın alegorisi

    merhaba.
    hayatın anlamı hakkında bir yazını okudum, çok hoşuma gitti.
    sana bir müzik bırakmak geldi içimden.
    https://www.youtube.com/…ubvm9_2hkn3mzjajo&index=81

    bir de yazın hakkında not aldıklarımı göndereyim dedim.

    .

    1- "... benzer sorularla insanın bir boşluğa düşmesi doğal. daha ayakta durmasını bilmeden, koltuk değneklerini atmaya benziyor bu. kimi başka bir değnek buluyor, kimi yere kapaklanıyor, kimi de yalpalaya yalpalaya devam ediyor. koşuyor demiyorum, yalpalıyor. çünkü öyle ideal bir "özgürleşme" yok, hepimiz aşağı yukarı aynı sistem içinde yaşamaya devam ediyoruz. "

    > değneklerim zorlu yollara dayanamayıp kırıldıktan sonra kendime yenilerini bulmak için çok uğraştım fakat yok, bulamadım. yalpalaya yalpalaya yürümeye çalışıyorum.

    .

    2- "kimsenin buna "kesin" bir cevabı yok. benim yolum bu "şikayeti" çözmek değil, şikayet edebilmemizin bile ne kadar inanılmaz bir şey olduğunu düşünmek. hikayeye bakın: dev yıldızların göbeğindeki füzyon kazanlarında çeşit çeşit element yaratılıyor, galaksinin tamamı kadar parlak süpernova patlamalarıyla etrafa saçılıyor, ışık yılları ötede bambaşka yıldızların yörüngelerinde bir gezegen olarak şekilleniyor, meteor darbelerinden fırsat bulduğunda karmaşık moleküller oluşuyor, kimya biyolojiye el veriyor, ve milyarlarca yıl sonra 80 kiloluk bir element yığını, kendi yaptığı teleskoplar aracılığıyla bir zaman yolculuğuna çıkıyor. çok uzaklarda doğduğu yerleri merak ederken, ve başka milyon tane şeyi merak ederken, birden neden merak ettiğini de merak etmeye başlıyor ve teleskopu da, mikroskopu da yerine bırakıp kendine bir içki koyuyor.."

    > "tabiat, kendini insan beyninde tefekkür eder." lafı geldi aklıma. duyduğum en anlam dolu cümle.

    .

    3- "varoluşçuluğun absürdlük dediği bu noktada iyice belli olur: bir amaç arayışımız dahi, salt bu varlığımız dahi absürd."

    > (bkz: anlamanin anlamsizligini anlayarak anlamak)düşündüğümün üstüne düşünürken kafamda çakıvermişti bu fikir. gerçekten de tüm düşünce dünyamın temelini sarstı.
    kırılan son değneklerim buydu. anlam aramak. o zamandan beri yeni değneklere sahip olamadım.

    .

    4- "sonsuz bir okyanusun ortasında kalmış ufak bir sal üstünde, karayı gördüklerini iddia eden ve her biri kendi karasına doğru yol aldığını sanan binbir türlü insanla, kara diye bir şey olmadığını ve ilerlemediklerini düşünenlerin, hep birlikte dalgalanmaları. bazısı bir yelken yapıp daha da hızlı ilerlemeyi hayal eder, bazısı o yelkeni süslemeyi. bazısı atlamayı ister, bazısı da kendiyle birlikte tüm salı batırmayı."

    > etkileyici bir alegori. ben bunu kendime şöyle uyarladım:
    benim için yaşamak; küçük bir sandalın içinde, ortasında bulunduğun, ne kadar ilerlersen ilerle ufukta yalnızca devamını gördüğün, sonunun olup olmadığını bilmediğin bir okyanusta, yapabilecek başka hiçbir şey olmadığı için kürek çekmekten ibaret.

    semboller ve karşılıkları:

    1- küçük sandal: benim küçük hayatım.
    2- okyanus: beni çepeçevre saran bilinmezlik+ anlamsızlık
    3- kara parçası: anlamın dahi anlamsız olduğu bu yerde, ne olduğunu bilmeden arayadurduğum şey.
    4- kürek çekmek: öğrenmek/ anlamak.
    5- küreği çekmeye devam etmeme olanak veren kol kaslarım: umut. yaşamak için içgüdülerimden başka hiçbir nedenin olmaması her ne kadar trajik bir durum olsa da, belki bir gün henüz göremediğim o kadar parçasını görebilirim umudu, mantıken hiç ölmeyecek ve bana yaşamak yolunda bir umut kaynağı olarak varlığını devam ettirecek, diye düşünüyorum.

    .

    .

    .

    14- gazalinin nedensellik eleştirisi

    https://www.youtube.com/watch?v=xtbermfcm_e /ateş ve pamuk/nebuch/ön bilgi olsun.

    ali, x ve y atlarını 2a kmlik yolu hiç durmadan geçmek için kullanıyor. x ve y atları hiç durmadan a kmlik yol gidebiliyorlar. ali y atına binip yol alıyorken, x atı 2a kmlik yolun ortasındaki direğe bağlı bir biçimde alinin y atı ile gelip kendisine binip yola devam etmesini beklemekte. y atına bindiğinde de x atını direğe bağlayıp yola koyuluyor ali.

    ali bu 2a kmlik yolu her gün bir kere gidip geliyor çünkü alinin evi ve işi arasındaki yol bu yol.

    yolun ortasındaki direğin karşısında tembel bir kaplumbağa var, bu kaplumbağa hep direği seyeriyor. kaplumbağa aylar yıllar sonra alinin sürekli tekrar ettiği bu eylemin sonucu olarak, x veya y atının hareket etmesinin nedenini x veya y atının gelmesi olarak çıkarımlayacaktır.
    kaplumbağa, elindeki verilerle böyle tutarlı bir nedensellik çıkarımı yapar.

    fakat daha üst bir akıldan bakarsak, atların hareketinin gerçek nedeninin alinin a kmlik mesafeyi kat etmiş olması ve geriye kalan a kmlik mesafesini kat etmek amacı ile diğer atı harekete geçirmesi olduğu görülür.

    .

    imam gazali, bu somutlamayı kullanarak şöyle bir örnek vermiştir: allah alidir. dünyadaki eylemler de bu düzeneğe benzerdir. biz de o kaplumbağayız.

    biz ateş ile pamuğun yan yana geldiğinde pamuğun yanması eylemini gözlemleyerek, mantıksal çıkarımımızla pamuğun yanmasının nedeninin ateşin ona yaklaşması olduğunu çıkarırız. fakat aslında bu eylemin gerçekleşme nedenini üst akılla incelersek, gerçek nedeni tanrıdır. tanrı, iradesiyle bu eylemi gerçekleştirmiştir.

    eğer ali birgün a km lik yolu kat ettikten sonra 5 dakika dinlenmeyi seçerse, kaplumbağa şok olacak ve mantıksal bunalımlara girecektir.
    aynı şekilde bir gün ateş ile pamuk yan yana geldiğinde pamuk yanmazsa, tanrı iradesini kullanmış olacak ve nedenselliğin görmediğimiz yüzünü bize gösterecektir.

    bundan dolayı görünen eylemlere kanmamamızın gerektiğini ve allahın vahyettiklerine körü körüne uymamız gerektiğini söyler gazali. allahın yasaları çakışıyor dahi olsa, deneyimlerimiz ve nedensellik ilkemiz bu çakışmanın bizim için hayırlı olmayacağını da söylese o yolu takip etmeliyizdir çünkü allah vahyettiğini nedenselliki yıkarak iradesini kullanıp gerçekleştirir.

    .

    .

    .

    15- avuçta meme hissetme yöntemi

    gerçekte meme olmadığı halde avuçta memenin varlığını hissettiren ve sapıklıkla alakası olmayan tamamen bilimsel bir deneydir. bu bir halüsinatif doğal simülasyondur. herhangi bir teçhizata gerek yoktur. insan enerjisi yeterlidir.

    1) öncelikle birazdan yapacağımız acayip hareketleri kimsenin görmemesi için yalnız kalacağımız bir yere geçiyoruz. iki elle de yapabilirsiniz, tek elle de.

    2) rahat bir yere oturuyoruz. arkamıza yaslanıyoruz. sonra iki elimizi avuç içi gökyüzüne bakacak şekilde omuz hizasına yükseltip dilenci gibi açıyoruz. parmaklar bitişik olmamalı, aralarında birer cm boşluk kalmalı.

    3) kolları sabit tutup elleri bilekten saat yönü ve tersine ampül çevirir gibi çok hızlı bir şekilde hareket ettiriyoruz.(deli işareti) olabildiğince hızlı yapıyoruz. bunu 12 saniye boyunca kesintisiz devam ettiriyoruz.

    4) kanın tene baskı yapması sonucu 12 saniye sonra avuç içinde bir uyuşukluk ve pürüzsüz bir yumuşaklık hissedeceksiniz.

    işte bu memedir.

    veya nasyonal sosyalist bir aryansanız, bu yumuşaklığı 4000 yıl önceki büyükbabanızın sol taşağı olarak da düşünebilirsiniz. artık hayal gücünüze kalmış.

    deneyiniz. eğer hissedemezseniz tutuşunuz yanlıştır veya yeterince hızlı yapamıyorsunuz.

    bugüne kadar bunu bilen sadece 1 kişi vardı. artık kamuya mal oldu. nobel ödülünü köşedeki bim'e bırakın. ordan alırım ben. teşekkürler.

    meme.. kainatın en mucizevi ve en estetik varlığı.. tanrı'nın yaratma sanatının zirvelerinden biri benim için ve hatta bizatihi tanrı'ya inanma sebebi. 50.000 ışık yılı çapındaki galaksilere gerek yok.

    meme.. bereketin sembolü. 2 tane hem de. yan yana. bembeyaz ve taptaze süt. hayat akıyor. yeni doğan ve hiçbir şeyin farkında olmayan küçücük bir bebek doğar doğmaz sadece onu farkediyor. hayatı oradan bedenine çekiyor, rızıklanıyor. kodlanmış bedenine. müthiş bir şey bu.

    tamam, bir ahmet altan değilim. iki memeye vatan satma gibi bi düşüncem yok. ama zaten meme benim için seksüel bir nesne değil, estetiğin ve sanatın en müthiş öznesidir. tanrı, yaratmakla kalmamış, kutsal kitaplarında da bu mucizeden bahsetmiştir.

    yazan: medeniyet/ekşi sözlük'den

    .

    .

    .

    16- ağaçlar arasındaki evrimsel rekabet

    “ağaç gövdeleri, beyhude rekabetin göğe uzanan anıtlarıdır. tıpkı havada bir çayır gibi gözüken, ahşap sütunlar üzerinde yükselerek güneş enerjisini toplayan bir orman kanopisi (tepe tacı) düşünün. ancak bu enerjinin çoğu, doğrudan, sadece o çayırı havaya yükselten ve böylece yer seviyesinde olsaydı da aynı miktarda enerjiyi -daha düşük maliyetle- elde edebilecek ahşap sütunları beslemeye harcanmaktadır. fakat hiçbir ağaç yoktur ki yükseklik rekabetini görmezden gelebilsin. ama bir şekilde, eğer ağaçlar uzunluklarını sınırlandıran bir anlaşmaya varabilselerdi, her bir ağaç enerji tasarrufu sağlayabilir ve orman bir bütün olarak daha verimli bir hale gelirdi.”
    -richard dawkins.

    .

    .

    .

    17- homofobi ve evrimsel temelleri

    yaklaşık 450 tane entry var, ama hiç birisi homofobinin niye ortaya çıktığını nasıl bir mantığı olduğunu yazmamış. ya sözlükte bilen yok, ya da bilen yazmaya üşenmiş.

    homofobiyi anlamak için önce ilkel toplulukların hayatına bakmamız gerekir.

    ilkel topluluklar için acaba konu ahlak mıydı? yoksa hayatta kalmak mıydı?

    herkesin çok iyi bildiği ve ibrahimi dinlerdeki lut kavminin helak olmasıyla sonuçlanan - daha doğrusu hikaye orada bitiyor sanılan olaya bir bakalım.

    tevrat'taki yaratılış bölümünde anlatılan hikayede iki melek gerçekten homoseksüellik mi yapılıyor kontrol için sodom'a gelirler.

    lut bu iki meleği evine alır.

    sonra sodom'un erkekleri "ver onları bize " der ama lut "bu iki erkek meleği size vermeyeyim, onun yerine kızlarımı alın" der. şehrin erkekleri kabul etmezler.

    melekler kapıya dayanan erkeklerin gözlerini kör edip lut'a "aileni al ve kaç, kaçarken asla geriye bakma" derler.

    lut , karısı ve iki kızıyla kaçmaya başlar. sonra sodom helak olur.

    evet, burada neyi gördük - rab-allah-tanrı homolardan hoşlanmıyor. homoseksüellik yapılan şehri kadın cocuk hayvan vs demeden yörüngeden bombalayarak yok ediyor.

    alınan mesaj : homoseksüellik yasak. kötü. düşünme bile.

    peki hikayenin devamını bilen kaç kişi var?

    gelin direk kutsal kitaptan okuyalım :

    ---

    http://kutsal-kitap.net/…/index.php?id=23&mc=1&sc=4

    lut ile kızları

    30 lut soar'da kalmaktan korkuyordu. bu yüzden iki kızıyla kentten ayrılarak dağa yerleşti. iki kızıyla birlikte bir mağarada yaşamaya başladı.

    31 büyük kızı küçüğüne, "babamız yaşlı" dedi, "dünya geleneklerine uygun biçimde burada bizimle yatabilecek bir erkek yok.

    32 gel, babamıza şarap içirelim, soyumuzu yaşatmak için onunla yatalım."

    33 o gece babalarına şarap içirdiler. büyük kız gidip babasıyla yattı. ancak lut yatıp kalktığının farkında değildi.

    34 ertesi gün büyük kız küçüğüne, "dün gece babamla yattım" dedi, "bu gece de ona şarap içirelim. soyumuzu yaşatmak için sen de onunla yat."

    35 o gece de babalarına şarap içirdiler ve küçük kız babasıyla yattı. ama lut yatıp kalktığının farkında değildi.

    36 böylece lut'un iki kızı da öz babalarından hamile kaldı.

    37 büyük kız bir oğlan doğurdu ve ona moav[ii] adını verdi. moav bugünkü moavlılar'ın atasıdır.

    38 küçük kızın da bir oğlu oldu ve adını ben-ammi[iii] koydu. o da bugünkü ammonlular'ın atasıdır.

    ---

    evet - homoseksüellik yasak, ama babaya şarap içirip tecavüz ederek hamile kalmakta sıkıntı yok.

    burada dikkatinizi çekmek istediğim bir nokta daha var - niye hikaye "lut 'soyum devam etsin' diye kızlarını sarhoş ederek tecavüz etti" şeklinde değil de "kızlar babalarına şarap içirip tecavüz edip hamile kaldılar" şeklinde formülize edilmiş?

    sizce bu iki görünüşte "ahlaki" olan iki olay arasında bir tanesi niye nükleer ölüm getirirken diğeri allahın kitabına örnek davranış olarak giriyor ?

    çünkü lut ve kızlarının ensest ve tecavüz ilişkisi grubun soyunu devam ettiriyor. tüm odak aslında neslin-soyun-kabilenin çocuklar aracılığıyla devam etmesi ve güçlenmesi. esas amaç kadını korumak. çünkü kadın çocuk yapabiliyor.

    yani hayatta kalma. ahlaki bir seçim falan yok ortada.

    bakınız benzer bir durum müslümanlıkta 4 eş - sayısız cariye almak ve davut peygamberin 1000 tane karısında da var.

    insanoğlu dış saldırılar ve açlıkla mücadele ettiği dönemlerde, kadınları (cocuk dogurabilecekleri için) korumaya odaklıydı. erkekleri değil.

    erkeklerin ayrıcalığı olarak görülen birden fazla kadınla evlenme bir avantajdan çok, tüm kadınların (ve cocuklarının) yeterince korunduğu ve ihtiyaçlarının karşılandığını garantilemek amacıylaydı.

    paran yetiyorsa gücün yetiyorsa davut gibi 1000 tane karın olabilir.

    bu düzende kim zararlı cıkıyor peki? bir çok başka kadınla kocasını paylaşan ama açlık ve korumasızlık gibi risklerden muaf kadın mı?

    yoksa evlenemeyecek kadar fakir erkekler mi?

    birden fazla kadınla evliliğin olduğu toplumlarda "tüm erkekler evlenmek zorundadır - minimum 1 adet karısı olmalıdır" gibi bir ibare bulamazsınız. bunun sebebi bir kadının zengin bir adamın atıyorum 4. karısı olup korunması ve ihtiyaçlarının karşılanmasının, fakir bir erkeğin tek karısı olup açlık ve korunmasızlık riski taşımasına tercih edilmesidir.

    fakir erkek ölsün gitsin (tabi bunu asker-kahraman kisvesi altında söylüyor mitolojiler) zengin erkek kadınlardan cocuk yapsın karnını doyursun.

    burada çok mutlu olan zengin erkeğe bakıp "erkek egemenlik" ve "kadınların baskılanması" gibi şeyler söylemek ancak feminist sığ görüşlülüğüyle mümkün olabilir.

    1950lere kadar insanlık çok büyük ölçüde hayatta kalmaya çalışıyordu. kişisel duygularımızın tatmini gibi bir şey söz konusu değil. o yüzden hayatta kalma perspektifinden baktığımızda polijini (birden fazla kadınla evlilik) gayet mantıklı bir hareket oluyor. mutluluğumuz karnımızı doyuruyor, düşmanları püskürtüyor olsaydı durum farklı olurdu belki. böyle olmadığı için bireysel mutluluklar ikinci planda.

    bakın mesela - kolonize olmadan önce tahiti'li yerliler arasında seks yaygın ve serbest bir şekilde uygulanıyordu. çünkü dışarıdan gelen giden saldırı yok. yiyecek bol. cocuklar aclıktan ölmüyor o yüzden "cocuk bendendi sendendi" kavgası yok. herkes, herkesin eşi. seks gizli ve saklanan bir şey değil ortalıkta bol bol yapılan ve yetişkinlerin gençleri cesaretlendirdiği bir şey.

    http://www.hawaii.edu/…r-in-pre-contact-hawaii.html

    ne zaman kaynak kıtlığı, açlık, dışarıdan gelen saldırılar grubun devamını riske sokuyor - o zaman grubun devamını saglayacak kurallar devreye giriyor. çok eşlilik değil ama çok kadınla evlilik bu noktada ortaya çıkıyor.

    homoseküsellik bu noktada yasaklanıyor. çünkü doğuma sebebiyet vermeyen bir ilişki türü.

    şimdi homoseksüellik neden sadece homoseksüellik değildir - neden birbirine çekim duyan iki hemcins'in kişisel ilişkisi toplumu ilgilendirir bakalım:

    en büyük sebebi doğuma sebebiyet vermemesi.

    nereden bakarsanız bakın, erkek için evlenmek hayat boyu bir kadının koruma ve bakımını üstlenmek (zira boşanmak yasak) ve yetişkin olana kadar cocukların da koruma ve bakımını üstlenmek olduğundan kagıt üzerinde mantıksız bir anlaşmadır.

    daha önemlisi, erkeğin seks yapabilmesi için evlenmesi gerekiyordu. yakın geçmişe kadar bu böyle olduğu gibi, bir çok ülkede zina hala illegal.

    ama homoseksüel ilişki bildiğin bedavadır. minimum 1 kadına ve cocuklarına bakabilecek 2 erkeğin birbiriyle ilişkiden tatmin olması ve başka ilişkiye ihtiyaç duymaması toplumda koruyucusu ve tedarikçisi olmayan kadınların sayısını artırır. hele bir erkeğin birden fazla kadınla evlenebildiği (koruyup ihtiyaçlarını karşılayabildiği) bir toplumda zengin 2 erkeğin birlikte olup evlenmemesi, belki 10 tane kadının açıkta kalmasına ve onlardan doğacak belki 20 tane cocugun dogmamasına yol açacak bir düzendir.

    anal seks ve masturbasyon gibi cocuga sebebiyet vermeyen ama erkeğin cinsel isteğini tatmin eden davranışların da dinlerce yasaklanması aynı sebepten.

    hatta vatikan yanılmıyorsam 1500lerde "zevk için seks uygun değildir" diye bir karar vermişti. bunun sebebi ahlaki değil - seksin maksimum sayıda cocuga sebebiyet vermesini mümkün mertebe garantilemek. bunu nasıl yapıyor? "sadece cocuk için sevişin" derken gerçekten insanların hayatları boyunca 4-5 kez seks yapacağını sanmıyor elbette. mantığı şu "bunlar ben ne dersem diyeyim seks yapacaklar, bari doğum kontrolü uygulamasınlar da maksimum bebek doğumu gerçekleşsin"

    ikinci sebebi ekonomik gelişmeyi baltalaması:

    bakınız çok enteresan (eheh) - yakup - rahel (rachel) ve lea'nın hikayesi.

    yakup, dayısı lavan'ın iki kızından güzel olan rahel'a aşık olur. dayısından kızı ister.

    rahel'le evlenmek için dayısına 7 sene çalışma sözü verir.

    7 sene geçer, dayısı düğün yapar ve katakulliyle rahel yerine daha çirkin olan lea'yı yakup'a iteler.

    yakup sabah kalkıp lea'yı görünce dayısına gider ve dayısı - bizde önce küçük kız evlendirilmez, sen bi 7 sene daha çalış rahel'i de sana vereyim der.

    özetle yakup rahel'le evlenebilmek için 14 sene dayısı için bedava çalışmayı kabul eder.

    rahel'le de evlenir yakup. ama rahel cocuk doğuramaz. lea 4 tane oğlan doğurunca rahel cocuk dogabilmesi için cariyesini yakup'a verir. cariye 2 oğlan dogurur.

    lea altta kalır mı, artık doguramadığı için kendi cariyesini oyuna sürer - o da oğlan doğurur.

    direk alıntı yapıyorum isteyen tamamını alttaki linkten okuyabilir

    "18 "cariyemi kocama verdiğim için tanrı beni ödüllendirdi" diyerek çocuğa issakar[v] adını verdi."

    http://kutsal-kitap.net/…/index.php?id=34&mc=1&sc=4

    bakın buradaki odak ne ?

    kadınların korunması ve cocuklar. her şey aslında cocukların doğumu üzerinden dönüyor.

    cocuk dogacaksa kadının cariyesini kocasına vermesi de mübah yani. hangi koşulda? erkeğin bunun maliyetini kaldırabildiği koşulda.

    başlık parası bile yakup'un 7 sene çalışması gibi bir "garanti". neyin garantisi? kadına bakacağı ve koruyacağının garantisi. yoksa kadının mal olarak satın alınması değil.

    hatta bu düzende şöyle bir hiyerarşiden sözetmek bile mümkün:

    erkek<mallar<kadın

    niye erkek mal'dan daha alt seviyede? çünkü malların kaybındansa erkeklerin ölmesi tercih ediliyor. hangi formda? askerlik formunda.

    "cana geleceğine mala gelsin" mantığı işlemiyor.

    "mala geleceğine erkeklerin canına gelsin" mantığı işliyor.

    dönelim konumuza: doğuma sebebiyet vermeyen ilişki için çalışmayacak erkek ?

    ekonomik gelişmeyi sekteye ugratacak.

    istediğini (seks, yakınlık, ilişki) "bedavaya" almış olacak.

    halbuki yakup istediği şey olan güzel rahel'le evlenebilmek için 14 sene çalıştı. begenmediği bir kadınla evlendi, bir sürü çocugu oldu. sebep? rahel'in güzelliği.

    halbuki yakup başka bir erkekle birlikte olma olanağı olsaydı bu olayların hiç birisi olmayacakı belki?

    işte sırf bu olasılık - bu olasılığın erkeklerin aklına gelmemesini isteyen yöneticiler bu hayatta kalma şansını azaltıcı ilişki türünü "bakın bunu yaparsak zayıflarız cocuk dogmazsa birileri gelir bizi keser her şeyimizi alır" diye anlatmak yerine "bunu yapana ölüm cezası var, ayrıca cehennem azabı var. skerler öyle işi" diyerek ölüm korkusunu ahlaki bir kılıfa bürümüşler.

    bir diğer yönü de askerlik ve koruyucu olarak erkek rolünde, homoseksüellerin çok da iyi olmaması. efemine-kadınsı homoseksüel erkekler, savaşlarda işe yaramayan, güvenilemeyen bireyler olduğu için istenmiyor. halbuki savaşlarda canını düşünmeden verecek kahramanlara ihtiyaç var.

    yani temelde homofobi ölüm korkusundan başka bir şey pek değil.

    homofobi doğal bir tepki değil. homoseksüelliğin o veya bu kurallarla yasaklanıp dışlanmadığı toplumlarda erkekler homoseksüellere atıyorum ortadoğudakine benzer tepkiler vermiyorlar. bakınız tayland. bu bir sosyalleşme meselesi. cocuga homofobiklik öğretilirse onu taklit ediyor. zaten insan olarak kendimizden farklı olana şüpheyle bakmaya meyilliyiz, sosyalleşme de bunu destekleyince ortaya düşmanlık çıkıyor.

    bir problemin kaynağını anlamadan çözümünü anlayamazsınız. "ahlaksızlıktır - çomarlıktır" vs gibi sığ söylemlerle ancak karşı tarafın haklılığına daha çok inanmasına sebep olursunuz.

    .

    .

    .

    18- cinsel evrim gözü ile kadın erkek ilişkilerini anlatan bir entry (ak07'den derleme)

    pareto principle diye bir olay var ki önce onu bi anlayalım. pareto principle yani pareto analizi bir nevi doğanın 80/20 kuralıdır.

    daima kendinden güçlü, yüksek statülü birisini bulup kendisini ona armağan etme eğilimindedir. buna bilimde hipergami denilir.

    dinler zaman içinde kadınları tek bir erkeğe ait kılıp, erkeklere ise gücüne göre birden fazla kadınla evlenme ve çok sayıda kadınla birlikte olma şansı tanıyan nikah sistemini icat etti. hipergami artık erkekler lehine tersine dönmüştü yani.

    türkiye gibi tam gelişmemiş ama modern dünyadan çok ta geri kalmamış orta düzey toplumlarda ise hipergami farklı bir şekilde varlığını sürdüyor. kızlar genç yaşlarında yarı özgür şekilde yetişiyorlar. bu dönemde baskın gelen hipergami ile %20 lik erkeklerin peşinde koşuyor, bazen de onların cinsel ihtiyaçlarının karşılanmasında rol üstleniyorlar. fakat tam gelişemediğimiz için toplumun yarattığı evde kalmış kız baskısı, evlilik içinde çocuk yapma zorunluluğu gibi sebeplerle eskiden beğenmedikleri %80 grubundaki erkekler ile evleniyorlar. işte mgtow erkekleri de burada ortaya çıkıp " bugüne kadar siz bizi beğenmediniz artık biz yokuz, gidin %20 ile takılın" diyor.

    bizim gibi arada kalmış ülkelerde hipergami aslında çok fazla etkili değil. etkili ama 18-25 yaş sonrasında etkili. bu yaştan sonra kadınlar artık seks ihtiyacını toplumun kabul ettiği şekilde karşılamak, toplumda dışlanmamak, evde kalmış muamelesi görmemek adına evlenmek zorundalar. işte burada %80 erkeklerini koruyan tek eşlilik kanunu devreye giriyor. kadınlar %20 lik erkeklerle evlenemiyorsa bile artık 25 yaşından sonra %80 lik erkeklere mecbur kalıyorlar. lakin gelişmiş ülkelerde bizdeki gibi toplum baskısı olmadığından oradaki %80 lik grupta yer alan erkekler daima yalnızlığa mahkum. yazının sonunda 13. linkteki resmi incelediğinizde gelişmiş ülkelerde ve türkiye'de evlilik dışı doğum oranlarını görebilirsiniz. gelişmiş ülkelerde evlenmeden hamile kalan kadınların çocuklarının babası da tahmin ettiğiniz gibi %20 lik dilimdeki erkeklerdir. %80 erkekleri kadınlar tarafından öylesine tercih edilmez ki kadınlar %80 ile evlenip güzel güzel evli mutlu bir yuva kurup, çocuğunu babası ile birlikte büyütmek varken bunu yapmıyorlar, gidip evli olsa bile çoğunu %20 den yapıyorlar. prof. dr. david buss evrimsel psikoloji kitabında kadınların partner seçiminde dikkate aldığı kriterleri açıklamıştır. kitabını alıp okuyabilirsiniz lakin tavsiye etmem. çevrenizdeki piç diye tabir ettiğimiz erkeklere bakın, işte onlar gibi olun diyor kısaca. piç erkeklerin bir de özelliklerini anlamak için kitap alıp okumaya gerek yok hani. zaten biliyoruz. (bkz: the red pill)

    ama değişen doğanın şartları ile birlikte pareto principle (80/20 kuralı) de değişti. 1000 yıl öncesinde tek kriter kaslar, güçlü olmak, dominant olmak vs vs gibiydi. ama artık tüm bunları tek seferde sağlayan bir icat var elimizde: para para para. işte para da böyle bir şey. ali ağaoğlu örneğini hatırlayın. şunu kesinlikle ve kesinlikle unutmayın. kadınlar erkeklere değil erkeklerin statüsüne aşık olurlar. erkeklerle birlikte eşantiyon olarak gelen güç, para, sahiplenme hissi, korunuyormuş hissine aşık olurlar. bunu veremeyen erkeğe aşık olmazlar.

    ancak bu sayede dişi güçlü genlere sahip bir çocuk doğurabilir. bu durum neyi sağladı? eski atalarımızın örneğin boyları ve ömürleri çok kısaydı. (boy: min, max 1,37-1,67) kadınlar daima uzun erkekleri tercih ettiği için doğan çocuklar hep daha uzun doğdu ve bugünkü şeklini aldı. bir başka örnek 5300 yıl önce ölen buz adam ötzi'nin boyu 1,65, kilosu 50 ölüm yaşı ise 40 tır. bu adamın boyu, kilosu ve ölüm yaşı günümüzle kıyaslayınca çok düşük kalıyor olabilir. fakat bugün daha uzunsak, daha kiloluysak ve daha uzun yaşıyorsak bunu evrimsel olarak kadınların yüzyıllardır yaptığı eş seçimine borçluyuz.

    erkeğin bir kadına mahkum olduğu tek konu sekstir. sekse ulaşabilmek için verilen emeğin sonuçta elde edilen kazanımdan daha büyük olması sonucu doğan bir akımdır mgtow. hollanda'da yaşıyor olsaydınız kullanacağınız bir hap ile cinsellik isteğinizden tamamen kurtulabilirdiniz. kadınlardan daha fazla zevk veren yapay seks robotları yaygınlaştığında buna bile gerek kalmayacak. erkekler hayatı boyunca bir kadını sahiplenmek zorunda olan canlılar değildirler. erkekler kendilerini birinin korumasına ihtiyaç duymazlar.

    kadınlar üstün nitelikli bir eşe sahip olacak şekilde hipergamiktir. ondan daha zengin ya da onunla aynı zenginlikte olmalısın. ondan daha eğitimli ya da onunla aynı eğitim düzeyine sahip olmalısın. ondan daha iyi görünmelisin ya da onunla aynı görünüşte olmalısın. ondan daha popüler olmalısın ya da onunla aynı popülerlikte olmalısın. bir alanı diğeriyle dengeleyebilirsin. ( para, statü, görünüş) ama eğer iki alanda da ondan aşağıdaysan unut gitsin. kadınlar ilişkide paraya değer vermez tarzı şeyler söylemeyin kalbinizi kırarım. en gelişmiş ülkelerde * bile fakir erkeklerin cinselliğe ulaşamaması toplumsal bir sorun olarak görülüyor ve bununla ilgili sayısız tezler yazılıp, çözüm önerisi sunuluyor. gerçek şu ki ülkeler geliştikçe dünyanın her yeri böyle olacak. güçlü erkekler sevişip soylarını devam ettirecek, güçsüzler zamanla tarih sahnesinden silinecek. kadına söz hakkı düşmeyen din temelli baskıcı devletlerde bile bir gün bu olacak göreceksiniz. kısacası bir gün darwin haklı çıkacak. (bkz: doğal seleksiyon)

    eğer bir kadın senden daha iyi olduğunu düşünüyorsa sana saygı duyamaz. eğer sana saygı duyamazsa seni sevemez. kadınlar erkekleri, erkeklerin kadınları sevdiğinden daha farklı severler. kadınların sevgisi hayranlık temellidir. hayranlık duyma saygının yoğunlaşmış halidir. saygı, güçten türemiştir. sevilmek istiyorsan güçlü ol. yoksa sevilmezsin. zayıf olduğun için hor görülürsün. kadınlar para ve aşk söz konusu olduğunda erkeklerden daha bencillerdir. erkeğin sevgisinden fedakarlık beklenir. kadınınkinden değil.

    kadın, değer kaybeden bir varlıktır. onların temel varlığı ve eşsiz satış noktası cinsel çekicilikleri ve doğurganlıklarıdır. kadınların çoğu en iyi yıllarını atlı karıncaya biner gibi sike binerek, gece klüplerinde farklı erkeklerle sevişerek, sorumsuzca eğlenerek, hiçbir kabiliyetleri olmadan kolay modda geçirirler çünkü sadece güzeldirler ve iyi sakso çekebiliyorlardır. kadınları kadın yapan çocuk yapma kabiliyetleridir.

    gelelim son aşamaya; şimdi kadınlar dediğim gibi genç yaşlarında güçlü %20lik erkeklerin peşinden gidip onların seks kölesi oluyorlar. fakat bir yerden sonra onların sadece seks arkadaşı olabileceklerini onların ömür boyunca karısı olamayacaklarını anlıyorlar. yine bu sırada içgüdüsel olarak çocuk yapma istekleri de tavan yapıyor. işte bu aşamada tam da bu yazıyı okuyan sen ve senin gibi erkeklerin peşine takılıyolar. fakat sana gelinceye kadar vermediği alfa erkek kalmamış. senin de doğal olarak bu kadınları bakire olmayan haliyle kabul etmeyeceğini anlakları için yeni yeni terim uyduruyorlar. mesela benim bedenim, benim kararım, bakirelik beyindedir yada namus bacak arasında aranmaz gibi şeyler işte. bu hatunlar kendilerinin değerli olduğunu kanıtlamak için bekaretin oldukça önemsiz bir olgu olduğunu can hıraş şekilde savunurlar. bekareti savunan erkeğe hemen düşman olurlar çünkü kendileri de değersiz olduklarının farkındadırlar. kompleksi tavırlar sergileyip agresif takılırlar. benim bedenim, benim kararım lafını ağzına pelesenk yapmış kaşarları dikkate almayın gençler. onlar kaliteli erkeklerin görüş alanından uzaklaşmanın, onlar tarafından tercih edilmeyecek olmanın verdiği ezikliği yaşamaktadırlar ve hiçbir zaman iyi bir eş olamayacaklardır

    (alıntıdır) mantıklı olan hiçbir erkek ağzına gözüne götüne göbeğine attırılmış, litrelerce sperm içmiş, bukkake sırasında saçına gelen dölü banyoda temizlemeye çalışırken eli yapış yapış olmuş, golden shower fantezisinde ağzına yüzüne işenmiş, saçını toplatarak onlarca erkeğe sakso çekmiş, hot lunch fantezisinde göğüsüne sıçılmış, donkey punch için sevgilisine yalvarmış, onlarca erkek tarafından yatakta inletilmiş, onlarca taşak yalamış, defalarca rimjob fantezinde erkeklerin göt deliğini yalamış, içine bilmem kaç litre boşalınmış bir hatunla evlenmek istemez. (rahatsız edici kelimeler için özür dilerim, ama bu yazı verilmesi gereken duyguları tam olarak vermiş)

    bugün sizi beğenmeyen hatunların değeri taş çatlasın 10 yıl sürer. ona bu değeri veren de sizsiniz zaten. bu değere sexual market value denir. aşağıda link 17 deki resmi inceleyin. kadınların değerinin 23 yaşına kadar arttığı sonrasında hızla piyasadan çekildiklerini göreceksiniz. onların etkileyicilikleri en yüksek olan yaşlarında mümkün olan en iyi erkeği arzulamaları normal bir durum yani. linke tekrar bakın, erkeklerin ise değeri 30 yaşından sonra artmaktadır. bunun sebebi ise erkek bulamamış boşta kalmış kadınların sağda solda buldukları ilk erkeğe yavşamalarının bir sonucudur. bugün sizi beğenmeyenler yarın peşinizde koşacak yani. sizler de bu arada vajinaperest olmayın. sonuçta kadından cinselliği çıkar sana vaadedebileceği neyi kalır? kavgada seni mi koruyacak yada seni sahiplenecek mi? statüsüyle seni yükseltecek mi? evet sen ilişkinin erkeği olarak tüm bunları yapacaksın ama o ne yapacak. önünde yatıp bacaklarını açmaktan başka sana ne vaadediyor?

    "bir insana vazgeçilmez olduğunu hissettirsen ilk vazgeçeceği kişi sen olursun" *özellikte bu bir kadınsa vazgeçmesi uzun sürmeyecektir. "bir kadına onun güzel olduğunu hissettiren yada söyleyen ilk erkek, aynı zamanda o kadının boynuzladığı ilk erkek olacaktır. bir kadının seninle kalmasını istiyorsan, onu öyle bir duruma sok ki, başkalarının düşünceleri, kendi çevresinin duyduğu saygı ve kendi öz-çıkarı onun gitmesini engellesin. sadece ona karşı duyduğu aşk ile kadını elinde tutabileceğini sanan erkek yanıldığını ancak kadın gittikten sonra anlar. bir kadın size tümüyle sahip oldu mu, sizden uzaklaşır, böylece size duyduğu ilgiyi yitirir. ve sizi terk eder. asla kadınlara fazla ilgi göstermeyin. ben bir kez daha dünyaya gelirsem, anneme göstereceğim ilgiyi bile gereğinden fazla tutmam. yoksa onu da kaybettigimle kalırım. *(italyan yazar cesare pavese'nin hayatını okuyun. özellikle de otel odasında intihar etmesinin sebebini öğrenin)

    abiniz olarak size iki tavsiyem olacak birincisi; eğer birine aşık olacaksanız kendi statünüzden daha düşük statüdeki bir kadına aşık olun. siz fakülte mezunuysanız o lise mezunu olsun. sizin maaşınız 3000 lira ise o asgari ücretli olsun. o iki dil biliyorsa siz beş dil bilin. onun beş arkadaşı varsa sizin yirmi arkadaşınız olsun. sizin erkekler arasındaki değeriniz mesela 6/10 ise onun kadınlar arasındaki değeri 3/10 olsun. siz 6/10 luk bir erkekken 6/10 yada 7/10 luk bir kadına tav olmayın o ilişki yürümez. kadına daima şu mesajı alttan alttan verin: "istesem senden daha güzellerini kendime aşık ederim, ama şimdilik bunu yapmıyorum ilerde istersem yaparım". böyle olunca kadın bulabileceği en iyi erkeğin siz olduğunuzu anlayacak sizi kaybetmemek için ne gerekiyorsa yapacaktır.

    .

    .

    .

    19- uludağa sözlükten alıntı, major depresyon ve hayatın anlamsızlığı üzerine

    tolstoy şöyle der; "yaşadıklarım ve başarılarım, er-geç unutulup kaybolacak ve ben, o zaman hayatta olmayacağım. o zaman; bütün bu hengame niye? neden çabalıyoruz ki boşu boşuna? insanoğlu nasıl olur da bu boşluğu görmeden hala yaşama devam edip, onun için çaba sarf eder? anlaşılacak gibi değil açıkçası..."

    peki neden intihar etmez bunlar?
    tolstoy, kendisine işkence çektiren ve derin bir bunalıma girmesine neden olan, hayatımda vazgeçilmez olan ölümümle yok olmayacak bir anlam mevcut mudur? sorusunu sormayan, kendisininki gibi dertleri olmayan köylülere derin bir hayranlık duyuyordu. köylülerin, kendisinin bilmediği bir gerçeği bildiği sonucuna varmıştı. aslında haklıydı da... çünkü köylüler, hayatın karşısında yapılabilecek en doğru şeyi yapıyorlardı: toprağı ekip-biçerek hayatın birebir içinde olmak ve kendilerini hayat ırmağının sakin akışına bırakıp, yaptıklarının anlamını hiç sorgulamamak...
    tolstoy, çok isabetli bir şekilde, çevresindeki insanların anlamsızlık, boşluk, saçmalık gerçeğiyle nasıl başa çıkabildiklerini araştırıyor ve dört değişik baş edebilme yolu tanımlıyor;

    *birinci yol bilgisizlik yoluydu. bu yol şundan ibaretti: hayatın bir bela ve saçmalık olduğunu bilmemek, anlamamak ve kavramamak.
    *"ikinci yol bugün ve yarın bütün zevkleri yok edebilecek olan hastalık, ihtiyarlık ve ölümün kaçınılmaz gerçekliğini unutmak"
    *üçüncü çıkış yolu olarak insan; hayatın, dertlerden ve saçmalıklardan kurulu olduğunu anlayınca onu yok etmelidir. güçlü, iradeli ve tutarlı insanlar böyle hareket ederler. onlara karşı oynanan bu oyunun aptalca olduğunu anladıklarında, ölülerin sahip olduğu şeyin yaşayanlardan daha değerli olduğunu ve en iyi durumun var olmamak olduğunu kavradıklarında, bu şekilde davranıp aptalca şakaya benzeyen hayata bir anda son verirler.

    şimdi, tolstoy'un da bizzat uyguladığı dördüncü çıkış yoluna gelelim. albert camus'un "hayat saçmadır. bu saçmalığı görüp ona son vermek de saçmadır. en iyi yol kahramanca yaşamaktır dediği yol... bu yolu tolstoy şöyle anlatıyor: "bu yolun esasları şunlardır: insan hayatın dert, sıkıntı ve anlamsız bir saçmalık olduğunu kavradığı halde yaşama son vermez. bundan bir şey çıkmayacağını bilir. sanki bir şeyler bekliyormuş gibi yapar.işte ben bu gruptayım."

    .

    .

    .

    20- hiçbir dilde nötrlük ekinin olmaması, ekşiden

    debe editi: oha debeye girmiş. debe duyurusu, şey. şey yapın. şey linkine tıklayın... hayallah ya şöyle yapalım: burdan başlayıp yukarıya doğru gidin, ilk duyurusu olan debenin linkine bakın bari ne bileyim :(.

    "iltifattan etkilenmeyen kadın" gibi lavuk lavuk başlıklarda hep aklıma gelen durum. dillerde bulunmayan ya da bulunan konseptler insanların düşünce yapısını da belirlediği için, insanların sürekli olarak ya olumsuz ya da olumlu düşünmesine sebep olan, sıfır olma halini tahayyül edememesine sebep olan yapısal sıkıntı.

    "büyüktür"ün gerçek tersinin "küçüktür ya da eşittir" olması fakat "küçüktür"müş gibi davranılması durumu.

    örneğin "kahve içmeyi sevmiyorum" dediğiniz zaman iki şey anlatmak istiyor olabilirsiniz. ya kahve içmekten hoşlanmıyorsunuzdur, ya da kahve içmeyi seviyor değilsinizdir. kahve içip içmemeniz kimsenin umrunda değilken fazla sıkıntı olmuyor. fakat konu hangi ideolojileri desteklemediğinizden, kimleri sevmediğinizden, kadınların erkeklerin nelerden hoşlandığından ya da hoşlanmadığından bahsederken falan iş karışmaya başlıyor.

    halbuki mesela -me/-ma olumsuzluk eki gibi -ne/-na nötrlük eki olsa. böylece "senin savunduğun görüşü desekleniyorum" diyebilsem.

    "benden değilsin o zaman onlardansın" diye kafama bir şey fırlatılma ihtimali olmasa. "senden değilim, ondan da değilim. hiçbirinizi sevmiyorum lan götler" diye kendini anlatmaya çalışırken helak olan insanlar olmasa ne güzel olur.

    -upir

    .

    .

    .

    21- alıntı yaparak konuşmak

    1- "sanırım çok yaptığın bir şey :d "

    > evet, çok yaparım.
    aforizmalar/ atasözleri/ deyimler, benim için çok değerliler.

    .

    2- "sorun bunu yaparken karşındakinin senden yorulması."
    "ikili sohbetlerde hakaten yorucu"

    > tam tersi olduğunu düşünüyorum: herkesçe bilinin güçlü ifadeler, bir düşünceyi anlatmanın en kolay yolu. çünkü karşındaki adam da illa ki bu lafı duymuştur. bilindik bir cümle ile düşünce aktarımı yapmak yerine kendi cümlelerini kurmak, karşı taraf için çözümlenmesi gereken yepyeni bir cümle demek olur ki aslında yorucu olan budur.

    .

    3-"bilginle hava atman gibi rahatsız edici bir durum."

    > ne yani, bilgim aracılığı ile kendimi daha rahat ifade etme lüksümden, bilgili gözükmemek için feragat mı edeceğim? hehehehe.
    mütevazılık saçma bulduğum bir kavramdır.
    ayrıca aramda bu denli bilgi uçurumu olan bir insanla da genelde diyalog kurmamayı tercih ediyorum.

    .

    4- "okuduğum her şey benim bilinçaltıma hizmet ediyor tutup da etrafla paylaşmıyorum. "

    > bu tercih meselesi. sosyalleşme, güçlü bir haz kaynağı ve bu kanaldan haz elde edebilmek için kendimde değerli olanı, bilgimi kullanmaktan çekinmem.
    ek olarak, benim gibi insanlarla fikir alış-verişi yapmak için de kullanılması gereken yegane şeydir bilgim; diye düşünüyorum.

    .

    .

    .

    22- ingiliz ingilizcesinde "r" harfinin ses olayı

    r harfleri, sadece kendisinden sonra bir sesli harf (vowel) telaffuz ediliyorsa okunur.
    örneğin; car, emergency, there sözcüklerinde okunmaz. "there" kelimesinde her ne kadar r'den sonra sesli harf var gibi gözükse de denildiği gibi telaffuz edilen sesli harflere bakılır.
    burada türkçe'deki ulamayla bir çağrışım yapabileceğimiz bir durum var. örneğin "over", telaffuz edilirken sondaki r telaffuz edilmiyor denildi. ama "over it" deyince, yani bir sonraki kelime sesli harfle başlıyorsa buradaki r telaffuz ediliyor. ya da "overit" şeklinde bitişik yazdığımızı düşünelim ve ilk başa yazılan sesli harf kuralını uygulayalım.

    .

    .

    .

    23- sokrat soru methodu

    bir konu hakkında tartışıyoruz ve bir lavuk diyor ki "müzik evrenseldir"
    bu yöntemi bilen bir başka adam hemen "siktir lan yarrak değildir evrensel mevrensel" demek yerine başlar sorularını sormaya;
    - güney afrika da bir zenci sence zeki müren dinliyor mudur?
    - hayır.
    - peki kahvede sabahtan akşama kadar oturan pala bıyıklı haşmet abi bodom dinliyor mu?
    - hayır.
    - evrensellik, bütün evreni kapsayan anlamında kullanılmaz mı?
    - evet öyle kullanılır.
    - ama dediğine göre güney afrikalı abi zeki müren dinlemiyor, pala bıyıklı amca da bodom dan hazetmiyor... o zaman müzik evrensel değildir¿ di mi?
    - evet değildir.
    >>>döndürdü, dolaştırdı ve sorularla kendi aklındaki gerçeği karşısındakinin bulmasına yardımcı oldu.

    .

    .

    .

    24- diyalektik düşünme methodu

    -----------------diyalektik felsefesi---------------------

    * "zıtlar birbirinden doğar ve ustun bir birlik icinde birlesirler." diyalektik felsefesinin özüdür.

    diyalektiğin tdk'daki tanımı:
    aklı doğru ve yöntemli bir biçimde kullanma, tartışmayı doğru bir biçimde yürütme sanatı, sav ve karşı savdan bileşime ulaşma yöntemi.

    diyalektiğin vikipedi'deki tanımı: diyalektik kavramı, kelime kökü diyalog ve etik kurallı bir şekilde tez ve antitezin ortaya konulmasıyla belli bir konu üzerinden ortak değerlerin inşası anlamına gelir, yani tartışılmış bir şekilde tezden senteze geçmiş, farkında olunmadan tekrar tartışılmasında gene aynı soru ve olası varsayımsal cevaplara ulaşılacak kavram değerlerine verilen genel adlandırmadır.

    .

    * fikir üretimini destekleyen sistemler yada siyasi düzenlerde, herhangi bir anda gelişen belli bir fikri, tezin doğumuna yol açar. tez bir kere oluştuğunda, aynı sistem doğası gereği alternatifini yaratmaya çalışır ki bu hal antitezin gebelik sürecidir. bu süreç uzun sürmez ve sistem kısa sürede kendi karşı tezini doğurur. tez ve karşı tez, bazen kısa bazen uzun yıllar boyunca çatışırlar ama sonuçta kenarından köşesinden mutlaka bir uzlaşma süreci yaşanır. uzlaşılan her nokta sentezdir. sentez ise özü itibariyle fikri olgunluğa ulaşmış yeni bir tezdir ve bu tez oluştuğu anda sistem yine, yeni bir antiteze gebedir. bu doğma, çatışma ve uzlaşı süreci ise diyalektiktir. buradan şöyle bir çıkarım yapabiliriz ki, kabul edilen ve uygulamaya geçirilen her fikir eksiktir (tez). bu eksikliği fark edip kapatan fakat beraberinde mecburen farklı eksiklikler getiren fikirler (antitez), birbirleri ile karşılaştırılır ve daha eksiksiz bir fikir ortaya çıkar (sentez). bu fikrin eksikliğini fark edip kapatan ve beraberinde yine farklı eksiklikler getiren fikirler sürekli çıkarak döngüyü devam ettireceklerdir. bu mekanizma diyalektiktir. diyalektik mekanizması, bireyin kendi doğrusunun en iyisini bulmaya giden bir yoldur, hiç bir zaman ulaşılamayacak doğruya yapılmaya çalışılan bir yakınsamadır.

    * örnekler:

    -bir tarafta ekonomik eşitlikçi sosyalizm[toplumculuk], diğer tarafta ulusun birliğine inanan nasyonalizm[ulusçuluk]. (tez, antitez) sonuç ise nasyonal sosyalizm. (sentez)

    -tez : bardağın yarısı boş
    antitez : bardağın yarısı dolu
    sentez : bardağı oluşturan hacmin yarısı su ile, diğer yarısı ise hava ile dolu.

    * burada görüldüğü gibi kombinasyonal ve permutasyonal bilgiler, tezler ve anti tezler birleştirilerek yeni, daha eksiksiz fikirler ortaya çıkarılıyor. bu teknik, düşünceyi çürütme yolu ile kendi fikirlerimizde kullanılabilir. ortaya attığımız bir iddayı kendimiz çürütmek için anti tez düşünür ve bunları birleştirerek daha eksiksiz tezler elde ederiz. bu süreç uğraşan için sonsuza kadar devam eder.. bunu ben, ahlak ile ilgili yazıyı yaparken kullandım ve beni farklı düşüncelerle yüzleştirdi..

    .

    .

    .

    25- sol elle girilir; sağ elle çıkılır

    - kontrolsüz bir şekilde kapısını açmasının akabinde, bir bisikletlinin araba altında kalarak ölmesine neden olan kamyoncu haberinin altına yapılmış bir youtube yorumu -

    ben adam kadar türkiye'deki eğitim sisteminde de suç buluyorum. sorarım size hanginizi ehliyet sınavında kapıyı sağ el ile açmadı diye (çünkü sağ el ile açarsan yan dönmek zorunda kalır hem aynayı hem de camı görürsün) bıraktılar? hadi onu geçtim bu bilgiyi ve ne kadar önemli olduğunu uygulama ile gösteren oldu mu? avrupa'da park edilecek alan ile bisiklet yolu arasında bile kapı açacak kadar mesafe vardır. türkiyede bırak bisiklet yolunu park edilecek çizgiyle çekilmiş alan bile yok. insanlar şeritin bir bölümünü kapatarak sanki yola eşeği bağlıyor gibi parkediyor. burada ölüme sebebiyet veren vatandaş kadar devlet de sorumlu. insanları saldım çayıra mevlam kayıra yaşatayım sadece vergi toplayayım kendime rant elde edeyim diyen bir devlet devlet değildir olsa olsa eşkiyadır. devlet millet için vardır millet devlet için değil.?

    .

    .

    .

    26- türkçede cümle vurgusu

    duruma göre yeri değişen vurgudur.

    -fiil cümlelerinde fiilden önceki öğededir.

    ahmet dün akşam eve gitti. (ev - dolaylı tümleç)
    dün akşam eve ahmet gitti. (ahmet - özne)
    ahmet eve dün akşam gitti. (dün akşam - zarf tümleci)

    -isim cümlelerinde ise vurgu yüklemdedir.

    oraya giden kişi benim. (benim)

    şart cümlelerinde vurgu şart ekini taşıyan öğededir.

    oraya gedersen bu iş hallolur. (gidersen)

    -soru cümlelerinde vurgu soru anlamı taşıyan sözcüktedir.

    sınav nasıl geçti? (nasıl)
    ne zaman geldin? (ne zaman)
    ali nereye gitti? (nereye)

    -mi/mı'lı soru cümlelerinde ise vurgu soru ekinden önceki öğededir.
    dün akşam ahmet eve gitti mi? (gitti - yüklem)
    dün akşam ahmet eve mi gitti? (eve - dolaylı tümleç)
    dün akşam ahmet mi eve gitti? (ahmet - özne)
    dün akşam mı ahmet eve gitti? (dün akşam - zarf tümleci)

    (bkz: #55711832)

    .

    .

    .

    27- google'da arama teknikleri

    ön bilgi: google kısa yolları derleme

    örnekler:

    xv.-xvii. yuzyilar arasinda, cezayir beylerbeyligi'ndeki kolelikle ilgili bir kaynak ariyorsaniz mesela,
    cezayir kole filetype:pdf
    "cezayir beylerbeyligi" kole filetype:pdf
    cezayir kole xv. xvi. xvii. filetype:pdf

    gibi kombinasyonlari aratiyor ve cikan sonuclara, tek tek bakiyorsunuz. eger cok sayfa acildiysa, en az yirmi sayfa taramadan, diger bir arastirmaya gecmiyorsunuz.

    anahtar kelime, bir kelime grubu ise, tirnak icinde aratiyorsunuz.
    ornek:
    "kurtlar sofrasi"
    "balat'in gulleri"
    gibi...

    power point sunum ariyorsaniz,
    mesela,
    "sanayi devrimi" filetype:ppt
    yaziyosunuz.

    bi de, advanced kismini iyi bir inceliyorsunuz, daha baska neler yapabileceginizi gormek icin. turkce google'da ileri arama midir bunun adi? bilemedim simdi. yani bi sey aradiniz, bi takim sonuclar cikti, sayfanin en altinda, ileri veya advanced diye bir yer olmasi lazim. orayi iyi bir kurcalayin ki, diger ozelliklerden de faydalanabilesiniz.

    ///

    soru: ingilizce dersim için, teflon, naylon, polietilen için bilimsel makalelere ve kaynaklara ihtiyacım var. nerden bulabilirim?

    benim cevabım:
    teflon filetype:pdf site:*.edu
    nylon filetype:pdf site:*.edu
    polyethylene filetype:pdf site:*.edu

    bunnarı tek tek gugıllayın. hiç değiştirmeden aynen kopi peyst. çıkan sonuçlarda, her bir madde için en az 20 sayfa tarayın. tek tek bakın sonuçlara.

    (bkz: #32225429)

    .

    .

    .

    28- reductio ad absurdum (uç örnekler vererek çürütme taktiği)

    bir düşüncenin doğru olduğunu göstermek amacıyla aksinin yanlışlığını kanıtlamaktan ziyade; bu aksi yöndeki düşünceyi mantıklı argümanlar kullanarak değil de absürt seviyede uç örneklemelerde bulunarak kulağa saçma gelmesini sağlama yoluyla çürütme gibi bir tanımlama daha doğru olabilir.

    örnek:
    baba: neden sigara içiyorsun?
    çocuk: çünkü bütün arkadaşlarım içiyor.
    baba: bütün arkadaşların köprüden atlasa sen de atlayacak mısın?

    .

    .

    .

    29- platonik aşk

    en guzel a$k ce$idi.. oturdugun yerden sever, hayalini kurar ya$arsin..
    beklenti duymak asil izdirap.. platonik adam kendine yakinla$ir, kendini anlar
    kar$ilikli a$klarda bu firsat yoktur.. hep kar$inizdakini anlamak zorunda oldugunuzdan kendinizi unutabilirsiniz, bu dengeyi kurabilmi$ insanlar vardir, ornekleri ya$amaktadir ama cok nadir kar$ila$ilabilir..
    oysa platonikte sadece siz, hayalleriniz, hayalllerinize giydirilmi$ bir kilif(beden) vardir.. sizin neye ihtiyaciniz varsa onda yaratirsiniz
    ama giydirdiginiz ve yarattiginiz ki$iligi bekleyip kar$inizdakinden acilirsaniz i$te o vakit huzun, husran zamanidir..
    platonikseniz platonikliginizi bilip ko$enizde oturacaksiniz... o kadar kurdugunuz hayalden sonra bir ili$ki olsada hic hayal ettiginiz gibi olamayacagindan veya yakinda olsa siz daha fazlasini beklediginizden asla tatmin olmaz uzulursunuz..

    (bkz: #424865)

    .

    .

    .

    30- dişi ve erkek arasında arkadaşsal ilişkinin mümkünlüğü

    bilim insanları uzun bir süredir "karşı-cins arkadaşlığı" konusunu inceliyor. wisconsin üniversitesi, konuyla ilgili yaptığı bir araştırma için 88 çifte sorular soruyor. her bir çift kadın ve erkek ayrı ayrı odalara alınıyor ve arkadaşlarına karşı romantik bir şeyler hissedip hissetmedikleri soruluyor.

    bu araştırma neticesinde kadınların erkek arkadaşlarına karşı genelde böyle bir şey hissetmedikleri görülüyor.
    erkeklerde ise durum oldukça farklı çıkıyor; çünkü büyük bir çoğunluğu diğer odadaki arkadaşının kendisine çekici/seksi geldiğini ve şuan bir şeyler hissettiğini, ya da arkadaşı yeşil ışık yakarsa hissedebileceğini söylüyor. yani karşı cinsten arkadaşlar arasında, büyük oranda erkekler platonik olarak karşıdakine karşı romantik veya cinsel anlamda bir şeyler hissediyorlar.

    daha da ilginciyse, erkekler aynı zamanda bu hissin karşılıklı olduğu yanılgısına da düşüyorlar.
    kadınlar, "sizce arkadaşınız size karşı romantik hislere sahip midir?" sorusuna genelde "değildir" cevabını verirken, erkeklerse "sahiptir" cevabını veriyor. hatta erkekler, arkadaşlıklarını bu yanlış tespitleri sonucunda bir adım ileri götürmek için ilk adımı atma konusunda da kadınlara kıyasla daha hevesli davranıyor.

    o meşhur "friendzone" kavramı da tam olarak bu nedenle ortaya çıkıyor aslında.
    nitekim bilime göre kadınlar erkekleri yalnızca arkadaş olarak görebilirken, erkeklerse içten içe kadınlarla olan arkadaşlıklarının biraz daha ileri noktalara gitmesini istiyorlar. yani iki taraf, iş karşı cinsle arkadaşlığa gelince baya farklı dünyalarda yaşıyorlar.

    kaynak
  • sözlük içinde sözlük olur mu ulan?
    (bkz: ekşisözlük derin yapılanması)