şükela:  tümü | bugün
  • rengini ssg'nın eski çekyatından alan renk.

    adamın biri, sevgililer gününde, sevgilisine kendi çaldığı gitar eşliğinde, kendi söyleyeceği bir şarkıyı hediye etmek istiyormuş. bütün hazırlıklarını yapmış. gitmiş bir tane gitar satın almış aylar öncesinden. çalışmış günler, geceler boyunca. bir yandan gitarı tıngırdatırken, bir yandan da şarkıyı mırıldanıyormuş. ama ikisini birlikte yapmayı pek beceremiyormuş. senkronu tutturamıyormuş bir türlü. şarkıyı tam söylerken, gitar alıp başını gidiyor, gitarı tam tutturduğu zaman da şarkı alıp başını gidiyormuş. bir elinde gitarı, bir elinde penası, ağzında, ağzına pek yakışmayan şarkısı. günler geceleri, geceler günleri kovalamış. ve büyük gün gelip çatmış. yarın 14 şubattı. bugün 13 şubat cumartesi, gece yarısına doğru. cumartesi gecesi evde oturan ezik ve yalnız insan, kendini böyle hissetmişti o anda, öyle tanımladı içinde bulunduğu hali. içi burkuldu, bir kırgınlık çöktü üzerine, beceriksizlğin verdiği çaresizlik ve gecenin ıssızlığında. gitar ve şarkı merakı yüzünden sevgilisi ile de pek görüşemez olmuştu son haftalarda. halbuki maksat sevgili değil miydi? o'nun için değil miydi gecelerini günlerine katıp, uykuyu kendine haram edip sabahlamaları? ama amacından sapmıştı artık. sevgili unutulmuş, boşlanmıştı. gitar ve şarkı daha önemli bir hal almış, sevgiliyi mutlu etmekten çok bir hırs, adeta bir tutku haline gelmişti. elindeki penaya baktı. nasır tutmuştu sağ el parmakları penayı sıkmaktan. sol el parmakları ise tel tel iz olmuştu, öyle izlerdi ki bunlar, bir parmaktan diğerine dengesini yitiriyor, birbirini takipten uzaklaşıyordu. yorgun düşmüştü, gözleinin feri gitmiş, saçı sakalı birbirine girmişti. bir uyusa belki yarını büsbütün uykuyla geçirebilirdi. ah bir uyuya bilse. uyku gözlerinden akarken yatağına yatıyor ama başını yastığa koyduğu anda kafasında gitarın tınıları dans etmeye başlıyor, kulaklarında şarkıyı duymaya başlıyor ve istemsizce içinden şakıya eşlik ederken buluyordu kendini. uykuyla uyanıklığın arasında sevgilisi düştü aklına. sevgiliyle birlikte yarın, sevgililer günü düştü. yarını planlamalıydı, daha doğrusu günler evvelinden planlanladığı sevgililer gününü sevgilisine de anlatmalıydı. o'nu evine çağıracak, kendi eliyle hazırladığı yemeklerle donatılmış masada, loş bir kırmızı ışık altında yemeklerini yiyeceklerdi. yemeğin hemen akabinde, daha masadan kalkmadan, biraz da şarabın verdiği çakırkeyflikle ve bu keyfin verdiği fırsatla gitarını çalacak ve aylardır çalıştığı şarkısını söyleyecekti sevgiliye. o anın verdiği heyecanla hemen telefona sarıldı ve sevgilisini aradı. telefon çalıyor ama kimse açmıyordu telefonu. bir daha aradı sonra. ve yine cevap yoktu. bir daha aradı. sonra bir daha. yedinci, belki de sekizinci arayışının son saniyesinde telefon açıldı. açıldı ama, sevgili ses vermedi. genç adam sevgilisine seslendi heyecanla. sevgili usulca ve gönülsüzce efendim dedi. yorgundu herhalde. gecenin bir yarısı belki de uykusuzdu. normaldi bu usulluk, bu gönülsüzlük. öyle yorumladı, ama bir yandan da telaşlandı. bir şey vardı sevgilide. neyin var diye sordu telaşla. sevgili anlattı uzun uzun. genç adam dinledi sessizce. araya girmedi hiç. her cümlenin sonunda biraz daha sessizleşti. içine kapandı iyice. sevgili sözlerinin sonuna doğru gelirken kendini bırakacaktı neredeyse. dinledikçe yorgunluğunu, uykusuzluğunu, kırkınlığını daha çok hissetti, her kelimesinde hücum etti sanki pusuya yatan düşman gibi. sevgili telefonu kapattı, genç adamın konuşmasına fırsat vermeden. zaten cevabı olan şeyler söylememiştiki. söyleyecek sözü yoktu genç adamın sevgilinin sözlerinin üzerine. telefonu bıraktı olduğu yere. olduğu gibi uzandı fıstık yeşili kanepesine. fıstık yeşili de değildi sanki. ama güzel bir yeşili vardı kanepenin. kanepenin yeşilliğine bıraktı kendini. gözleri açık daldı gitti. düşünmeden, öylece. daldı gitti. sevgili yarın gidiyordu. bitirmişti her şeyi. geri dönmemesine gidiyordu. zon zamanlarda yaşanan karşılıklı boşlamışlık değildi sebep. başka sebep de yoktu. sebep söylememişti sevgili. böyle olması gerekiyor demişti sadece. sabaha karşı beş otuz uçağıyla amerikaya uçacaktı. neydi bu? nasıl bir şeydi? dur dememişti. diyememişti. demek istememişti belki de. kendi mi istemişti acaba böyle olmasını da, o yüzden mi içten içten kabul etmişti bu gidişi. ağladı sessizce. dört buçuk yıllık ilişkisine ağladı. aşkına ağladı. sevgilinin yeşil gözlerine ağladı. sarı, biraz kıvırcık saçlarına ağladı. saçlarının kapatamadığı uzun, ince boynuna ağladı. beyaz tenine ağladı. ince, geniş üst dudağına ağladı sevgilinin. bir hışımla kalktı kanepesinden. sarhoş gibiydi. kalktığı gibi karşı koltukta oturan gitarına takıldı gözü. belki de onun için kalkmıştı yerinden. gitarı aldı eline. bakakaldı ama gitara. öylece kalakaldı ayakta, gitar elinde. dondu sanki. sonra yavaş yavaş yürümeye başladı. perdeyi açıp, balkon kapısını araladı. hafif soğuktu. içi üşüdü. ama kendine geldi biraz. kapıyı açıp, küçük balkona attı kendini. dokuzuncu kattaydı. şehri süzdü biraz, biraz da çatının ucunda görünen karları izledi, sarkıtlara baktı. parlıyordu gecenin ışığında. balkon demirlerine yaklaştı. az biraz sarkar gibi yapıp, aşağısını, kaldırımı kolaçan etti. sakindi ortalık. kimse görmezdi ordan atladığını. kimse dur demezdi. yapma sakın demezdi. kendi kendineydi. sanki herkes bunun olacağını bilip de içeri, evlerine çekilmiş, sokağı boşaltmışlardı. ama atlamadı. gitarı bıraktı aşağıya. ama izlemedi düşüşünü. düştüğünü duymadı da. ses gelmedi. boşluğa bıraktığı gibi hafif geri çekilmişti zaten. içeri girdi. yeşiline uzandı tekrar. derin ve huzurlu bir uykuya daldı.
    uyandığında akşam olmuştu. ertesi gün akşam. uyuyup, uyanmıştı defaten. kalkacak enerjiyi kendinde bulamayıp, tekrar tekrar uyudu, uyandı, bir daha uyudu. iki gece, bir gün uyudu genç adam. haftanın başında, akşam üzeri uyandı. hava karanımamıştı daha. saat dört-beş gibi. beşe geliyordu. mutlu uyandı. gülümsedi hatta balkondan manzarayı izlerken. soğuk hava yine iyi geldi genç adama. kahvesini yudumlarken kendine geldi soğuğun da etkisiyle. içeri, çalışma masasına oturdu. aylar önce yarım bıraktığı, tam bitecekken bıraktığı, malum sebeplerden unuttuğu projesini açtı. son dokunuşlarını yaptı. keyifiydi. her şey güzel olacaktı artık. dün, dün de kaldı. bugün bundan sonraki hayatımın ilk günü diye düşündü, belki de kendine fısıldadı bunu. evet, nihayet sonlandırmıştı projesini. ama sonlar hep noktayla bitmez miydi? yaratılış anına noktayı koyup, çalıştırmaya başlamalıydı projeyi. yeşil renge boyadı projesini. kanepesinin yeşiline. siyah üzerine kanepe yeşili. olmuştu artık. kahvesinden keyifle bir yudum aldı, kahve kupasını yerine koymadan, yudumunu daha yutmadan bir şey gözlerine ilişti. kahve kupasını koyduğu yüksek sehpanın öbür ucunda duruyordu, turkuaz ve sarı desenli, plastik bir şey. pena. durdu, uzun uzun baktı penaya. dokunmadı ona. öyle baktı, sevdi içten içe. ve projenin başına yazdı adını. pena. altına da şu notu düştü: "gitar çalmak icin kullanılan minik plastik garip nesne." #1
  • kabak soyduktan sonra elinize yapışan yeşil renkle aynı renktir.