şükela:  tümü | bugün
  • arjantinli yönetmenler gaston duprat ve mariano cohn'ın çektiği 2016 yapımı ve bu yılın festivalinin gözdesi film.

    iki yıl onceki yine arjantin filmi asabiyim ben ((bkz: relatos salvajes)) filmini izleyenler aynı rayda olduklarını hissedeceklerdir.

    modern ülkelerde sanat adı altında bile dolaplar çevirilebilir mottosu ile başlayan film aldığı nobeli geri çeviren bir yazarı doğduğu köye goturur ve bir anda taşraya çevirir kamerayı. eski arkadaşlıklar, medeniyetten uzak dingin yaşamlar, ebeveynlerinin kontrolü ile mutlu büyüyen düzgün çocuklar...
    ama acaba öyle mi sorusu pek tarafsız kalmayacak filmin sonunda.

    bu arada "bodruma mı yerleşsem?
    kütahyada bir köyde organik işine mi girsem?"sorusunun cevabı belki netleşir kafanizda kim bilir.
  • '' yazar olmak için üç şey gereklidir. kağıt, kalem ve kibir. biz yazarlar, egoist, kibirli ve bencil insanlarız.''
    yönetmenliğini gastón duprat ve mariano cohn ikilisinin yaptığı ve başta goya ödülü olmak üzere bir çok ödül alan 2016 yılı yapımı arjantin filmi. türkçeye saygın vatandaş olarak çevrilen filmimiz, nobel edebiyat ödülü alan yazarın tüm ödül törenlerini ve röpörtaj taleplerini geri çevirmesine rağmen, doğum yeri olan kasabanın şenliklerine davet edilip katılmayı kabul etmesinin hikayesi. 40 yıl aradan sonra arjantin'e ve doğduğu kasabaya giden kahramanımız farklı bir deneyim yaşayacaktır. insan denilen varlığın her yerde aynı olduğuna dair oldukça derin mesajları olan etkili bir çalışma.

    ekleme: "nobel edebiyat ödülü'nü almak konusunda iki farklı duygu hissediyorum. bir yandan gururum okşandı, gerçekten okşandı, ama diğer yandan ve bu acı duygu içimde çok daha ağır basıyor. benim inancıma göre bu tür oy birliği ile alınmış onay kararı bir sanatçının çöküşüyle doğrudan ve şüphe götürmez şekilde alakalıdır. bu ödül şunu kanıtlıyor; eserlerim kişilerin zevkleri ve ihtiyaçlarıyla aynı görüşte. yargıçların, uzmanların, akademisyenlerin ve kralların. açık bir şekilde, ben sizin için en konforlu sanatçıyım. ve bu konforun her artistik eserde bulunması gereken ruhla çok az ilgisi var. sanatçıların sorgulaması ve şaşırtması gerekiyor. bu yüzden bir sanatçı olarak ulaşabileceğim son noktaya gelmekten pişmanlık duyuyorum. ancak hissettiğim en kalıcı duygu şu aslında; gururuma yediremediğim, ikiyüzlü bir şekilde beni kızdıran, yaratıcı macerama son vermeye karar verdiğiniz için size teşekkür etmektir. ama lütfen bunları söyleyerek sizi suçladığımı düşünmeyin sakın. gerçek bu değil. burada suçlanacak tek kişi var. o da benim. çok teşekkür ederim."
  • çok şey anlatan çok güzel bir film. ispanyollar film işinde çıtayı fezaya taşıyorlar yavaş yavaş. filme yerleştirilen mini hikayeler cahil ve cehaleti ile gurur duyan bir kasaba halkını ve o kasabadan her nasılsa çıkmış zeki ve başarılı bir yazara hissettikleri haset duygusunun cehalet ve ahlaki yoksunlukla birleşince işleri nasıl çığrından çıkarabileceğini anlatıyor. abimde konuşuyor işte halka belki anlarlar diye ama o konuştukça cahil toplum daha da çıldırıp bildikleri tek dili konuşuyorlar; şiddet
    izlerken olaylar ve insanlar çok tanıdık gelebilir cahilin dili dünyanın heryerinde aynı ne de olsa.
  • tek kelimeyle, mükemmel. fikirler dolambaçlı ve bunalık değil, direkt ve çok net. eleştiriler kaliteli. en önemlisi, her şey çok gerçek. daha farklı nasıl tanımlayabilirim bilmiyorum, eleştirmen değilim. düşüncelerime tercüman oldu bu film. çeşitli yollardan aktarmaya çalıştığım birçok düşünceyi, özellikle de yaratıcılık ile ilgili düşünceleri, filmin de kabul etmesi egomu okşamadı değil.. sanırım bu yüzden sevdim bu kadar. yani, 2009'dan beri twitter'a* yazdığım cümleleri, replik ve tiratlara dönüştürüp film yapmış adamlar. evet evet iki dakikada bildiniz, çok feci egoistim.
    narsist olmalıyız işte, başka bi yolu yok! yoksa nasıl bir araya getirebiliriz iki cümleyi?

    şimdi çok övdüm filmi ve daha da övücem, utanmadan. başka biri beğenmeyecek bu filmi. benim beğendiğim şeyi beğenmediği için bana gülücek. hep öyle olur değil mi? sorun değil... ben aklımda elektriklenenleri dil yoluyla hiç çekinmeden patlatıyorum*, kendi filmini gösterecek olan buyursun gelsin. kıps.

    filmde çok güzel göndermeler var. çok fazla var.
    ben yakaladığım güzel şeylerden bazılarını yazıcam, spoiler da içericek. uyarayım.

    filmi izlemediysen aşağıyı okuma. görüşürüz.

    --

    nobel ödülü kazanmak seni bir heykele dönüştürür. anlaşılan bu bir teşbih değil.

    nobel edebiyat ödülünü hem kabul eden, hem de nobel akademisi'nin iki yüzlülüğünü iki yüzüne de vuran yazar daniel mantovani. nobel aldığı için, isveç kralı ile aynı zevke sahip olduğunu düşünüp canını sıkan bir yazar.

    beş yıl sonra, barcelona sokaklarında dolanırken durup uzun uzun seyrettiği su kanalındaki ölmüş hayvan kuğu muydu başka bir şey miydi bilmiyorum ama, onda kendisini gördüğü kesin. salas'a yani memleketine, köklerine dönme isteğini yeni bir ilham aramak değil, bitmişliği kabul etmek olarak değerlendiriyorum.

    kendisini uçaktan almaya gelen şişman adama anlattığı ikiz kardeş hikayesi, bize çok yabancı gelmeyen* bir üsluba sahipti ve güzeldi. ve o hikayenin üzerine şunu söyleyebilirim; intikam alacaksan, iki mezar kazacaksın.

    "yaratıcılık için en iyi ruh halinin mutsuzluk olduğu söylenebilir mi?" sorusu üzerine rimbaud örneği vermesi güzeldi. yazarlık tanımı mükemmeldi. yazarların dünyayı beğenmemeleri ve değiştirmek istemeleri üzerine yaptığı konuşma ülkemizdeki yüz edebiyat dersinin toplamına denkti.

    borges eleştirileri klişe olsa da yerinde kullanılmıştı, yeterli seviyedeydi ve temaya uygundu.

    irene ile karşılaştıktan sonra irene'nin yaptığı işleri -öğretmenlik, rehberlik gibi- anlatması fakat daniel'in "bunlar hizmet!" diyerek yaratıcılıktan uzak ve sıradan olduğunu yüzüne vurması. ve fakat irene'nin durumu anlayışı ve sonrasında "lütfen alay etme, seni tanırım." demesi, çok fazla şey düşündürdü bana. şehirde daniel'in dilinden tek anlayan kişi de irene idi aynı zamanda.

    "demokrasi ve mutluluk sıradan ve vasat bir edebiyata yol açar. harika edebiyat haksız ve güçlük yaşayan toplumlardan çıkar. onlarda var olan boşluk yaratıcılıkla doldurulur."

    -bir poster arkasına çizilmiş resme karşı yapılan iyi eleştiri-

    irene'nin kızı... evet, o sahneyi hatırladınız değil mi? oidipus kompleksi'ne bi çeşit selamdı sanki.

    rüyasında kasaba sakinlerini ellerinde silahlarla görmesi, ona karşı duyulan nefreti daha en başından iliklerine kadar hissettiğini çok iyi açıklıyor.

    bir romanında babasından bahsettiği adamın daniel'e hayranlığı john lennon suikastını hatırlattı. film sonunda öyle bir şey bekledim, o hayrandan bir saldırı bekledim, fakat öyle bir şeyin olmaması çok daha iyi oldu.

    "kültür kelimesi en cahil aptal ve tehlikeli insanların dudaklarından çıkıyor." muazzam!

    "kağıt, kalem ve kibir. o olmadan hiçbir şey yazamazsınız."

    zor olsa da, salas'ta cesur davranışlar sergiledi. en son cahil ve dinci biri onu av tüfeği ile vurdu. şaşırtıcı mı? hayır.
    ferhan şensoy'un falınızda rönesans var'ında geçen şu pasajını hatırlattı bana:
    "ortada bir yobaz ordusu var. avcılık ruhları da şiddetle gelişmiş, hiç ava gitmemekle birlikte, hepsinin pompalı av tüfeği var. bir gün hep birlikte ava çıkacaklar. biz de av olarak, salak salak dolaşıyoruz ortalıkta."

    son çıkardığı kitabını okurken söylediği "bu hikaye bir mektupla başlıyor. memleketimden gönderilmiş, salas'tan. hayatım boyunca yaptığım tek şey oradan kaçmaya çalışmak oldu. karakterlerim oradan ayrılamadı. ben de asla dönemedim." gerçek hayatta kullanılan cümlelerin, yazıya döküldüğüne dair bir göndermeydi. ve filmdeki son güzel göndermeydi sanırım. ceketindeki çiçek ile birlikte.
  • benim tüm edebi duygularımın sinir uçları ile oynadı bu film. çağrışım manyağı oldum adeta. inşallah bu topraklarda da günün birinde böyle bir film çekilir. filmi seyredenler aşağıya:

    birisi bir şeyi senden daha iyi söylemişse ya onu tekrar et ya da sus demiş adamın biri. ben de böyle düşünmeme ve some logic'in üstteki şahane entrysine rağmen bir şeyler yazmadan duramadım. hiç özenmeden çalakalem yazacağım. bütünlük arayan üstteki yazıyı okusun.

    yazarımız, kendisine hikayelerini verip değerlendirmesini isteyen otelci çocuğa, "basitçe ve açıkca yazmışsın" der. yazar adayı alınır "çok mu basit" der. yazarımız, "kafka da basit ve açık yazar ama rahatsız edici ve yıkıcıdır" der.

    bir şeyleri basit yapmak gerçekten çok zor. yönetmen bu zor işin altından ustalıkla kalkmış.

    yazarın ağzından çıkan her bir cümle bana paul auster'in basit, akıcı ama buna karşın konuyu en kılcal damarlarına kadar bütünüyle ifade edebilen yazılarını hatırlattı. basit, kısa, net ve gerçek cümleler. neredeyse hiçbir zaman duyamadığımız kadar gerçek.

    oğuz atay'ı düşündüm sonra. "ey sevgili milletim! neden böyle yapıyorsun? neden az gelişiyorsun? niçin bizden geri kalıyorsun?" diye dertlenen aydın "entel" tiradını hatırladım.

    demek ki bizim gibi 3. dünya ülkesi olan arjantin'de de benzer toplumsal kodlar var. bugüne kadar hep okumuşu dışladık. sanatçısı, aydını, edebiyatçısı, entel, özünü kaybetmiş, halkın benimsediği değerlere düşman diye aşağılandı. eskiden gizliceydi neyse ki millet iktidara geldi de artık açıkça sövüp hain ilan edebiliyoruz okumuşu. tamam bu heriflerin dine, millete, vatana, namusa, esnafa hiç saygısı yok da böyle dev aynanın karşısında kendini çırılçıplak görmek de bir tuhaf. insanın başı dönüveriyor.

    bu mına koduum entelleri yıllarca, bir dönümü kendine kattığı için eniştesini pompalı ile vuran köylünün hissiyatını anlamadılar. malafatını, ergengen eşekte, evliyken pavyonda bileyleyen köylüyü benimseyemediler. gerdekte çarşafı kızıla boyamayan gelini taşlamayı horladılar. hem burada doğacak hem de burayı beğenmeyeceksin. tüm bunların üzerine bu aşağıladığın insanların memleketine gelip bir de paye alacaksın he. işte böyle domuz gibi vururlar adamı.

    kemal tahir, yaşar kemal, orhan kemal, bekir yıldız, sabahattin ali ve niceleri hepsi aynı bu toprakların esas sahibi sayılan anadolunun, köylünün, taşralının hikayesini anlattı onyıllarca. son lokmasını dahi seninle paylaşan, evinin kapısını sorgusuz açan bu iyi, saf, temiz halkın içten içe çürümüşlüğünü, ikiyüzlülüğünü, cehaletini, hoyratlığını ve bunun getirdiği cesareti yazdılar bir dolu kitapla. ama kitap okumayan bir toplumda bu toplumsal terapi hiçbir işe yaramadı tabi ki. çok okuyan arkadaşlar şimdi sefilleri oynuyor diyen ve kendini padişah sanan biri tarafından yönetiliyoruz.

    üstteki biricik yazarlarımız da, film de aynı şeyi diyordu: herkes kendisinde olmayanı diline pelesenk ediyor. namus, vatanseverlik, kültür, din, sanat, edebiyat ondan yoksunların ağzında sakız oluyordu.

    dolayısı ile filmdeki kasabalıları çok yakın buldum kendime. aynı süleyman emmi gibi, aynı cemil dayım gibi hepsi mütevazi, saf, cahil ama misafirperver, iyi, temiz insanlardı tabiatını sktiklerim. kalabalıklardı, haklılardı, yazar villasına gittiğinde yüzyüze bakacaklardı kuyruklarına soktuklarım.

    ne diyordu jesus christ: kendi köyünde peygamber olamazsın.

    bir tarafta tek başına narsist ve kibirli bir yazar. diğer tarafta toplumcu iki yüzlü taşralılar. gel de ayn rand'a hak verme.

    son olarak şükrü erbaş'ın ünlü şiiri ile yazımı bitiriyorum: köylüleri niçin öldürmeliyiz?
  • orhan pamuk'a film önerisinde bulunabilme imkanım olsaydı işte o film bu kara mizah olurdu.

    siz de izleyin.