şükela:  tümü | bugün
  • daha önce de olmuştur. hep olurdu. düşündüğüm, istediğim pek çok şeyi gerçekleştirmeye dair bir fırsat er ya da geç, bir kere olsun mutlaka elime geçerdi. ben değerlendiremezdim. uzun zamandır arzu edilen bir şeye yaklaşıldığında, onun ulaşılabilirliği fark edilince hemen herkeste bir geri çekiliş veya acayip bir tereddüt hali olur değil mi? becerisizlik doğru kelime değil, ancak ilk aklıma geleni. bunu çoğu insana geneleyerek kendimi yargılamaktan kaçmıyorum. ben -gerçekten- öyle olduğunu sanıyorum.

    önceleri bu ikilemde kalma halimi neyi/nasıl istediğimi yeterince çözümleyememiş olduğuma bağlardım. çünkü eğer kuvvetli bir isteğim olsaydı ona hiçbir şartı gözetmeksizin koşmam gerekmez miydi? sokaklarda yürürken bu gibi nedenlerin daha fazlasını görebilmek için gözlerimi bir çizgi haline getirecek kadar kısmam gerekiyordu ve bulduğum, farklılığı sadece yaş unsuruna bağlamamın yetersiz kaldığı, toplumdaki birçok insanın hayatlarını, söz ve davranışlarını kendi deyimleriyle "akışına bırakarak" değerlendirmekten, mukayeseden ne kadar uzak kaldığıydı ve ben onların gözünde bir parça hayranlık uyandırsam da kaygılı bir kontrol manyağı oluyordum. bunun yanında başkalarının düşüncelerini umursamayan, keyfini koruyan, boşvermiş bir tiptim ve bu halim onlarda uyanan izlenimle yine onlarca epey zıt sayılırdı.

    bir süre sonra olaylara ve onların sonuçlarına "bu böyle oldu, o bunu doğurdu, çünkü aslı böyleydi ve bunu yanlış algılamıştı. sonuç olarak katil bahçıvandı" gibi kesin yargılarla bakmayı kestim (kesmeye çalıştım). istesek de yapmadığımız düşler, monotonluğuna saplandığımız hayat, alışılmışın dışına çıkıldığında önceden tahmin edilemez sonuçların endişesi vardı. madem öyleydi, ben de hepsine birden üşengeçlik adını verdim. kesmeye çalıştığımı belirtmiştim. üşengeçlik veya başka bir şey, tanımlamadan, kendimce bir açıklama getirmeden edemiyordum.

    bu öyle büyük bir örnek olmayacak ama en son elimden kaçan fırsattan bahsetmek istiyorum. yani benim fark edebildiklerimden sadece birini, onların içinden sonuncusunu.

    ortaokulda kendisini en son gördüğüm zamanın üzerinden altı sene geçmiş olsa da hala sevgiyle andığım, arada sırada rüyamda bile görüğüm bir fen bilgisi öğretmenimiz vardı. parlak bir öğrenciydim, bütün öğretmenler tarafından sevilirdim; ancak bir tek fenciyi severdim. babam yaşında bir adamdı. biyoloji mezunuydu. altıncı sınıfta ilk dersinde tahtaya geçip bizi sadece güldürdüğünü hatırlıyorum. samurayla ilgili bi taklidini. hayali kılıcını çekiyordu ve kılıç öyle keskindi ki bir bakıyordu parmaklarını da beraberinde kesmiş filan. ben anlatınca komik olmuyor, biliyorum. o ders boyunca ağzımızdan salyalar akıta akıta güldük. ertesi gün okula gidip de sabah sıra olduğumuzda yedi ve sekizinci sınıflardan okulun en sert ve en nefret edilen hocası olduğunu duyduk. siklemedik, çünkü daha dün karnımıza gülmekten ağrılar sokmuş bir adamdı. ikinci dersinde birden ciddileşmişti. adımı okulda komik öğretmene çıkarmışsınız, demişti. gayet ne hatırlıyorum. oldukça çekinmiştim başta.

    üst dönemler haklı çıkmaya başlamıştı. kılık kıyafete karışır, derse geç gireni almaz, sınavlarında yer değiştirir, özellikle yaramaz erkek öğrencilerin ağızlarına sıçardı. favorilerini baş ve işaret parmaklarıyla tutarak döndüre döndüre çevirirdi. kulak üzerinde uyguladığı bir işkence de vardı sanki hatırlamıyorum, söylemek istediğim oldukça disiplinli ve ciddiydi. senenin başında bir gün tüm sınıfa rastgele sorular sormuştu. öğrenim hayatımın geri kalanında bir daha sadece kopya çekecek olmuşsam sırada oturduğum yerde şekilden şekile girerek kendimi saklamam gerekti. ama o üst üste iki ders saati ölüm gibi geçmişti, tenefüs oduğunda sınıfa şöyle bir bakıp sözlüye kalkmayan tek kişinin ben olduğumu fark ettim. utandım, sıkıldım.

    o günden sonra dersini can kulağıyla dinledim. anlattığı biyoloji ve kendisinin gözümde en sevdiğim öğretmen oluşu sayesinde üniversite sınavı için bile bu derse pek çalışmam gerekmedi. söylediği cümlelerin sonunu tamamlayan, dersi öğretmenin gözünün içine bakarak anlattığı inek öğrenci bendim. bir başkası olsam yemin ederim o zamanki halime, kendime tahammül edemezdim ama arkadaşlarımla da aram iyiydi ya da bana öyle geliyordu.

    herkese aynı davranmazdı. benimle birlikte birkaç saygılı, çalışkan bulduğu öğrenciyi de sıkıldığımız bazı derslerden alır -bir de bilgisayar derslerimize girerdi- bilgisayar laboratuvarında şahan videoları izletir bizimle gülerdi. şahan'ın komik olduğu zamanlardı. tenefüslerde öğrencilerle voleybol, masa tenisi filan oynardı. sertti mertti ama öğrenciye pislik yapmak derdinde olmadığını anlardınız. bazen nöbetçi olduğunda beni yalnız görmüşse yanına alırdı ve koridorlarda bahçede filan dolanır, laflardık. üç kızı vardı ve okuldakiler benim göz bebeği olduğumu bildiklerinden bana dördüncü kızı filan derlerdi. sevinirdim. bazı piç erkek arkadaşlarım da vardı ki tuvalette öğretmenimizin aletinin devasa olduğunu gördüklerini ve bana karşı sapık bir tutumunun olabileceğini söylemişlerdi. gerzek abazan ergenler. kıpkırmızı olmuş iki hafta kadar öğretmenimizin yüzüne bakamamıştım. çok geçmeden bu dediklerini kafamdan attım. şu an bu kadar ayrıntılı anlatmam çok mu lazımdı diye düşünüyorum. neyse.

    en büyük kızı benden bir yaş büyüktü ve ikisi aynı okuldalardı. bir öğretmen çocuğu için olabilecek en kötü durum kesinlikle budur. kızı vasat bir öğrenciydi ve pek belli etmese de buna üzülürdü. bense okulu birincilikle bitirmiştim. mezun olduktan sonraki ilk öğretmenler gününde bende numarası olan bir başka hocadan numarasını istedim. benim için buldu. aradığım zaman ismimi söyleyince beni şıp diye bilememesi biraz canımı sıkmıştı, hatırlaması için kendimi tarif etmek zorunda kaldım. konuşmasının neşesiz tonunu hatırlıyorum. moralim bozulmuştu. annem babam da öğretmendi ve özellikle annemin dersine girdiği bir öğrenciyi aradan nice seneler de geçse bir yerde gördüğü an hatırlamasından hoşlanırdım. gerçi ben kendisini ziyarete filan gitmemiştim. sadece telefonda sesimi duymuştu. yani işte, alt tarafı. ama öğretmenler gününü kutlamayı çok istemiştim ve bunun için beklemiştim, "sizin sayenizde"yle başlayan cümleler kurduğumu hatırlıyorum. bana karşı neşeli haliyle hatırladığım öğretmenimin sesi soğuktu ya da ben çok küçük ve alıngandım. bir daha hiç aramadım.

    on birinci sınıfta -2008 filan- facebook patladı ve ilkokul öğretmenimi bulup fen hocasının aynı olup olmadığını sordum. başka bir okula geçmişti ama hangi okul olduğunu bilmiyordu. o sıralar ilkokulumu ziyarete karar vermiştim. asıl sevdiğim öğretmeni görmeyeceksem diğer öğretmenlerin ilgi isteyen bakışlarına ve yapmacık sevgi gösterilerine katlanmamın bir anlamı yoktu. mezun olduğumdan beri önünden bile geçmedim.

    geçen gün 4.leventte işim vardı ve kendisinden bir şey teslim almam gereken kimse ortalıkta yoktu. epey beklemiştim. sonra durağa gittim. az sonra sonra durağa bir kız geldi. o adamı sırada beklemeyip basıp gitseydim veya adam vaktinde yerinde olsaydı göremeyeceğim bu kızı ilk bakışta tanıdım: şu fencinin büyük kızıydı. saç modeline kadar hala aynı tipti. acaba dışardan bakıldığında ben de mi hiç değişmedim, diye aklımdan geçirip bir iki saniye buna tasalandım. sanki araya giren seneler sonucunda bambaşka bir şeye dönüşmek gerekiyormuş gibi. kızın ismini hatırlamaya çalıştım. sonra babasının soyadını. sonra yanına gidip gitmemeyi düşündüm. hangi okulda çalıştığını hala merak ediyordum. inşallah emekli olmamıştır da ziyaretine giderim şeklinde kafamda kurgulayama başlamıştım bile.

    orda durmuş kıza bakıyor ve düşünüyordum. yanına gidip konuşmaya başlamamamın nedeni kafamın içinden hızla geçen düşüncelerden değil, fırsata yakın olmanın verdiği sersemletici şaşkınlıktandı biliyordum. tam o sırada durağa otobüsüm yanaştı. normalde beklesem 35dkda bir gelen otobüs gelivermişti işte. hocamı hep tekrar görmeyi istiyordum ama bu fırsatla yüz yüze kalınca bunun hep olumsuz tarafları gözüme görünmeye başladı. niye bilmiyorum ama, o an kızla konuşmayı hiç istemedim. kafamı bir aralık otobüsümden tarafa çevirip tekrar kıza baktım. "demek ki zaten daha önce de o kadar çok istememişsin ki başka bir okula tayin olduğunu öğrendiğinde okulunun müdürüne sormadın" dedim. "hadi diyelim ki gerçekten gitmek görmek istiyorsun, bunu istemenin sebebi ne?" diye sordum. bunun altında samimiyetsiz ve ikiyüzlü yanlar buldum. ne yani, gidecek ve " 'işte sizi çok severdim, bizim okul boktandı ama sizin mezun ettiğiniz böyle başarılı öğrenciler de oldu, şimdi şuradayım, geleceğe dair böyle planlarım var...' vs diyecek ve kendisini iyi hissettirmekten öte kendimi takdir ettirmeye mi çalışacaktım. oysa sadece kendisini görmek istiyordum. neydi lan amacım?" diye kendime sorup cevaplamayı beklemeden otobüse akbilimi basmış dırıııııııırım sesini çıkartmıştım. oradan salinger edasıyla siktir olup gittim. sanırım öğretmenimin nerde olduğuna ve ne yaptığına dair merakımı da ziyaret etmeye dair isteğimi de kaybetmiştim.
  • gerizekaliliktir. bunu buraya yazıyorum ki, bir daha aynisini yaparsam bana ders olsun. bu fırsatı değerlendirmek için elimde sonuna kadar gidebilecek şansım vardı. yine de bunu bile bile yapmadım. eger yapsaydım sonuçları çok güzel olacaktı, çok güzel de ders olsun bana. aferin. hayatımın sonuna kadar aklımdan çıkmayacak ve her şeyi düzeltebilmek için artık çok geç. elinize öyle bir firsat geçerse değerlendirin arkadaşlar.