şükela:  tümü | bugün soru sor
  • hayatımın en güzel hikayesi.
    2005'in sonbaharında hiç hesapta olmayan bir şüpheyle girdi hayatımızın orta yerine;
    - emin misin bi yanlışlık olmasın?
    - yanlışlık mümkün değil de belki bi rahatsızlığım vardır ne biliim bi test yapalım istersen.
    ....

    - orhan baba ver bize bi gebelik testi en iyisinden.
    - noldu lan neri hayırdır bişi mi var?
    - inşallah hele sen ver bakalım iyisinden bak ikiz olmazsa geri getiririz ha ehehehe...
    - lan yapma dedim elli kez öyle salak salak espriler al git... şimdi yenge burda olmazsa bişi derdim ama...
    - hadi baba öptüm ellerinden.

    eve uçar adım gidilir, hazırlık faslından sonra insan ömrünün en uzun beş dakikası başlar. o tarafa dönülür bu tarafa koşulur dergi arşivi karıştırılır boş boş bakılan sayfalar güldürmekten uzaktır, en iyisi tv denilip salak salak zaplanır. olmadı balkona çıkılır, buzdolabı karıştırılır… ve nihayet iki çizgi ile karşılaşılır.

    uçar adım jinekolog’a gidilir ve nerdeyse 7 ay daha 2 haftada bir ziyaret edilir;

    - peki doktor hanım nasıl olacak… vakti geldiğinde size nasıl ulaşabileceğiz? hep size geliyoruz doğumda da siz yanımızda bulunun istiyoruz.
    - o durumda ameliyathanedekilere söylerseniz evden çağırırlar beni saat kaç olursa olsun.
    - oh… çok güzel kafamız daha rahat olur bu durumda.
    - tabi tayinim çıkmazsa…
    - öyle bir ihtimal mi var?
    - tam belli değil ama…
    - anladık sağolun borcumuz ne kadar?
    - 60 ‘ta siz 50 verin
    …..
    doğuma 2 ay kala ankara’da yaşayan arkadaşlar kafa karıştırır;

    - bence buraya gelin, bak ben de x hastanesinde doğum yaptım, çok ilgileniyorlar, özel oda özel hemşire…
    - vala burada doktorumuz var ama…
    - boşver doktoru buradaki hizmet daha iyi hem problem de çıkmaz doğum sonrasında…
    - bi düşünelim yine de

    düşünme işi 2-3 hafta sürer, tam karar verilip hastane de ayarlanmışken vazgeçilir, tekrar karar verilmesi 1 haftayı bulur. karar verilen gün süngerbob evden çıkar, işyerinden erken ayrılıp uçak biletini alacaktır. tam servise binecekken telefon çalar, ‘‘servistekilerdir görmediler herhalde’’ deyip açmaya üşenir telefonu. servis gelir, yerine oturur telefon hala çalmaktadır etrafına bakınır servis dışından kim olabilir ki?
    - sünger koş buraya hemen kanamam var.

    koşa koşa eve dönülür ordan hastaneye;

    hastanede tahmin edileceği üzre doktor yoktur, hemşire gelir durumun ciddiyeti anlaşılınca doktorun çağrılmasına karar verilir.

    - bizim kendi doktorumuz var y hanım onu çağırabilir misiniz?
    - çağıramayız, çünkü nöbetçi olan o değil.
    - bize buradan çağrılabileceğini söylemişti ama…
    - hayır beyefendi mümkün değil… hem bebeğin kalp atışları çok yavaş, hanımefendi hazırlansın ameliyathaneye gireceğiz, siz de dışarıda bekleyin.
    - dışarıda mı? ben de içeride bulunmak istiyorum.
    - çıkmanız lazım beyefendi lütfen…
    - hayır çıkmayacağım ben de geliyorum…
    - israr etmeyin alamıyoruz… memet abi … memet abi yardımcı olur musunuz beyefendiye…

    iki tane temizlik görevlisi gelir ite kaka dışarı çıkarmaya çalışırlar kavga-dövüş-küfür para etmez o sırada nöbetçi doktor da gelmiştir. hemen hemşireden durumu öğrenir… yanına çağırır…

    - bak canım eşinin durumu ciddi… bize yardımcı olmalısın… öncelikle eşini kurtarmaya çalışacağız olursa da bebeği… hemen şurayı imzala…
    - ama… bizim… doktorumuz… ben… içeri…
    - canım imzala hemen bekleyemem seni…

    o sırada asıl doktorun uyarısı gelir akla. ‘’bakın aklınızda olsun eşinizin bir böbreği olması gereken yerden biraz aşağıda, allah korusun olur da bir ameliyat, kaza durumunda bunu doktoruna söyleyin bazen yanlışlıkla böbreği kitle sanıp alabiliyorlar’’ demiştir vaktin birinde hemen aktarılmaya çalışılır doktora da…

    - hocam tamam imzalıyayım da eşimin…
    - yav oyalanma kardeşim hadi…
    - eşimin böbreği…
    - tamam hadi biliyorum ben işimi…
    - anlamadınız böbreği aşağıda…
    - aaa… kardeşim tamam uzatma…
    - böbrek.. aşağı… (ananısikiiiim… anlatmadı bi türlü)

    hemen ameliyathanenin çıkış kapısına geçilir, anne aranır… ama öyle bir dolmuştur ki sungerbob zar zor konuşabilmektedir… bir iki kelimeyle anneye meram anlatılır… beş dakika içinde anne oraya intikal etmiştir… yutkunmaktan ağlamamak için kendini kasmaktan anneye de olay adam gibi anlatılamaz… bir oraya bir buraya gidip gelirken telafon çalara habire…

    - alo noldu yav? çok korktuk servisten öyle inince bişi mi oldu…
    - yok… eee… doğum… ameliyat…
    - anlamıyorum ne diyorsun?
    - işte… hastanedeyiz…

    gözlerde yaş var, ses titriyor ama gene de gelmeye devam ediyor telefonlar… haber duyulmuş bir anda… arkadaşlar.. akrabalar… oğlum iki dakika durun be konuşamıyorum anlayın işte…

    gelen aramalardan fırsat olunca asıl doktor aranır… nerdeyse yarım saat sonra ulaşmak mümkün olur;

    -hocaanım merhaba tanıdınız mı ben …. doğum zamanı arayabileceğimizi söylemiştiniz…
    - evet noldu?
    - acil bi durum oldu buraya gelmemiz gerekti şu an amelıyata aldılar gelebilir misiniz hemen buraya?
    - hayır gelemem?
    - niye?
    - eee… şey… bizim anlaşmamız var başkasının nöbetinde gelemiyoruz…
    - yav ne nöbeti… ne anlaşması? daha geçen hafta çağırabileceğimizi söylemiştiniz…
    - anlayın işte bizim arkadaşlarla anlaşmamız var…
    - hocam ama kaç ay boyunca gittik geldik, o kadar para verdik… para alınca iyi de şimdi çağırınca mı böyle yapıyorsunuz?
    - bakın anlamıyorsunuz… anlaşma…
    - tamam anlaşma da durum çok ciddi doktor hanım…
    - bizim kendi aramızda anla…
    - anladım da durum ciddi diyorum… eşimin hayati tehlikesi var lütfen gelin…
    - beyefendi ısrar etmeyin gelemem…
    - siz şimdi geliyor musunuz… gelmiyor musunuz?
    - hayır gelemiyorum…
    - senin vicdanını sikeyim… diplomanı sikeyim…
    - beyefendi…
    - zihniyetini sikeyim senin… paracı karı…
    - beyefendi…
    - beyefendiyi sikeyim…

    telefon kapandıktan beş dakika sonra doktor hanım kıpkırmızı bir suratla ameliyathaneye gelir…
    - beyefendi ben size söylüyorum inanmıyorsunuz… anlaşmamız var bizim… ama gene de sizin hatırınız için bi gireyim içeri.
    - tamam hocam tamam… girmeyin içeri… sizin anlaşmanız var aman bozulmasın düzeniniz…
    - tövbe tövbe…

    kafayı sallayarak içeri giren doktor beş dakika içinde gülerek çıkar;

    - hadi gözünüz aydın… operasyon başarılı geçmiş anne de kız da çok iyi… birazdan çıkarırlar.
    - öyle mi doktor hanım… çok sağolun… özür dilerim demin… (iyi haberler alınınca hemen normal nezaket seviyesine gelinir.)

    ameliyathaneden bir bayan çıkar ve bebeğin malzemelerini ister, doğuma daha beş hafta var diye kundak falan hazır değildir zaten olsa da yanımızda değildir… bi kaç yer aranır istenir. geçici olarak ameliyathane çarşaflarına sarılarak çıkartılan bebeğin yüzüne de bakılmaz annesini görmeden… derken sedye çıkar sedye de bilinçsiz yatan annenin elinden tutularak odaya geçilir, anne yatağa yerleştirilir… ardından dünyanın en güzel bebeğinin yüzüne bakılır..

    - elif…elif… kızım…
    - kucağına al…
    - alamam ki hayatımda hiç bebek almadım kucağıma…
    - al al.. korkma… (bu alma işlemi korka korka çekine çekine ancak 4-5 saat sonra yapılabilir)
    - ikinci isim diyordunuz… ikinci ismi ne?
    - bilemiyorum ki çok erken geldi…

    böylelikle nerdeyse hamilelikten önce belli olan ismin yanına çok istenen ikinci isim bulunamaz 5 haftalık acelecilikten dolayı… ve hayatımın en güzel hikayesinin başlığı tek kelimeden ibaret olur.
  • insanoğluna isim olarak verilen elifin kökü ile alfabenin ilk harfi olan elifin kökü bir değil, ayrıdır.
    alfabenin ilk harfi olanı: elif, lam ve fe den mürettebdir.
    şahıs ismi olanı: elif, lam, ye ve fe ile yazılır ve "ülfet" kökünden gelir.
    ülfet ise alışmak, bağlanmak, sevmek, yakınlaşmak gibi manalara gelir.
    böylece elif dostluk eden, yakınlık gösteren, seven, alışılmış, dost, âşina ve sevilen demek olur.

    bütün eliflere ve elifseverlere iftiharla bildirilir.
  • ilk 'aşık'(!) olduğum kızın adıydı elif. uzak akrabamız.. yaşım 4-5..kuran kursu'na ilk gidişim de 5 yaşıma denk gelir..'aşık' olduğum dinin dilinin ilk harfiydi..şimdiyse son aşkımın, aslında ilk ve son aşkımın adı..çünkü 'elif'im noktalandı', itmama erdi. ben de imana erdim. 'birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız' diyor çünkü tabib el kulub.. elif'i görse mertek sananlar ne elif'ten anlar ne aşktan.. bizse 'elif okuduk ötürü, pazar eyledik götürü, yaradılanı hoş gör, yaradandan ötürü' diyenleri gördük. bir de elif'i gördük, elif'e baktık, bakınca gözlerini okuduk, baktıkça mahcup olduk..o da bize nazar eyledi, geldi yanımıza pazar eyledi..teveccüh buyurdu..bakıştık. konuştuk. anlaştık. taaşşuk eyledik. ben o'nun beyefendisiyim, o benim hanımefendim..selam ederim matmazel.
  • ''elif diye bir kızımız olsun. romantik bir filmin gösterildiği bir sinema dönüşü olsun o da. ya da bir bale dönüşü. bunu istiyorum ben. (...)
    sen ne güzel bir elif doğurursun. başına kurdeleler bağlarsın.
    evet, elif.''
    onüç günün mektupları / cemal süreya
  • "içimden şu zalim şüpheyi kaldır
    ya sen gel ya beni oraya aldır"

    gözümü açtığımda esenler otogarı'na henüz girmiştik. başımı cama doğru çevirdim. sağdaki damla soldakini hızlıca geçerek akıverdi aşağı. yarım dakika camdaki damla yarışını seyrettim. yağmurun yağdığını fark etmem için göğün gürlemesi gerekti. o kadar çok yağmış ki otobüsten indiğimde otogardaki o kesif ve kadim sidik kokusu hissedilmiyordu. aileme ve arkadaşlarıma istanbul'a neden geldiğimi anlatacak hiç halim yoktu. doğruca bir otele gittim. bir an evvel o'nun işyerine gitmeliydim fakat yorgun ve uykusuz çıkmak istemedim, bir türlü eskitemediğim sevgilimin karşısına. 2-3 saat kestirdim.

    geçen sene karar vermiştim o'nunla evlenmeye. nisan ayında. yani birlikteliğimizin 15. ayında. insan çok aşıkken ve her şey yolundayken bu kararı alamıyor galiba. bunun için az da olsa ayrılık değilse de aralık gerekiyor. ya da ben malım, bilmiyorum.

    sigara içmemi sevmezdi. yeryüzündeki birçok nefretin sebebi babalar galiba. istanbul'dan döndüğüm bir nisan günü sigarayı bırakmıştım. insan sevdiği için neleri bırakmaz? sigarayı bıraktıktan bir hafta kadar sonra bir de yüzük almıştım. tektaş yüzükten ne anlarım ben? nasıl yazıldığına bile internetten baktım şimdi. nedense yerine gelmesi gerekli şekli bir şart gibi gelmişti. bir gün o'na vermek üzere o'ndan kalan eşyaların arasına koymuştum.

    işte on yedi ay sonra bir eylül günü sigarayı bırakmış bir adam olarak cebimde yüzük, kafamda güzel düşüncelerle metrodaydım. o, bu yöndeki son istasyondu.

    çalıştığı kuruma vardığımda mesainin bitmesine bir saat kadar vardı. güvenliği bir şekilde atlatarak çalıştığı odayı sordum. biraz sonra kapısındaydım işte. kapıda ismini okur okumaz heyecanlandım ve uzaklaşarak koridorun başındaki sandalyelerden birine oturdum. önümden geçen iki adam benimle ilgilenmedi. şu kadınlar ne kadar meraklı? orta yaşın biraz üzerinde kısa boylu bir kadın, sanırım tuvalete giderken, ne beklediğimi sordu. 'mesai kaçta bitiyor acaba' dedim. 'acaba', bir yabancının, bir iş takipçisinin, bir müracaatçının görevli memura kibar görünme çabasıdır. mesainin bitmesine bir saat varmış. mutsuz olduğu her halinden belli olan kadına, mesai arkadaşına evlenme teklif etmek için orada bulunduğumu söyleyemezdim. teşekkür ettim ve dışarı çıkıp çalışanların çıkışını beklemeye başladım.

    bahçede çimenlerin ortasında kediler için konmuş birkaç tane su kabı vardı. bir süre sonra sarışın bir kedi gelip paçalarıma sürtünerek etrafımda dolaşmaya başladı. hayatımda ilk kez bir kediye elledim. sevdim onu. okşadım. her uçak kalkışında heyecanım biraz daha artıyordu. güneş batıya doğru kaydıkça kalbim biraz daha dışına çıkıyordu. doğrudan çıkış kapısına bakamıyordum. göz göze gelirsek bayılacağımdan korkuyordum. çalışanlar birer ikişer çıkmaya başlamışlardı. çıkanların çoğu erkek, arada bir kadın. o da ne? işte o'ydu. sarı renk bir bluz mu yoksa tişört mü, bilmiyorum, önemi yok. tanrım. etek giymiş. o'nu hiç etekle görmemiştim. ne renk? ne fark eder? estetik ve zerafet o'nun iki öğrencisi değil miydi? yanında iki tane kadın. samimi mesai arkadaşları belli ki. ne şanslılar. belki de o'nu kıskanmaktan şanslı olduklarını bile düşünememişlerdir. on metre kadar uzağımdan yürüyüp orada bekleyen bir servise bindiler.

    olamazdı. onca yolu tepip geldiğime göre o'nunla görüşmeliydim. beni sevmiyorsa bunu da bilmeliydim artık. içimde 'zalim bir şüphe vardı' ve bu şüphenin kalkması gerekiyordu. pat diye karşısına çıkacak gücü kendimde bulamayınca aciz bir teknoloji bağımlısı gibi whatsapp'a sarıldım. işyerine geldiğimi, görüşmek istediğimi yazdım. 'istemiyorum' dedi. ısrar ettim. 'bana mantıklı tek bi cümle kur, neden görüşücez' dedi. o hep böyle yazardı. konuşurmuş gibi. 'seninle evlenmek istiyorum. on yedi aydır tek bir sigara içmiyorum, sen şimdi benimle görüşmezsen yeniden sigaraya başlıcam' dedim. konuşurmuş gibi yazmayı o'ndan öğrenmiştim. 'neye istiyosan başlayabilirsin. seninle evlenmek istemiyorum. ısrarın sadece nefret duygusunu uyandırıyor bende' dedi. bir adamın bir kadını deli gibi sevip o'nunla evlenmek istemesi neden nefret duygusu uyandırır ki? halbuki tam bir sene önce görüşmek istediğimi söylemiştim. 'görüşmek istemiyorum, daha sonra görüşürüz, konuşuruz' demişti. o günden beri 'daha sonra' nın gelmesini beklemiştim. ama artık 'içimdeki zalim şüphe'yi yenmenin zamanı gelmişti.

    iki veya üç kez aradım. açmadı. büfeden bir paket sigara almak istedim. vazgeçtim. rastgele bir otobüse bindim. istiklal caddesi'nde ne kadar çok arap vardı. belki kaza yaparız umuduyla taksim'deki sarı dolmuşlardan birine bindim. nerde bende o şans. otele yakın bir yerde indim. kararımı vermiştim. yarın sabah ilk iş çalıştığı odaya çıkıp konuşacaktım onunla.

    sabah ilk duraktan metroya binerek boş bir yere oturdum. telefondan internete girdim. sözlükte son oylanan entry'me baktım. kemal sayar'la ilgili: "nam-ı diğer rüknettin.'her ayrılık iyi bir vedayı hak eder. kaybettiğinizi toprağa vermedikçe, yasınızı bitiremezsiniz' demiş." evet. kararlıydım. iyi bir vedayla yasımı bitirecektim. en azından bunu deneyecektim. sözlükten çıkıp twitter'a girdim. aynı anda kemal sayar şöyle yazmış: "egonu sessize al: kendini doğru tart, mantık dışı riskler alma ve hatalarının sorumluluğunu üstlen, onları düzelt. ruhunu tevazu ile süsle." ne anlamalıydım? "mantık dışı riskler alma" ne demek? gidip bodoslama dalmamalı mıyım yani çalıştığı odaya? daha kötü bir hatıram olmasın mı demeliyim? "hatalarının sorumluluğunu üstlen" ne demek? bu adam beni mi takip ediyor? yoksa 'bir aşk yüzünden ayları karıştıran kişi' ben miyim? derhal telefonun mobil verisini kapatıp ayaktaki amcaya yer verdim.

    işyerinin dış kapısına geldiğimde saat 12'ye gelmek üzereydi. tam binanın giriş kapısından içeri girecekken kapıdaki görevli durdurdu. ne için geldiğimi sordu. görevliye sevdiğim kadını görmeye geldiğimi söyleyemezdim. 'hiç, öylesine geldiydim' deyiverdim. 'sivil polisim ben öylesine gezip bilgi topluyorum.' beynim sulanmış olmalı. içeri girmekten vazgeçtim. görevliyle dışarda 5-10 dakika sohbet ettik. sigara ikram etti. '17 ay önce bıraktım ama her an tekrar başlayabilirim' dedim. 'iç ya daha gençsin sonra tekrar bırakırsın ben de çok defa bırakıp tekrar başladım' dedi. sigarası bitmeye yakın içerden birisi seslendi görevliye. içeri girdi. ben de bir ihtimal öğlen yemeğine çıkar da o'nu görürüm umuduyla dış kapının karşısındaki kaldırıma oturup beklemeye başladım. işyeri öğle tatiline girdiği için benimle birlikte bir sürü iş takipçisi de mesaiyi bekliyordu kaldırımların üstünde. o sırada karşı kaldırımda oturan bir adam, yanımdaki adamı kastederek: 'oğlum ismail orası sefillerin oturduğu yer, burası kazananların' dedi. tabi ya. dünden beri kendime bir sıfat bulamamıştım. düpedüz sefildim işte. dış kapıdan çıkıp çıkmayacağı bile belli olmayan bir kadını bekleyen aşağılık bir sefil. hayır. ne yapacağını şaşırmış bir aşık. ya da sigaraya başlamak için bahane arayan bir malak. belki de sevdiği kadını kaybetmiş bir şaşkın.

    saat 12:35 olmuştu ve o, çıkış kapısından hâlâ çıkmış değildi. belki de hiç çıkmayacaktı. belki işe bile gelmemişti. hemen sağıma bir adam daha oturdu. 'acı mümkün olduğu kadar içine aksın diye yüzünü öne eğen' bir adam. arka arkaya iki tane sigara içti. artık bekleyemezdim. 17 aylık oruç bugün bozulacaktı. sigara istedim adamdan. sigarayı elimde bir dakika kadar dolandırıp kokladım. çakmak istedim sonra. 17 ay sonra birinden sigara ve çakmak istedim. bunu adama da söyledim. 'içme o zaman o kadar içmediysen' dedi. 'içiçem' dedim 'içmeliyim'. ve yaktım sigarayı. şöyle bir his: tanrı'nın huzurunda, tanrı'nın gözünün önünde çok büyük bir günah işliyormuş gibi. ellerim titredi hafiften. pişman mıydım? hayat sebeplere bağlıysa olmamam gerek. sigarayı o'nun için bırakmıştım. o yoksa sigara içmememin de bir anlamı yoktu. tüm ailesini yitirmiş bir savaşçı gibi hissediyordum ama aslında savaşmaktan korkan bir sefildim. zamanı 15 dakika geri alsak yine içer miydim o sigarayı?

    17 ayın sonunda yaktığım o sigara bana halüsinasyon gördürtmüyorsa işte tam 12:48'de kapıdan çıkmıştı sevdiğim kadın. yanında yine aynı iki kadınla. tanrım. kalbime ne oluyordu? az evvel sigarayı yakarken bile bu kadar hızlı atmayan kalbime. o gün kesinlikle yeni hayatımın ilk günüydü. yemekhaneye gittiklerini düşünüp girdikleri kapının karşı kaldırımına oturup beklemeye koyuldum. etrafta bir sürü insan olduğundan seçilmiyordum. güneş gözlüğü ve şapka da yeterince gizliyordu zaten beni. hemen solumda bir evsiz yatmış, kötü kötü kokuyor, horul horul uyuyordu. bir ara ayağını bana çarpınca özür diledi. 'esas sefil benim' dedim 'keyfine bak'. oturduğum yerde yemek yeyişini hayal ediyordum o'nun. ne kadar yavaş yerdi, ne kadar hoş. şayet kıyamet bi yarım saat içinde kopmazsa birazdan belki de dünya gözüyle son defa görecektim sevdiğimi. bu sefer çıkabilir miydim karşısına? yanında iki başka kadın daha var ve etrafta bir sürü insan. rezil etmek istemiyordum. belki oradaki insanların çoğu tanıyordu o'nu. buna hakkım yoktu. belki de rezil olmak istemiyordum. kim bilebilir doğrusunu?

    yarım saat sonra çıktılar yemekhanenin kapısından. bu sefer şapka ve güneş gözlüğüme de güvenerek doğruca baktım o'na. tepeden tırnağa baktım. 'iyi ki' dedim. 'iyi ki sevmişim seni'. üç kadın gülerek konuşuyorlardı aralarında. beni görse, seni seviyorum desem, bana gülümsese az önce içtiğim sigarayı içmemiş sayar mıydım? elbette. bir mektupta 'şayet ayrılırsak ve bir yerde karşılaşırsak bana bir cesede bakar gibi bak ve geç git yanımdan' diye yazmıştım. ama o beni görmedi ve önümden geçip gitti. gözden kaybolunca telefonuma davranıp tekrar aradım. açmadı. 10 dakika sonra telefonumun ekranında adını gördüm. gelen arama. o.

    neredeyse 15 ay sonra ilk kez sesini duyacaktım.

    merhaba dememe kalmadı. 'sen ne hakla iki gündür beni taciz edersin ya, niye arayıp duruyosun beni' dedi. 'işyerine geldim müsaitsen bi beş dakika görüşelim mi dedim' 'hayır görüşmek istemediğimi söyledim kafan basmıyo mu senin' dedi. benim o hep görmezden gelmeye çalıştığım her zamanki sinirliliği üzerindeydi. peş peşe bir sürü cümle kuruyordu ama birkaç saniye içinde bana karşı hiçbir sevgisinin kalmamış olduğunu anladım. beynim artık söylediklerini takip edemiyordu. 'suç duyurusunda mı bulunayım, işleri bu raddeye mi getirelim, dün de söyledim arama diye hâlâ neyin ısrarı bu' dedi. 'beş dakika görüşürsün belki, o nezakete sahipsin diye düşünmüştüm' dedim. 'hayır, sen vakti zamanında o nezakete sahip miydin de benden bekliyosun, lütfen beni bir daha arama' dedi. 'tamam aramam' dedim.

    cebimde yüzük, bir elimde telefon diğerinde şapka öylece kalakalmıştım. bir sene önce 'görüşürüz, konuşuruz ama şimdi değil' diyen kadın beni tacizcilikle suçlayıp savcılığa vermekten söz etmişti. ben o'nun bana karşı azıcık da olsa sevgisi olabileceğini düşünürken benden çoktan vazgeçmiş olduğunu iliklerime kadar hissetmiştim. sevdiğim kadını artık ilelebet kaybettiğime mi üzülmeliydim yoksa 15 ayın sonunda hâla beni bekliyor olabileceğini düşündüğüme mi yansaydım?

    en yakındaki büfeden bir paket sigara bir de kibrit aldım. üçüncü sigaranın yarısındayken bir dilenci 'allah'ını seversen bi yardım et kardeşim, allah sevdiğinden ayırmasın' dedi. 'geç kaldın' dedim 'abla' 'hem ben allah'ı sevmiyorum'. peşinden ezan başladı: 'allah-u ekber'. tam bir hikaye.

    '...
    beni artık kimseler arayıp da bulmasın
    beyaz harmanilerin göklere açık sofrasında
    yıktığım saltanatın dizinde inlediğim
    aşkın en tabanında yattığım anlaşılmasın
    çünkü ben çok gizli bir yanlışın
    dehşetengiz yeteneğini ölçmek için
    yepyeni bir hata için iniyorum akdeniz'e
    ...'
  • - elif'im noktalandı..
    - mesnevi de hz. mevlana der ki; "aşk da tıpkı elif gibidir, bismi'de gizlidir ama okunmaz, o olmadan da besmele size gelmez; o her şeyin içindedir , hiçbir şeyde görünmez". evladım artık elif bizim için her şeyin içindedir, hiçbir şeyde görünmez.

    (bkz: kurtlar vadisi pusu)
    (bkz: ömer baba)
  • allah'ın sonsuz birliği demektir. elif harfi o kadar kutsal bir harf ki her şey elifte gizlenmiş. neden?elif harfinin hiçbir harfe ihtiyacı yoktur. hiçbir harfle birleşmez ama bütün harflerin okuyabilmesi için elif'e ihtiyaçları vardır. demek ki yanına sesli harf olan elif'i almadan hiçbir harf okunamıyor. elif allah'ın birliği ve ahadiyeti demektir.
  • iki insanın yolu kesiştiğinde, bu kişilerden birinin kaba olmasını beklemektir elif.

    "hayır yol benim ve bu yolu sana vermiyorum" demesi gerekir birinin ki hiç ayrılmasınlar.

    hayatım boyunca "buyurun yol sizin" dedim ben, kapılarını açtım nazikçe, sandalyelerini çektim ve arkalarından el salladım sevdiklerimin "güle güle" diyerek.

    bunların hiçbirini "hoşçakal" densin diye değil, giderken tek kelime etmeyen, ama yüzümde "hoş"tan da öte bir gülümseme bırakan insanlar için yaptım.

    ilk kez birisinin gitmemesini istiyorum ve ilk kez kaba bir insan olmak, giden birini, acıyacağını bile bile tutmak istiyorum kolundan sıkıca.

    şu koca şehirde, betondan başka bir şey yok
    onun için ne dağlarım var ne de ırmaklarım, şarkıdaki gibi.
    ama sen gerçekten başkasın
    ister anla ister anlama,
    başkasın.

    http://www.youtube.com/watch?v=ktowqdbabmq
  • "elif karanlıkta oturuyordu.
    bir be bulsa, açılacaktı yolu.
    ama sırdı be.
    elif sırrın varlığını bile bilmiyordu.

    oysa gelmesi gerekiyordu be'nin geleneksel metinlere göre.gelmesi ve ayağına düşmesi elif'in.
    elif soracaktı, neye geldin?
    seni açıklamak için diyecekti be.
    her şey böyle olacaktı, yol bulacaktı, akacaktı ama elif, be'yi bilmiyordu.
    karanlıkta elif'e yol verecek bir be olmuyordu.
    onu henüz görmemişti ama dönülebilir olandan geriye dönmenin mümkün olmadığını gördüğünde elif, histen manaya geçti, be'yi önce mana olarak tanıdı, sonra da onun be olduğunu anladı. ve bir an geldi ki ellerinin tam üzerindeki be'yi fark etti. iki damarının bileğinde yaptığı be'yi. avucunun tam içindeki çizgilerin çizdiği be'yi. dağılan saçlarını kaldırmak için elini alnına götürdüğünde, kendi elinin kendi alnına yazdığı be'yi.
    her yan be'ydi şimdi, her şey be.
    be'ye bağlanınca elif elifliğini bildi.
    her şeyi be ile tefsir etti.
    dünya dediğin bir tefsir hikayesi, yol verdi, geçsindi.

    be, çok güzeldi.
    ama güzelliğinin farkında değildi masumdu bu yüzden.
    lekesiz ve temizdi.
    omuzlarına mavi bir hırka attı be elif'in. sonra tutup sağ yeninden öptü usulca.
    canın tene değmesi gibi tanıdıkça tanıdı elif be'yi. hiçbir hayal kırıklığı, yürek hacminde hiçbir sekme yoktu. kim, hırkasının sağ yeninden öpmeyi akıl edebilirdi?
    elif, bir be'nin adını biliyordu şimdi. ilk kelime olarak aşk yazdı, be'nin harfleri yetti, arttı.
    adını koyunca bir kere gerisi kendiliğinden tamamlandı.
    bir gökyüzü, bir be onun alrında.
    bir ırmak, üzerinde be.
    bir elif, bir de be.

    o kadar çok sevdi ki elif, be'yi. kıyamete değin hiçbir kadının hiçbir erkeği böyle sevemeyeceğinden emindi.
    elif kimi böyle sevebilirdi?"

    (bkz: nazan bekiroğlu)
  • kainat noktadan yaratılmıştır, noktalar birleşir elif oluşturur...
    elif kalemdir, kainatı yazar...