şükela:  tümü | bugün
  • son zamanlarda bir öyküsü (mesh) ile varlık dergisinde görüldü. emel irtem, orhan murat arıburnu ödülü'ne değer görülen uslup sahibi şairleimizden. eskişehir'de doğdu babası türbedar. latin dili ve edebiyatı bölümü mezunu.

    "zım zım ay, zım zım göl, bendir eyler o yüzü
    vura vura doğunun ortasında şık tokat
    oradan görür çin'i baba oğul kuzenler
    missisipi utanmadan karışınca dicle'ye
    sap samandan ayrılır, hudtlarda gücenik
    başlar ken'an ilinde mehtapsız geceler"
  • yeni kuşak şiirin en iyi isimlerinin başında geliyor bence. zehirli rüya adlı yeni şiir kitabı yayımlanan şair.
  • balıkesir üniversitesi inşaat mühendisliği bölümünde hidrolik anabilim dalı başkanıdır.
  • "kalbim yok kalbimi yedim
    bu yüzden sizinkine talibim
    alıştım dönmem geriye
    kurşunun geri döndüğü
    görülmüş şey mi hiç"

    dizeleri kendisinindir. yıktın bizi be apla!
  • emel irtem'e açık mektup & levent karataş

    sevgili emel,

    fi tarihinden yazıyorum sana. hani şu moleküler transportasyon oyunları oynadığımız çocukluğumuzu anlatıp, özlediğimiz ilk gençlik günlerinden…

    -bilirsin- fi tarihi x kuşaklarının kayıtları silinir. fazla devletin adamları, reenkarnasyon tehlikesine karşı, kayıtlardan sildiği çok gizli damgalı dosyaları, arşivlerde ‘kodlanmış kimlikler’ bölümünde saklarlar. ‘özgürlük için çok uğraşmıştır! tehlikeli ve eli kalem tutanlardandır!’ ibarelerinin altının çizildiği saman kağıtlı devlet evraklarında…velakin şunu anlamadı o evrakları arşivde saklayan ve koruyan gizli gece bekçileri; bizim özgürlük sevgimiz, o tozlu raflara hiç ama hiç sığmaz ki…

    hatırladığın gibi, kimileri kendi meşrebinin kralıydı o zamanlarda da. -ya da kraliçesi demiyorum, değil çünkü, kralı evet!- eril bir savaştı sanki bu çünkü. ya da şair kendi meşrebinin kralı olmak için yazıyordu. şimdilerin sosyal medya’sının mitos bölünme geçirmiş ‘soysal andoid’ şairleri gibi. her veliaht kendi krallığı için, ünvanlı krallarını izliyordu, çirkin bir monarşinin bahtsız küçük kurşun askerleri olarak. evet her şey iktidardı yine. “her şey iktidar.” şiirde de gerçeklikte de ve hatta.

    çete demedim çünkü, çete ismi sevimli kalır söz konusu tapu kadastro bürosu’nun önünde özçekim yapan şair oluşumcukları için. ve yine çünkü, çetelerin, sicili bozulmamış en küçük elaman elamanının bile çetebaşına, hiyerarşisini bozabilecek bir cümle kurma hakkı vardır. mahfile merdiven dayayıp oturmuş müdavim müritlerin, misvak kokan ortamında kurduğu bir cümle bile veliahtın sonu olabilirdi. kralı, ilahi gölgeleri silinmiş kusursuz bir cinayetle öldürmeye teşebbüs suçundan. ve tahammüden giderdi .“ece’yi felç ederler! ece gibi felç olursun!…” şiirin, dilinin, biçimlerinin geleceği bile konuşulmazdı. onlardan sonra şiirin bittiği inancına kapılmışlardı çünkü bu güruh. bu da ayrı bir gaflet ya da ayrı bir başlıklandırma konusu…

    sevgili emel biz bab-ı ali dönemlerinden tanışıyoruz. “bak kurşun asker bab-ı ali osmanlı kabinesidir, vakt-i ulema, bunu eğlentiyle söylermiş” diyen üstad şair-ül azamların üç dervişle dolaştığı günler kadar eski zamanlardan. dünya dönmüyordu o zaman, öküzün boynuzundaydı. taş devrinden cilalı taş devrine geçemiyorduk, üşengeçliğinden, teknokrat şairlerin. darbeder dede kenan öykülerinin bizi boğduğu 80’li yılların sonu 90’lı yılların başında hani. tarih veriyorum çünkü bilinsin istedim, zamanın yeni yeni karanlıktan çıktığı o gri günler. kara harfli aruz ölçülü müfredat şiirlerinin ezberimizden atamadığımız günlerdi felan…

    sevgili emel, bugün postadan, seçilmiş şiirler kitabın “kağıttan gemiler” geldi. ve nihayet! “postacıya teşekkür et…” diye öğütlemiş biri, ettim… sayfalar karıştırırken, yine yukarıda sözümona sözünü ettiğim fi tarihi kuşağının red şiirlerinden “vereğen” şiirine de rastladım…

    vereğen

    hiç de hayata ait değil kahkaha

    annem demişti mukayyet ol ağzına

    çok gülme çok konuşma çok görünme

    yoksa seni vereğen sanırlar a kızım

    insana önce haya lazım

    işte böyle dedi de ben kızdım

    ne alaka diye

    bazı şeyler değişmiyor birkaç ömürde

    gülmenin de bir cezası var. mutlu olmanın

    insan önce ağlamakla tanışıyor elbet

    okyanuslar böyle doluyor, mağma böyle yakıyor

    biraz namus ile heyecan ölüyor. rahatlıyoruz

    biraz inanç ile ruhu doğrayıp biçiyoruz

    hep bir ayar gerekiyor ama düğmesi yok dünyanın

    bir de namaz niyaz bir de solcular bir de salaklar seks filan

    işte hepsinin ortasında bir havuz

    fıskiyesi hep bozuk olan

    gizli gizli mutlu olmayı öğrenmeliyim

    fısıltıyla kahkaha atmayı

    kimseler duymadan kimseler görmeden

    yoksa vereğen sanırlar allah muhafaza

    sonra dünyanın bu korkunç halini

    anlamayan bir hain ve kim bilir daha neler…

    bizim kuşak ne mi yaptı? “vereğen” şiiri bunun açık anlatımı aslında. söylenceleri tersten okumak gerekirse -ki gereklidir- kısaca; kazanılmış rengarenk özgürlük uçurtmalarını göğe uçurdu. dahası onca uçurtmayı, elleriyle ve yüzünü bile görmediği çocuklar için yaptı. daha iyisi için sokak savaşları da verdi ama, olmadı. bu içgüdü devriminde hatıra ıslıkları da hariç değil…

    ıslık çal

    ıslığın bittiği yerde öpüşür kızlar

    kimi saçlarını tarar şam’da kimi uyur kendi avuçlarında

    balkonları aşan kızlar görürsün, akasya kokan kızlar

    ve ince bilekleriyle sekerek geçen yağmurlardan

    asla tanışamayacağın kızlar, asla dokunamayacağın

    işte onlarla başlar bu yağmurlu ıslak mecaz

    (indir paçalarını dereden nasılsa geçemeyeceksin)

    sen pencereden baktığında finli, koreli, italyan kızlar

    sana bakarlar baktığın yerden…şık görün

    içeride oturan bu yaşlı bu kırılgan ihtiyar

    kimbilir kimin sevgilisiydi bir zamanlar diye

    düşünürken onlar

    (aslında sanmam içlerinden biri bile böyle düşünsün)

    sen çık kapıdan erik ağaçlarına dokun

    eriklerdeki o ekşi düşünceye dokun

    seni bir örsün zorladığını düşün

    gençliğin telaşesine dönersin belki tekrar

    ürpertir ve canlandırır seni bu tatlı hayat

    sen dilinden taşanı gönlünde ekşit, mayala

    yağmuru sev, inceliği ve pencereyi

    belki kızlardan çok kendini, belki biraz

    belki dokunmakla öğrenilmeyecek bu tatlı haz

    anlamak şehrine doğru sana kapılarını açar

    savrulur saçlar ve seni kucaklar gençlik

    çağır beni, geçmişini o vakit

    usulca ardına bakıp ıslık çal…

    ıssızlığa düşen korkuyu hatırlar gibi:

    ve ölmeden önceki son nefes gibi

    hayata bıraktığın şey uçar gider:

    gençliği önüne geçmişi yanına al

    penceremin altından pencereme ıslık çal…

    (belli olmaz belki gene ben öperim seni)

    daha önce de yazmıştım sevgili emel, emel irtem’in, taşı sıksa suyunu çıkartan, ince alaylı ve alaylı şiirini seviyorum. geleceğe gelecekçi izler bırakmış bu detaycı şiire, şiirinin hücre hücre kalbine ve jilet zekana saygıyla…

    (mart 2016-ıstanbul.)

    levent karataş / mart 2016 / ıstanbul