şükela:  tümü | bugün
  • türkçe'deki bütün ince sesli harfleri -hem de sırasıyla- toplamış olan koleksiyoncu istanbul semti.
  • buraya hangi araçla gelmiş olursan ol, yolun mutlaka tuvalet kokulu alt geçitlere düşecektir. alt geçiti bir hint pazarından fırlamış gibi duran garip dükkanlar kuşatmıştır. bir an önce gün ışığına kavuşmak için acele edersin. merdivenlere ulaştığında o sesleri duymaya başlarsın. nasıl bir market analizi sonucunda oraya yerleşmeye karar verdiler bilinmez, tezgahlarındaki onlarca çalar saatin alarmını aynı anda açan işportacılar oradadır. her taraftan, kesintisiz yükselen "bi bi bi biiip" sesi ile, aynı anda yüz kere sabah uykusundan uyanmış kadar gerilirsin. ter kokulu, sarmısak aromalı sigara dumanlarını yüzüne yüzüne üfleyen onlarca sırtın, göbeğin arasında ilerlemeye çalışırsın. derme çatma mekanlarından yükselen kedi eti döneri kokusu mideni kaldırır. camında "ürünlerimizin tümü hayvan etinden yapılmıştır" yazan fast food'cunun önünde yaşadığın kısa bir duraklamadan sonra vapur iskelesine varırsın. vapura bindiğinde kendini yüksek gerilime almış bünyen hafiften rahatlamaya başlar. ayrılırken aklında, arkada tüm zarafeti ile süleymaniye, önde ise orantısızlık abidesi, hamile, bakımsız bir kadınmış gibi görünen yeni cami görüntüsü kalacaktır. bunca tarihi dokuyu sümüğe bulayanlara kızarsın. vapur yolunda, insanlardan tiksinmemek için, gördüklerini hemen unutup kendi kendine terapi yapmaya başlarsın. o istanbul görüntülerindeki güvercinlerin uçuştuğu, mavi gri eminönü değildir bu, tüm çarpıklığımızı yansıtan küçük bir doku örneği gibidir. şeyin önü.
  • çok acayip bi yer.

    üsküdar vapurundan indim. nişantaşı minibüsüne mi binseeem, otobüs duraklarına mı yürüseeem, amaaan taksiye mi atlasam kararsızlığıyla yürüyorum. bi adam, elinde suriçi'ni ve boğazı gösteren bi haritayla bana yaklaştı. belli ki turist. sanırım arap'tı. kafam pek yerinde değildi heralde, o ilk anları çok iyi hatırlamıyorum, haritayı göstererek bi şeyler soruyordu. önce zannettim ki galata kulesi'ne nasıl gidebileceğini öğrenmek istiyordu. kule vapurdan görünmüyordu. "come here please, come, come*" şeklinde ingilizcemi konuşturarak çağırdım bunu. kuleyi gösterdim. galata köprüsü'nü, kuleyi ve boğazı göstererek ingilizce bi şeyler söyledi. "ne diyo la bu" derken arada "boğaz tour*" dediğini yakaladım. "ha" dedim "bu galiba boğaz turu yapmak istiyo". "ok*" dedim, boğaz turu yapan tekneleri gösterdim. "too much wait*" dedi, "too much waiting*" diye düzelttim, gramer konusunda çok hassasımdır, lütfen. "i don't know any shorter way but* let me ask somebody, wait a minute please*" diyerek kendimi de şaşırttım. üsküdar iskelesi görevlilerine doğru yürürken adama da "come, come*" demeyi ihmal etmedim. samimiyetle yardımcı oluyordum işte, benden ümidini kesip de kendisiyle hiç ilgilenmeyecek insanlara yönelmesin yazık diye iletişimi koruyordum. görevlilere:

    - afedersiniz, ya bu adam boğaz turu yapmak istiyo ama bu tekneler çok bekletiyomuş, bekletmeyeni var mı?
    - hangi adam?
    - bu adam.
    - o adam kendisi boğaz turu düzenliyo zaten.

    şok şok şok! döndüm "arap turist"e:

    - sen türk müsün?
    - eveet!
    - ben de turist sandım, allah iyiliğini versin. e niye benimle iki saattir ingilizce konuşuyosun?
    - ne biliyim sen ingilizce konuşmaya başladın, ben de seni turist sandım.
    - hiç bende turist kılığı var mı yahu, teyallaam yarabbim yaa!

    sıradan bir türk tipine sahip sıradan bir türk'üm oğlum ben. herifte en azından harbiden arap'a benzeyen bi tip vardı, bende o da yok. meğer beni boğaz turuna çağırıyomuş. ulan ben boğazdan geçmiş gelmişim zaten, üsküdar iskelesinde inen kalabalığın içinde ne işin var senin? sen git yeni cami'nin önünden adam topla. hayret bi şey yaa!

    bunu da yaşadım ya muhtemel bir ikinci şoku göze alamazdım. taksiye atladım, topukladım hacı.

    çok acayip bi yer, çoook!
  • sokakta alakalı alakasız her şeyi satıyorlar.
    bir gün geçenken ulan kim alır bunu diyorum.
    ertesi gün beeeeen diye cevap veriyorum kendime.
    misal geçen hafta shakira çalıp kıçını sallayan oyuncak bebek almıştım.
    bu hafta da tefli darbuka aldım.
    satmasınlar kardeşim.
  • istanbul'da neredeyse herkesin en az sevdiği bu yer ve çevresi benim kendimi en iyi hissettiğim yer oldum olası. çocukken yazları hep istanbul'da geçirirdik. anadolu yakası'nda (erenköy ve üsküdar) durduğumuz için avrupa yakası hep daha çekici gelirdi. anneannem bizi her eminönü'ne götüreceğinde nasıl sevinirdim anlatamam.

    şimdi istanbul üniversitesi'nde okuyorum. hatta artık mezun oluyorum. kendimi şanslı hissediyorum valla eminönü çevresinde yaşadığım ve okuduğum için. çocukluk anılarıma bir de hayatımın en güzel dilimlerinden birinin anılarını ekledim. benim için özel olan yeri daha da büyüdü bu yerin.
    ancak burada okuyan, okumayan çoğu kişi benim eminönü'nü böyle çok sevmemi bir türlü anlamıyor.
    hakkında söylenenleri sıralayım mesela,
    "hehe kıro eminönü'ne dönüyosun yine", "iğrenç kokuyo ya o köprünün olduğu yer, o köprünün adı neydi ya?", "sultanahmet'te gezersin artık hehe taksim varken sen anca zaten git topkapı sarayı'nda otur", "kıro beyazıtlı seniii...taksim kadıköy varken orada gezilir mi be", vs.

    geleneksellikten pek hoşlanmayan kimselerin eminönü tarafını benim gibi sevmesini, anlamasını beklemiyorum. ancak en azından şu konuda beni anlayabilir insanlar bir nebze olsun...
    mecidiyeköy'ün o gürültüsüne katlanmak zorundayken, beşiktaş'ta karşıdan karşıya geçme çabasıyla yollara sığamazken, dar çarşı sokaklarında sıkış tepiş ilerlemeye çalışırken beşiktaş'ın, taksim ve kadıköy'ün eğlencesi güzel olsa bile o gelenekselliği bulamazken oralarda (ki zaten herkesin güzel süper mekan dediği yerler başka şehirlerde de bulunabilir, istanbul için ayırıcı olan şey çarşı, sokak, mekan olacaksa yandık)... istanbul'un çilesi gelmekte aklıma tüm bunlarla. diğer pek çok yer zaten malum... karmaşa, trafik. doğal güzelliklerinin ve boğaz'ın güzelliğinin tadını da zenginler çıkarıyor zaten. boğaz şeridi ve çevresindeki semtler bu açıdan soğuk geliyor bana. "elit" dediğimiz bir kesimin ikamet edip eğlendiği. gözümüz de yok zaten, herkes keyfine baksın.*

    bir istanbul üniversitesi öğrencisi olarak okulumu sevmişim, her gün beyazıt'tan eminönü'ne yürümeyi sevmişim. kimi zaman anneannemle bahsettiğim anılarım canlanmış orada, çocukluktan kalma kokuları almışım gülhane'de babamla gezdiğimiz günlerden, sultanahmet'te... tarihin kokularına karışmış anılarımın kokuları.

    istanbul'un karmaşasından ve yeni yüzünden farklı bu eski, güleryüz... yaşlanmış biraz sadece, hasta gibi, o yüzden de kokuyor, dökülüyor belki. benim için yaşlı bir hasta gibi o açıdan. kim nefret edebilir ki yaşlı bir hastadan. kendi suçu mu öyle olmak... keşke tedavi edilse ya. keşke o yıkık dökük binalara el atılsa süleymaniye'den başlasalar, gitseler eminönü-sirkeci sonra da cağaloğlu'na kadar... pis kokulara ve kırolara mahkum edilmese ya.

    istanbul'da başka hiçbir yerde kendimi sultanahmet'teki, eminönü'ndeki gibi hissetmedim. bostancı bana istanbul gibi gelmiyor mesela, zamanımın en çok geçtiği yerlerden biri istanbul'da. çünkü zaten diğer şehirlerde de olandan pek bir farkı yok. diğer nezih olmayan gecekondudan tapulu eve dönüştürülen yerleşim bölgelerinin olduğu semtlere hiç girmiyorum zaten ne kadar fena olduğuna...

    eminönü'ndeyken isatnbul'da olduğumu hissediyorum ben. şimdi mezun olurken burayla vedalaşıyorum. çünkü istanbul'un içindeki diğer her yer buraya o kadar uzak ki... hüzünlüyüm biraz ve korkuyorum bu eski, tanıdık yüzü bırakırken. diğerleri samimi değiller.
  • bugün bir simitçinin "bana fuck you dedi, bana fuck you dedi" diyerekten, bir japonu sopayla kovaladığı, komik bi semt.
  • yolda arabanızın içine 35 milyon diyerek güneş gözlüğü atıp sizinle trafiğin o an açılması ile 250m beraber koşabilecek kadar kondüsyon sahibi daha sonra bu gözlükten iki tanesini 10 milyon liraya satabilecek kadar pazarlık payı olan deli hiperaktif mobil satıcıların mesken yeri...
  • gündüz nüfusu ile gece nüfusu birbirinden bu kadar farklı olan bir yer daha yoktur herhalde. emin değilim, tam olarak resmi bir miktar veremem ancak yaz aylarında gündüz nüfusu 1 milyon iken bu sayı gece 15'e filan düşüyor.
  • oz istanbul
  • kaçak parfüm aldığım yer. hayır garip olan satanın zabıta tarafından kovalanmasına rağmen bana parfüm satmaya çalışması değil, o an bana koklattığı gül suyuyla doldurulmuş şeyi orjinal kokusuna benzetmem. eve gidince baktım içinde bir şeyler yüzüyordu sıvının ne koyduysa artık, bazen cidden kendimi çok salak hissediyorum böyle. evet salağım ben cidden.