şükela:  tümü | bugün
  • cıplak yüz karşısındakini de soyar diyen felsefeci. aynı zamanda 'insanlar kendini evinde hissetmek için felsefe yapar' diyerek de, felsefe ogrencilerinin "biz simdi bu kadar niye felsefe okuduk' demelerine bir nebze yanıt vermistir.
  • bir radyo mulakatinda sabra ve satilla katliamini kinamayi reddeden, ultra-siyonist felsefeci.
  • litvanya'lı filozoftur. orta öğrenimini litvanya ve rusya'da tamamlamıştır. fransız vatandaşlığına ise 1930 yılında geçmiştir.
  • felsefeyi hiç o kadar ışıltılı göremezsiniz, o kadar güzel. kimisi bütüncül olur, kimisi kusursuz. levinas'ın ahlakı pırıl pırıldır. aziz levinas, kendine-yönelik-kuramın azizliğiyle başkasına-yönelik-kuramın buyurganlığını tertemiz ayırt eder. a-dieu.
  • sur maurice blanchot adlı derince -derin ve ince- eserin yazarıdır kendisi, aynı zamanda düşünürüdür/düşünenidir, yazmak düşünmekten ayrıysa eğer bu aynızamanlıkta.
  • an itibariyle odtu felsefe bolumunun bolum baskani olan ahmet inam tarafindan philosophical practise dersi tumuyle kendisine ayrilmis olunan dindar yahudi bir etik filozofu. dersin icerigi ve okutulan kitap (bkz: discovering levinas) kendisinin ogretilerini icermektedir. felsefe literaturune face ve the other terimlerini kazandirmistir. yuzeysel olarak ozgecilik (bkz: altruism) kuramina derin bir bakis acisi getiriyor denilebilir.
  • heidegger'i felsefenin bütün anlamını varlık nedir'e, yani varlıkbilime indirgediği için eleştiren levinas, saf yokluk (oluşum içerisindeki yani dönüşüm içerisindeki, aristotelesçi ve hegel'ci anlamdaki dönüşen yoklukla ya da varlık ile bir olan yokluk ile değil de, akılcı bir umutla akıldışına açılan bir boyuttaki umutla, zamanda kendisine yer olmayan başka bir zamansallık kökeninde varolan bir umutla yan yana duran saf yoklukla, ölümden sonraki zamanın zamansızlığıyla ilişkili hiçlikle) kipini ölüme-doğru-olmanın karşısına koyar ve saf yokluğun heidegger'in ölüm ve zamanla ilişki içerisinde çözümlediği ve varoluşun kökenine işleyen kaygı içerisindeyken bile ulaşılabilir olmadığını ve varlık'tan daha öte boyutlara gereksindiğini söyler.

    bütün anlamı varlık'ın doluluğuna ve onun çobanı olmaya yükleyen heidegger, levinas'ın gözünde felsefe tarihinin olası bir yorumundan daha ötesini yapmış görünmez. ve heidegger'in varlığın içselliği ve ölümlülüğü içerisinden özne'ten türettiği ölüme doğru olmayı ve zamanda durmayı levinas, başkalarının ölümünden ve onların yükünü taşıyan arkada kalandan türetmeye çalışmaktadır. (burada doğrudan bir etik boyut açılır) ötekinin ölümü karşısında insana kalan anlam nedir ve burada zaman olmayan zamanda geleceğe atılmaktan başka bir yol var mıdır? daha önemlisi "varlık nedir" bu iki sorunun bütün anlamını ve ufkunu tüketebilir mi? heidegger bu son soruya evet diyebilecekken, levinas buna şiddetle karşı çıkar ve varlıkbilimin kapsayıcı olmadığı alanları keşfetmeye dalar. bu noktada ölüm ve zaman'da levinas heidegger'e karşı kant'ı öne sürmektedir... bu önesürüşün içeriğini de sonramıza bırakalım...
  • başka'nın ekonomisi levinas açısından hayatidir. öncelikle o kesin olarak yeni olmak zorundadır, ontolojiden, olanı varlıkla anlayan şiddetin kuramsal biçiminden ayırt edilmelidir ve daha önemlisi bunu görme/bakış üzerinden yapan batı metafiziği'nin bir sorguya çekilişi ve geride bırakılışıdır sözkonusu edilen: aslında burada dilin kendisi de hiçbir şekilde düşüncenin, duyunun sızamadığı bir karanlıklaşmaya bırakılmış gibidir. dilin ya da düşüncenin ışıklandırması yerini başka'ya saf saygı, düşünümselliğin ve her türlü ışık/bakış ilişkisinin ötesinde kurulan bir çıplaklığın sesine bırakmıştır. çıplaklığın sesi bakışın ve olana varlık biçen düşünümün ufkunu aşar, evet levinas'ın ilk emir, ilk metafizik, esas olan derken ima ettiği budur: etik yasa, metafiziksel yükseklik, en yükseğin de ötesindedir, aşkın olanın sürekli yükselmesidir ve burada bir teslim oluş sözkonusudur, bu teslim olma biçimi kendisinden vazgeçme halini almadan ne başka'ya ne de geleceğe bir saf saygı oluşabilir. bu teslim olmanın yeniliği birleştiren ve ayıran ışık ortamının, batı metafiziğinin düşünce ortamının, arkada bırakılmasından kaynaklanır, öylesine arkada bırakılır ki başka ile yüz yüzelikte ortaya çıkan bir buluşma, görüsel/mekansal olmayan bir kendinden-kayma, düşünceden-kayma, varolanın bütün biçimlerinden kayma'dır zira varolanın her türlü biçimi ve kurulmuş anlamı ben'in özdeşliği içerisinde indirgenen bir dünyanın işgaline uğraşmıştır. ben'i işgal edilmemişin kapısına bırakmak ve açmayı, ışığın gözü açmasını, arkadakini göstermesini beklememek, oradakini duymak, yüz yüze gelmişçesine onu yüzünden yeni bir dili öğrenir gibi okumak, bakışın anlamayı dışta tutan düşünümsel şiddetini geride bırakmışçasına işitmek, başka'nın karanlığını, bize görünmeyenini işitmek,,, görünmeyenin, saf geleceğin izini hissetmektir bu.

    bu başka ile buluşma, bizim yara-sa metaforu üzerinden okuyacağımız bir ekonomidir. yarasa, burada bize sızmamış, düşüncemize yabancı bile olmayan, bütün düşünsel sınırlara direnen bir tersi, bir dünya-yarasını verir. düşünceye sınır değil ama ters olmak, ona terslenmek yarasanın işidir. ancak bu yarayla düşüncenin, ışığın ve tarihin derisinin dışına taşar ve başka'nın bize hiç ait olmayacak bedenine gireriz: bu yaradan içeri girme, dünyaya ters dönmedir, bütün kuralların havaya düştüğü bir yerdir ve orada düşünce kaçacak bir delik arar ve yarasayı görür görmez, bütün aynı'lık, bütünleştiricilik silahlarını bırakır. ben, saf deneyimin çıplaklığında, kendisinden ola ola yaranın zehrine bulaşır ve içeriye doğru çekilir. yarada ben'i, düşünceyi unutmak başlar, yara'da yarasanın tersliği ortaya çıkar. düşünce ruhunun en yüce bir şekilde parladığı değişmez özellikteki gözlerden uzakta, ihlal edilen sınırları için puslu bir savaş havasının ardına düşmektedir fakat yaradan içeri giriş yoktur, yarasalar bütün yüksekleri tutmuş ve onu düşünce olan mağaranın içine kapatmışlardır.

    işık yoktur bu terslenmede, görme yoktur, tarihsel hakikat mağarasının yukarıya doğru yükselen anlam ve bakma katmanlarına bir karşı çıkma, orada yokmuşçasına derin uykuda olma vardır, bilinmeyenin yeni şahlanışı gibi çarpacak derin uykuya geçiş vardır.

    yarayı hissetmek ilk emri hissetmek ve ona kendisini bırakmaktır. yaranın -yüksek-zehirlerinden vücüt bulan yarasanın hissetmesi, insan olmanın en temel etik yasasının içe çekilmesidir ve bu içe-çekilmede varolan düşüncelerin, ben'in monoton ve tekrar edici oyunlarının hiçbirisinde bulunmaz. orada, bulunmayışın dalgalı, titretici yüceliği bulunur ve bütün hiçliği kateden bir karanlık dil dilsizleşir karşımıza et olarak dikilir, ben'i ihlal eder başkası ve vücut bulur: başkası dışarısı olur ve biz ona doğru saçılırız, düşüncenin bütünselliği kum tanelerine parçalanır ve anlamlı, işaret edici olmaktan çıkar. başka'yı işaret etmeyi bırakırız, onu belirlemeyi, onu düşünmeyi, onun için istemeyi, onu kendi içimizden arzu etmeyi keseriz. ona doğru gideriz, onu görmeyiz, kendimizi dışarıya bıraktığımız melankolik ve sisli bir gün ışımasında yaşarız. düşünmeden, kendimizi görmediğimiz gelene bırakmışçasına yaşarız, yara-sa-laşırız. başka'nın tarih-dışında kalmış geçmiş yaralarını okuruz. yarasaların yüce ruhlarını anarız ve tersliğin bu kadim türüne saygımızı sunarız...

    yarasanın, ona gelmekte olanı, dünyaya ters bir biçimdeyken hissetmesi ama görmemesi gibi, onu ses radarıyla taraması ama onun içine girmemesi gibi, başka'nın ben'i taraması, işte ihlali bu bilinmey yaraya doğru gidiş/giriş başlatır. gitme karşılıklı gibidir, biz gittikçe içimizde olan ama bizim düşüncemizle yakalayaladığımız bir öte-yan (lacan ya da freud için bilinçdışının izleri diyebileceğimiz farklı bir dünyanın gölgeleri) bize doğru, hiçbir zaman görüşümüze düşmeden sesleniyor gibidir. aslında bu karşılıklı seslenme fakat bulamama, dünyayla olan ve gözden kaçırılan bütün ilişkilerin yüreğidir...

    yarasa düşüncenin kendi imkanı olan sesi ortama verir, karşılaşma olmayanı böylece gözden kaybederiz, unuturuz. blanchot'nun dediği gibi beklediğimizi unutmaya başlarız, düşünce unutmada bekleşmeye başlar, kimi/neyi beklediğini bilmeksizin: bilme olan gözlerini kendisinden çıkartıp atmışçasına. ancak bu unutarak yaşama halidir ki, kendine gelmeleri ve bütünleşmeleri imkanlı kılar, zaman ve uzay görüsü bile kesikliklerin içinden doğar. işık sesleşmenin, unutmanın ardından gelir ve batı metafiziği'nin uzunca yalnızca varlık içine kapattığı bu ses, kendi özgürlüğüne bu yoldan açılır. yeni ekonomi'de ben'in farkındalığı denizin üzerindeki bir tahta parçası olarak yüzmeye başlar ve farkın sonsuzluğunda küçüklüğünün hiçliğini sezdiğinde, zamansal/mekansal olmayı bırakır, orada öylece beklemeye başlar, bütün neden sonuçlardan ayrı bir şekilde, geleceğin öngörülemezlerine, elementleri insanın tekil deneyimini aşan bir etiğin sonsuz çarpmalarına maruz kalır: bir mağara ile karşılaşınca, karanlıkta sonsuz yarasanın acılı ve merak uyandırıcı çarpmasına kalan insanın durumu buna benzerdir. insan orada bir yara hisseder, tanımsız kalan bir yara, bir acı hissi. başka ile buluşma, düşünümsel-olmayan tarafından taranmadır bu ve bilinci ürkütür.

    taranma bizzat varoluşun da yegane imkanıdır. insan, kendisinden önce insan olmuştur, ben başka'ların sonsuz dansında varlığa çıkmıştır. bu anlamda bu ekonomi aslında en son keşfedilen olmasına rağmen, levinas için ilk ve temel yaşam felsefesidir, kökensel metafiziktir. yeni değildir, en eskidir, lacancı bir terimi kullanırsak apres-coup'tur zira gelecekte keşfedilen geçmiştir, unutulan geçmiş: hep açık kalan ve hakikati dışarıya salan yarasal sızıntı deliği. işığın, bakışın, varlığın, ontolojinin, düşünce ve madde ikileşmesinde vücut bulan düşünümsel tarafsızlaştırmanın/nötrleştirmenin mekanı olan şiddetle doldurulmuş geçmişin sadık kalmadığı ilk çıkış noktası: aynı'nın şiddeti, aynı'nın sonsuz türlülükte tekrar eder görünen ışık oyunlarının kapattığı ve derin uykuyla betimlediği karanlık yara. yeni ekonomi, yeni yarasa, geçmişin hakiki temsilcisi, bu oyunlara bir son vermelidir. karanlıktaki yaraya giriş için bir yarasalılık deneyimi gündeme getirilmelidir. ancak böylelikle başka'nın çıplak deneyimi, ben'in dışında, farkın kalbine, hakiki mevcudiyetin sesine erişecektir: hep kendini ihlal edenin, genişleyenin erişmesi: yarasanın taramasının/dilinin ışığın karanlığını fethi... bütün insani yenilgilerin gerçek yeri: mutlak kökenlerden ve düşünsel ufukların çizdiği geleceklerden farklı bir dile gelişin asıl başlangıcı.

    bu farklı dile gelişin yeniliğini belki de düşüncenin ben'in içkinliğindeki tahakkümüne başkaldırmasıdır diyebiliriz zira levinas'ın kendisi de bir tür düşünümsellik izine yenik düşmeyle yüzleşir. son olmayanı sona yerleştirmek, düşünümsel olmayanı düşüncenin ihlalininin tehlikesine atmak demektir. bu saf geleceğin nasıl saf kalacağı sorusunu da gündeme taşır, geçmişin bütün izlerine bir mesafe çeken, başkalık tasavvurunu ben'in düşünceleştirici, soyutlamacı, temsil edici yeteneğinden uzakta konumlayan bu başka deneyiminin yazının ötesine nasıl geçeceği bir soru olarak kalır. yazının kesikliği özümsemiş yaralarını, ifşa eden bu mevcudiyetin saklı biçimi eyleme nasıl akacaktır, bütün deliklerin bir bütünün simgesel gücü haline dönüştüğü nesneler dünyası nasıl yara-sa-lanacaktır? kendisini eylemin ansallığına ve öngörülemezliğine bırakışını yazının merkezi, düşünümsel kayıt altına alma biçiminden bile kurtaramayan bu ihlal merkezli kaymanın, mağarada derin uykuda bulunan yara'nın ben'deki mevcudiyetini, gün ışığına nasıl çekeceği,,, önümüze dikilen büyük hakikat anlatısının ilk sorusu olur.

    derrida, levinas okuması olan şiddet ve metafizik'te bunlara dikkati çeker ve hegel-karşıtı bu felsefenin ona özellikle gözün ruhsallıkla ilişkisi ve başka ile yüz yüzelikte nasıl da hegel felsefesine değdiğini not eder. bu not etme, saf gelecek, gerçek gelecek tasarımına da giden bir yolu döşer aslında. hegel'in fenomenoloji'de izini sürdüğü ben ve başka arasındaki arzu'nun saf düşünümsel olmadığı düşünüldüğünde, levinas'ın ben ve başkası ilişkisini, bütün ontolojiyi metafiziğe, etiğe altgüdümlü kılan bu emir felsefesinin şimdi ve gelecek ilişkisi-zliği-ne nasıl taşıyacağı merak edilir. saf bir gelecek deneyimi nasıl mümkündür? yarasaların, düşünceyi, düşünce/ben farkında olmaksızın ihlal ettiği durumda yarasanın içe geçmeyen taraması/duyması sesini kendi özdeşliğinde, kant'ın gösterdiği üzere tamalgının birliğinte tutan ben'e nasıl iletilecektir, gelecek şimdi'ye nasıl iletilecektir, şimdi'nin geleceğe gitmesi, onu belirlemesi ya da onu kendi sınırlarından ihlal etmesi mümkün olmadığına göre bu yeni başka ekonomisinin geleceğin şimdi'ye temas etme edimlerini nasıl göstereceği sorusu yanıtsız kalır. tam da bu yanıtsızlık bizim ihlal mantığımızın çarpıklığı, dolayısıyla özgürlüğümüzün imkanı denebilir ve buna sarılan levinasçı düşünce bu noktada sessizliği ya da düşüncenin ötesine konumlandırdığı ihlal edici kuşunu çok yükseklerde, saygıyla izlediğimiz yükseklerde uçurabilir, fakat o bizim görüş sahamıza -olduğu şekliyle, büyüklüğüyle değil ama bir biçimiyle- hala kendisi gibi kalarak dahil olmazsa geleceğe nasıl gideriz? başka'nın bu en temel ama yeni ekonomisi saf geleceği garantiye alırken, onu yalnızca yazı'nın saf belirsizlik ekonomisine emanet etmiş olmuyor mu ve bu emanetten, sonsuzca öğreneceğimiz olsa bile, geriye emaneti vereceğimiz/göreceğimiz bir ışık kalmazsa kendimizi duymaya nasıl devam ederiz?... bu, sonsuzluktan kendi sonumuzu çıkarmak da istemeyiz mi?

    saf geleceğin saf başka'lığı bize nasıl gelir? soruyoruz... derrida'nın sorular cemaati dediğine katılıyoruz, orada uzunca kalmamak, saf yaranın getireceği saf kan kaybında ve saf körleşmede uzunca kalmamak kaydıyla... yara-sa-yı nasıl hissederiz ki gelişini gördüğümüz yalnızca duyduğumuz olsun ve duyduğumuz düşüncemizde olmayanın özü olsun... böylece ben'in başka bir geleceği olsun, saygıyla ve çıplaklıkla yaklaştığı. bir daha soruyoruz ve tersten: bütün -düşünce ile- giydirdiklerimizin dili başka'nın gecesi tarafından siyah bir çıplaklığa/dilselliğe boyandığında gece ve duyma olan başka, ben'i nasıl yutmaz? bütün bunları ifade ettiğimiz dil nasıl silikleşmez... ben'in içindeki bir yara'nın açtığı iz, sonrasında görünmezleşse ve başka bir bedenin ekonomisine dahil olsa bile, ilk açılışın özgürlüğü bizim bedenimizde/düşüncemizde/ışığımızda parlayan bir karanlık mağara ışığının bedenindeki yara-sa değil midir? keşfedilmeyi, sonsuz ihlale uğramayı beklese de, başka'ya çıplak deneyimi verecek olsa bile oraya giden izin düşünsel derin uykusundan, yarasanın ters duran buz halinden vazgeçebilir miyiz? kendi bedenimizin/düşüncemizin/ışığımızın yeni başka ekonomisi için feda edildiği saf bir teslim olma, yaranın patlaması ve bütün ben'i ele geçirmesi, derin uykuda kaldığı yerde uyanması ve ben'i, bu düşünümselliğin en yüce evrenini paramparça ederek saf saygı, geri çekilme ve varoluşsuzlaşmayı temin etmesi vuku bulduğunda,,, o zaman yara-sa üzerinden ancak saf saygıya açılan başka'lık deneyimi, yalnızca yaralardan ve ayrımlardan oluşan bir evrenin başka-edici, somutlayıcı-yüksekleştirici-hakkından fazlasını verici bir tahakküm dünyasına dönüşmez mi! o zaman ben'in kendisinin saf deneyimini başka'ya şimdi gösterdiğimiz yara saygısı gibi arar olur muyuz? o zaman ben'in kendisi sonsuz ses mağaralarının saf saygısında hep uyanık kalan minik bir yara, başka bir bedene açılan bir ufak ışık olur mu?.. başka'nın durumunu, geleceğe olan saygıyı gözlerimize, kulaklarımıza açan düşüncenin ben'in başka'nın konumuna düşmemesi için de yapması gerekenler olduğu açıktır...
  • ölüm ile olan derdi ve buna yönelik kavramsallaşmayan ifadeleri oldukça etkileyicidir, esasında ben'deki ayrı'nın ya da başkasının ölüm ve zamanla olan ilişki üzerinden kurulması ve bunun, bu düşünsel ya da kategorik hiçbir ayrım, sentez tanımayan ilişki biçimlerinin etik bir ilişki olarak, felsefenin en temel kökeni ve ahlakı olarak sunulması gerçekten ben ve başkası ilişkisinin önceki felsefelerde olmayan bir şekilde köktenci bir şekilde sözkonusu edilmesidir. bunun fenomenolojik içerimleri ve yoğun etkilenimleri bulunsa bile levinas'ın kavramları olmasa bile derdi fenomenolojik değildir, husserl ya da heidegger'in varlık ve yokluk ilişkisinden çıkarak belirledikleri temsiller, kaygı ya da duygu -heyecanın belirliliği- değildir. blanchot'nun yazı deneyimindeki ölüm sorusu, levinas açısından sanki felsefedeki ölüm ve etik sorununa, başkasının ben'deki yerine ve aynının bu indirgenemez tabanının, ben'in hiçbir zaman ödeyemeyeceği bu borcun biricikliğine atıf yapar. aslında tam da bu biriciklik ve ben'deki kesintidir ki onu etik bir sorumlulukla ve yüzün ta kendisiyle baş başa bırakır. ölümün ya da zamanın ben'deki başka'nın kesintili ve indirgenemez asıl varlığında, ki belirsizlik ufkunu içerir, mevcudiyeti ben'in sabrıyla ilişkilendirilir ve bu sabır hep başkası üzerinden, yaşamın olayı üzerinden şekilleneceğinden edilgendir, öznenin elinde olan bir eylem alanı olmaktan uzaktır, bu yüzden aynı'nın kategorilerine ya da duygulanımlarına, yaşadıklarına ya da gördüklerine bağlanamaz, en azından bunlar o bağda tüketilemez: ölüm de zaman da bunların hepsinden taşar ve bu taşma bilginin konusu değildir, ama bu esrimenin ya da mistik bir örtünün de konusu değildir, bu felsefenin sorusudur, yanıt yoksunluğudur. zamanın sabrı olarak ölümdür. ölüm ben'in edilgenliğini sağlayan sabrın, sorumluluğun dıştaki yakınlığın kendisidir, bilgiye gelmeyen başkasıdır. levinas'ın ölüm ve zaman (la mort et le temps) yapıtındaki ifadelerle:

    "ölüm, bilinmeyene gidiştir, dönüşü olmayan bir yola çıkıştır, adres bırakmadan gidiştir... ölüm, ölüm deneyiminden başka bir anlama gelir artık. başkasının ölümünden kaynaklanır, başkasının ölümünde bizi ilgilendiren bir şeyden kaynaklanır... başkasının ölümü benliğimin sorunlu kimliğinde beni yaralar - bu birbirinden değişik kimlik edinme kavranışlarının basit bir tutarlılığından ibaret de değildir, dile getirilemeyecek sorumluluktan oluşmuştur... ölmek, başkasının ölmesi olarak benim "ben" kimliğimi etkiler. ben de aynı olanı kesintiye uğratmış olmakla anlam kazanır; benim ben'imde "aynı"nın kesintiye uğratılmasıdır... oysa ölümden etkilenme duygulanımdır, edilgenliktir, ölçüsüzlük tarafından etkilenmedir; mevcut olanın mevcut olmayan tarafından etkilenmesidir, kopuşa varıncaya kadar her türlü mahremiyetten daha mahrem olandır, her türlü a priori'den daha yaşlı bir a posteriori sunar, deneyime geri götürülemeyecek kadar eksi zamanlardaki unutulmuş ardışık zamansal sıra düzenine boyun eğer."