şükela:  tümü | bugün soru sor
  • demiştir ki:

    "yüz anlamdır, bağlamsız anlam. demek istiyorum ki, başkası, yüzünün eğilmezliğinde/dikliğinde [rectitude], bir bağlam içindeki bir kişi değildir. normalde, bir "kişi"yizdir: sorbonne'da profesörüzdür, devlet konseyinde başkan, birinin oğlu, pasaportta yazan her şey, giyinme, kendimizi tanıtma biçimimiz. ve bütün anlam, sözcüğün alışıldık anlamıyla, belli bir bağlama ilişkindir: bir şeyin anlamı başka bir şeyle olan ilişkisinde yatar. buradaysa, tam tersine, yüz kendi başına anlamdır. sen, sensindir. bu anlamda, yüzün "görülmediğini" söyleyebiliriz. yüz, düşüncenizin kuşatacağı bir içeriğe dönüşemeyendir; o içerilemeyendir [incontenable], sizi öteye taşır."

    (çeviri alın teridir...)
  • cıplak yüz karşısındakini de soyar diyen felsefeci. aynı zamanda 'insanlar kendini evinde hissetmek için felsefe yapar' diyerek de, felsefe ogrencilerinin "biz simdi bu kadar niye felsefe okuduk' demelerine bir nebze yanıt vermistir.
  • bir radyo mulakatinda sabra ve satilla katliamini kinamayi reddeden, ultra-siyonist felsefeci.
  • heidegger'i felsefenin bütün anlamını varlık nedir'e, yani varlıkbilime indirgediği için eleştiren levinas, saf yokluk (oluşum içerisindeki yani dönüşüm içerisindeki, aristotelesçi ve hegel'ci anlamdaki dönüşen yoklukla ya da varlık ile bir olan yokluk ile değil de, akılcı bir umutla akıldışına açılan bir boyuttaki umutla, zamanda kendisine yer olmayan başka bir zamansallık kökeninde varolan bir umutla yan yana duran saf yoklukla, ölümden sonraki zamanın zamansızlığıyla ilişkili hiçlikle) kipini ölüme-doğru-olmanın karşısına koyar ve saf yokluğun heidegger'in ölüm ve zamanla ilişki içerisinde çözümlediği ve varoluşun kökenine işleyen kaygı içerisindeyken bile ulaşılabilir olmadığını ve varlık'tan daha öte boyutlara gereksindiğini söyler.

    bütün anlamı varlık'ın doluluğuna ve onun çobanı olmaya yükleyen heidegger, levinas'ın gözünde felsefe tarihinin olası bir yorumundan daha ötesini yapmış görünmez. ve heidegger'in varlığın içselliği ve ölümlülüğü içerisinden özne'ten türettiği ölüme doğru olmayı ve zamanda durmayı levinas, başkalarının ölümünden ve onların yükünü taşıyan arkada kalandan türetmeye çalışmaktadır. (burada doğrudan bir etik boyut açılır) ötekinin ölümü karşısında insana kalan anlam nedir ve burada zaman olmayan zamanda geleceğe atılmaktan başka bir yol var mıdır? daha önemlisi "varlık nedir" bu iki sorunun bütün anlamını ve ufkunu tüketebilir mi? heidegger bu son soruya evet diyebilecekken, levinas buna şiddetle karşı çıkar ve varlıkbilimin kapsayıcı olmadığı alanları keşfetmeye dalar. bu noktada ölüm ve zaman'da levinas heidegger'e karşı kant'ı öne sürmektedir... bu önesürüşün içeriğini de sonramıza bırakalım...
  • gayet yakın temas kurduğu ve büyük bir hayranlık beslediği heidegger için, holokostun ardından, "bazı almanları affedebiliriz ama heidegger'i asla" demiştir.
  • simon critchley, levinas üzerine bbc radio 3 için hazırladığı radyo programını (1998) şu şekilde bitirmiş (ki levinas'ın etik anlayışına çok güzel bir giriş olarak okunabilir bu cümle):

    "perhaps the source of wonder with which, as aristotle claimed, philosophy begins, is not to be found by staring into the starry heavens, but by looking into another's eyes, for here is a more palpable infinity that can never exhaust our curiosity."
  • "emmanuel levinas, maurice blanchot ile olan dostluğundan bahsediyor. "
  • 21-22 mayıs tarihlerinde kongresi yapılacak olan.
  • ölüm ile olan derdi ve buna yönelik kavramsallaşmayan ifadeleri oldukça etkileyicidir, esasında ben'deki ayrı'nın ya da başkasının ölüm ve zamanla olan ilişki üzerinden kurulması ve bunun, bu düşünsel ya da kategorik hiçbir ayrım, sentez tanımayan ilişki biçimlerinin etik bir ilişki olarak, felsefenin en temel kökeni ve ahlakı olarak sunulması gerçekten ben ve başkası ilişkisinin önceki felsefelerde olmayan bir şekilde köktenci bir şekilde sözkonusu edilmesidir. bunun fenomenolojik içerimleri ve yoğun etkilenimleri bulunsa bile levinas'ın kavramları olmasa bile derdi fenomenolojik değildir, husserl ya da heidegger'in varlık ve yokluk ilişkisinden çıkarak belirledikleri temsiller, kaygı ya da duygu -heyecanın belirliliği- değildir. blanchot'nun yazı deneyimindeki ölüm sorusu, levinas açısından sanki felsefedeki ölüm ve etik sorununa, başkasının ben'deki yerine ve aynının bu indirgenemez tabanının, ben'in hiçbir zaman ödeyemeyeceği bu borcun biricikliğine atıf yapar. aslında tam da bu biriciklik ve ben'deki kesintidir ki onu etik bir sorumlulukla ve yüzün ta kendisiyle baş başa bırakır. ölümün ya da zamanın ben'deki başka'nın kesintili ve indirgenemez asıl varlığında, ki belirsizlik ufkunu içerir, mevcudiyeti ben'in sabrıyla ilişkilendirilir ve bu sabır hep başkası üzerinden, yaşamın olayı üzerinden şekilleneceğinden edilgendir, öznenin elinde olan bir eylem alanı olmaktan uzaktır, bu yüzden aynı'nın kategorilerine ya da duygulanımlarına, yaşadıklarına ya da gördüklerine bağlanamaz, en azından bunlar o bağda tüketilemez: ölüm de zaman da bunların hepsinden taşar ve bu taşma bilginin konusu değildir, ama bu esrimenin ya da mistik bir örtünün de konusu değildir, bu felsefenin sorusudur, yanıt yoksunluğudur. zamanın sabrı olarak ölümdür. ölüm ben'in edilgenliğini sağlayan sabrın, sorumluluğun dıştaki yakınlığın kendisidir, bilgiye gelmeyen başkasıdır. levinas'ın ölüm ve zaman (la mort et le temps) yapıtındaki ifadelerle:

    "ölüm, bilinmeyene gidiştir, dönüşü olmayan bir yola çıkıştır, adres bırakmadan gidiştir... ölüm, ölüm deneyiminden başka bir anlama gelir artık. başkasının ölümünden kaynaklanır, başkasının ölümünde bizi ilgilendiren bir şeyden kaynaklanır... başkasının ölümü benliğimin sorunlu kimliğinde beni yaralar - bu birbirinden değişik kimlik edinme kavranışlarının basit bir tutarlılığından ibaret de değildir, dile getirilemeyecek sorumluluktan oluşmuştur... ölmek, başkasının ölmesi olarak benim "ben" kimliğimi etkiler. ben de aynı olanı kesintiye uğratmış olmakla anlam kazanır; benim ben'imde "aynı"nın kesintiye uğratılmasıdır... oysa ölümden etkilenme duygulanımdır, edilgenliktir, ölçüsüzlük tarafından etkilenmedir; mevcut olanın mevcut olmayan tarafından etkilenmesidir, kopuşa varıncaya kadar her türlü mahremiyetten daha mahrem olandır, her türlü a priori'den daha yaşlı bir a posteriori sunar, deneyime geri götürülemeyecek kadar eksi zamanlardaki unutulmuş ardışık zamansal sıra düzenine boyun eğer."
  • levinas ölmenin ben üzerindeki etkilerini ortaya koyarken, ölümün ben’in bütünlüğünü ve kesintisizliğini, bütün anlamların kaynağı oluşunu sarstığını belirtir ve ben’in ancak bu kesintiye uğramışlıkta kendi anlamını, biricik anlamını kazandığını savunur. bu yüzden başkasıyla ilişki kökenseldir ve aynı’nın birliğini ve anlamın odağı oluşunu bu kesintiye ve ölümün düşünce ve kavrayış geçirmezliğine, temassızlığına borçlu olduğunu ifade eder. başkasının ölümüyle ilişki böylece dışsal bir nedenle başlarken tamamen içsel bir duygu haline dönüşür. bu içsel duygu kendisini edilgenlik, etkilenme, ölçüsüzlük tarafından etkilenme olarak gösterir: mevcut olanın mevcut olmayan tarafından etkilenmesi. levinas’ın etkileyici ifadesiyle başkasının ölümü ile ilişki, bu deneyim olmayan deneyim her türlü a priori’den daha yaşlı bir a posteriori sunar.

    başkasının ölümüyle ilişkimiz sıra dışıdır ve bu sıra dışılık bilginin de bilincin de konusu değildir. levinas için bilincin burada kavrayabileceği yegâne bilgi o zamana kadar kendini ifade edebilen birinin tükenme sürecinin dış görünüşleridir, dış yokluktur. ben’in bu ilişkide dokunduğu, temas ettiği, sezdiği olay maruz kaldığı edilgenlik ve bu edilgenliğe ait yönelimsel olmayan duygu taşmasıdır, bir tür heyecandır.

    “ölüme bir saygı olan bu heyecan soru haline dönüşmüştür, yani soru konumunda olarak içinde kendi yanıtının ögelerini içermeyen bir heyecandır. soru, zamanı oluşturan daha derin bir sonsuzluk ilişkisine eklemlenir (zaman burada sonsuzlukla ilişki olarak ele alınır). başkasının ölümüyle heyecan ilişkisidir. çekinme de cesaret de vardır işin içinde, ama başkasına acıma ve dayanışmanın ötesinde – bilinmeyende başkasının sorumluluğunu almadır. bu bilinmeyenin sırası geldiğinde nesneleştirilip konu haline getirilmesi, hedeflenmesi değildir, bu sorgulama yanıta dönüştürülemez bir rahatsızlığın kendisini sorgulamasıdır.”

    başkasının ölümünün gerçekleşmesinin zamanın kendisini koyan olarak ele alınması levinas’ın belki de en köktenci önerilerinden birisidir. levinas, başkasının ölümü karşısındaki edilgenliğin zamanın edilgenliği olduğunu ve bunun sabrın kendisinden başka bir şey olmadığını belirtir. ölüm öyle bir noktadır, öyle bir andır ki zaman bütün sabrını sanki zamanın sınırı, sonu ve kurucu anlamı olan bu sonsuzluktan alır. işte zamanın sabrı olarak ölüm buradan ortaya çıkar. ölümü öylesine bekleriz ki yaşanacak olanın kendisi bizi bu beklemeden ayırır ve işte orada zamanın ufku görünür. ölüm ve zamanın daha giriş bölümlerinde levinas:

    “zaman varlığın sınırlandırılması değil, varlığın sonsuz olanla ilişkisidir. ölüm yok olma değil, ama bu sonsuzlukla ilişkinin ya da zamanın kendini üretebileceği zorunlu sorgulamadır.” der.

    böylelikle başkasının ölümüyle olan ilişkim bana sabrı, edilgenliği ve süreyi verir; bunlar da zamanın ta kendisini oluşturur. başkasının varlığı adeta ölümüne kadar zamanı ve sonsuzlukla ilişkiyi bekleyen bir deneyimde durur ve ben’in bütün teması, başkasının saf sorumluluğu olarak henüz görünmemiş olan zaman ile bütün ilişkiyi aşar, bu ilişkinin biçimi aşkındır ve ölüm anına dek ilk felsefe denilen etik sorumluluğu ortaya çıkarır. bu sorumluluk başkasının ölümüyle zamana karşı sorumluluk halini alır.

    levinas zaman anlayışını ölüm üzerinden daha da geliştirdiğinde, bunun sonsuz olanla, ayrı olanla bir ilişki olarak zamanın süresi olduğunu ifade eder. bu ilişki ayrı olanla bir kayıtsızlık ilişkisi değil, aynıda süreksizlik ve kesinti olarak süren başkasının varlığıdır. ben’de başkası zamanın kendisi olarak ve yitirilene duyulan ebedi bir saygı olarak yaşar. ben kendinde, kendi-olmayanı taşır ve bu kendinde-olmayan sabrın zamanıdır, edilgenliktir, ben’den kaçan ama onunla duran ben’sizliktir, başkasıdır. işte bu ben’sizlik, bu başkasının ben’de yarattığı endişe ve kesinti hali zamanın başka bir anlamıdır. buradan çıkan bir diğer sonuç da başkasının zaman olarak varlığının ben’in zorunlu koşulu olduğu, ben’in içinde ölümün yakınında olmayan zamanın taşınmasıyla ben’in kendi özdeşliğini kurduğudur. ben’in kendisi için de zamana ihtiyacı vardır. ben'in, başkasının ölümünün ve zamanın incelendiği ve aynı zamanda temel eser okumalarının olduğu -mantık, kant, heidegger, fink vs.- aynı kitapta, ölüm ve zaman'da, şöyle ifade edilir:

    “benlik -ya da benim tekilliğim içerisinde ben- kavramından kaçan birisidir. benliğin biricikliği ancak kaçışın mümkün olmadığı bir sorumluluğun, ödeşmiş olamayacağım bir sorumluluğun ortaya çıkmasıyla gerçekleşebilir. benlik – her türlü borcun ötesinde bir ödevde- kendisinin başka birisiyle yer değiştirebilmesinin imkansızlığıyla kendine özdeştir. bu aynı zamanda bir sabırdır ki hiçbir yüceltme bu durumun edilgenliğini değiştirmez.”

    benliğin biricikliği işte bu zamanın sabrında, zamana sabırda yatar. sabrın edilgenliğini koruması ve ben’in zaman olarak başkası karşısında salt alıcı konumunda kalması borç olarak ödenemeyecek ve kurtulunamayacak bir sabrın varlığı gerektirir. bunun biricik olanağı da ben’deki bir kesinti, bir süreksizlik, bir delilik riskidir. zamanın kendisi bu sabrın riskidir ve anlamsızlık olasılığını her zaman taze tutar. bu nedenle başkasının ölümü saygıyı açığa çıkarır, bir yere oturtulamayan, yeri saptanamayan, ölüme dönüştürülemeyen saygı. tam da bu saygı ve anlamsızlık riskidir ki, benliğin zamanla birlikte biricikliğine gönderir bizi. ben, ben olarak kendi içinde zamana karşı ve onunla birlikte durur, anlamını, birlik halini kazanır.