• --hanscık ile gretacık--

    bir varmış bir yoğumuş, köyün birinde bir oduncu ve ailesi yaşarmış..iki küçük çocuk olan hanscık ve gretacık'ın anneleri babaları tarafından dövüle dövüle öldürüldüğünden iki çocuk stepne anne ile büyümek zorunda kalmışlar (bu köyde kuma çok modaymış)..başlarındaki otorite boşluğu ve huzursuz aile ortamı yüzünden hanscık kelebek taşımayı marifet sayan, türlü embesillikler yapan, içen sıçan bir serseriye; gretacık ise iyice duygusala bağlayıp daha erken yaşta hayattan nefret eden bir gotiğe dönüşmüş..günlerden bir gün küfelik olana kadar içen oduncu baba çocuklarına "siktirin gidin çalışın lan..ya da dur dur..gidin ve geri gelmeyin..domuz sosisinden, patatesten başka bir şey yiyemez olduk sayenizde(allahın manyağı sanki başka yemek biliyor..peh..miş)" bağırarak..gecenin köründe onları ormana sepetlemiş..

    hansçık "eaaahhh..yeter ulan!" diyip bir tane ekleştirmiş babaya ve çıkıp gitmiş..ağzı yüzü dağılan baba öfkeyle gretacık ve stepne anneye girişmiş..stepne anneyi de kaybeden gretacık iyice kayışı koparmış ve bir litrelik şiveps şişesini babasının mendabur suratına yapıştırmış..yarım saat içinde yüzü çeşitli formlara giren baba tam da sersemlemişken gretacık da kaçmış gitmiş evden..koşup da ormana giderken cepten hansçık'ı aramış.."nerdesin olm..fevzi'lere mi kaçtın?" demiş..hansçık: "fevzi'nin ben amına koyayım..halı sahadalarmış ipneler..kaldım ormanın içinde..yerdeki mcnuggets kırıntılarını takip et..beni bulacaksın" demiş..gretacık abisinin dediğini yapmış..nagıtları yiye yiye yanına varmış..ağzının kenarındaki kırıntılardan yola serptiklerinin kız kardeşi tarafından yendiğini anlayan hansçık sinirden deliye dönmüş.."lan salak gotik..geri dönmek için onlara ihtiyacımız vardı..naaptın sen!!" demiş..gretacık ise masalın başından beri ilk kez çirkef yüzünü gösterim "siktir lan..galon galon bira içtim..karnım kazındı ne var..hem kubi'lerde de yemek yokmuş zaten..öleyim mi açlıktın amına koyyim..göt" demiş..hansçık ise sinirlenip "kızım bak yarak kürek konuşup sinir etme beni..çocuklar okuyacak bu masalı..iki dakika insan ol" diyerek bir tane yapıştırmış kardeşine..gretacığın makyajı gözyaşları etkisiyle akarak onu en gotik,gomgotik yapmış..dere suyundan yansımasını gören gretacık gülsün mü ağlasın mı bilememiş..

    neyse bunlar bir sakinleşmişler..akşamın etkisi, telefon şarzlarının (bu sırada kendi aralarında şarz mı şarj mı tartışarak epey zaman kaybetmiş laleler=) bitmesi ve soğuk orman akşamının katkılarıyla birbirlerine kenetlenmişler.."oturarak olmaz, yürümeliyiz en azından bir bar neyin buluruz" yakınlarda diyerek tedirgin tedirgin yürümeye başlamışlar..

    az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler ve sonunda bir kulübe görmüşler biraz ileride..yorgunluktan ve susuzluktan iyice bitap düşen iki kardeş kulübenin hemen önündeki çeşmeye koşturmaya başlamışlar..çeşmeden şırıl şırıl, buz gibi votka-redbull aktığını gören gretacık hobarey zidaney efektleri eşliğinde (yazarın notu: çizimlerde bu efektler daha etkili şekilde göze çarpacaktır) ağzını musluğa dayayıp su içer gibi yapmış..bu sırada, hanscık kulübenin metamfetamin tuğlalardan yapıldığını farkedip dişlemeye başlamış..

    gel zaman git zaman (zaman mevhumu uyuşturucu etkisi ile bir sağa bir sola çekipduru..) bizim oğlan agd halde çeketini yağan yağmura asıp tehlikeli bir şiir okuyup etrafa sataşmış..bundan rahatsızlık duyan gretacık " e ama kaç kere dedim sana adam gibi gir şu tribe, önce ayakkabılarını çıkar..ruhunu da huzurumuzu da çamura buladın be yavşak" diye serzenişte bulunmuş..abi olmanın verdiği öğretilmiş bir vandallıkla kız kardeşine doğru bir uçan tekme savuran hanscık bir anda sırtına inen bir sopayla kendini yerde bulmuş..yerde acıyla kıvranırken, gözünü açtığında tepesinde dikilen nur yüzlü ihtiyar bir kadıncağız görmüş..kadın hanscık'ı yerinden kaldırıp iki kardeşi evine davet etmiş..kafası güzel iki kardeş "belki kek neyin yeriz" diye düşünerek teklifi hemen kabul etmişler..

    tütsü kokan salona girdiklerinde etraftaki müzik aletleri, şallar, şalvarlar, incikler, boncuklar hemen dikkatlerini çekmiş..hanscık bir koltuğa yığılıp kalmışken, gretacık dayanamayıp sormuş: "teyze, tüm bunlar da neyin nesidir? necisin sen?"..yaşlı kadın yuvarlak mor camlı gözlüklerinin ardından bakıp şöyle demiş: "jefferson airplane diye bir grup duydun mu hiç gotik prenses? ha işte ben woodstock'ı sallayan kadınım..janis'in kankası, jimi'nin dert ortağıydım..hey gidi günler heeey..." grace teyze kendini iyice anılara kaptırmışken hanscık hafiften toparlanmış ve sopanın intikamını almaya karar vermiş..eline geçirdiği bir platin plak ile sinsice arkadan yaklaşıp, grace teyzenin -dikkat kan var, dehşet var- boynunu kesmiş..böyle de bir göt oğlanı olan hanscık evdeki yükte hafif pahada ağır eşyaları toplayarak evden hızla uzaklaşmış..az önce yaşadıklarının etkisi ile şoka giren gretacık ise ağlama krizinin ardından evi sabunlu suyla silmiş..sevgili grace teyzesini evin bahçesine gömmüş..sonra içeri giren gretacık renkli dövmelerden birini omzuna yapıştırıp koltuğun kenarına dayalı halde bırakılmış gitarı alarak çalmaya başlamış..ruhu yavaş yavaş uzanırken göğe şu sözler çıkıvermiş ağzından: "go ask alice when she's ten feet tall..."

    bu masal da burada bitmiiiiş..
  • bir gün bir keloğlan ve annesi varmış. annesi keloğlana demiş ki:
    -ah benim keltoş oğlum, evde hiç tuz kalmamış git bi koşu tuz al gel. keloğlan tamam anam gider alırım ama tuz satılan bakkal çok uzak, gidene kadar acıkırım yolda demiş.

    bunun üzerine anası keloğlan için bir çıkın hazırlamış. içine domates, salatalık, zeytin, mozarella peyniri ve bulgur koymuş. bu arada keloğlan çok uzun olduğu için bundan böyle kendisine kel diycem. kel almış çıkınını sopasına takmış, yola koyulmuş. iki metre gitmiş ki acıkıvermiş. hemen bir ağaç gölgesine çömmüş. aaa bi bakmış ekmeği yok. öfff hay aklını sikeyim ana, ben bu zerzevatı ekmeksiz nası yiycem ya goddamit demiş.
    o sırada bi köylü geçiyomuş elinde de trabzon ekmeği. kel bunu görmüş demiş ki

    -köylü emmi bana o ekmeğin yarısını versen ya.
    köylü bakmış. niye vereyim lan babamın oğlu musun kel? siktir git uza demiş.
    -ama emmi çok açım, katığım da var ama ekmeğim yok. karşılığında ne istersin?
    -hımm o zaman bana bir yumurta, biraz zeytin biraz da mozarella verirsen ekmeğin yarısını alırsın.
    -ama bende yumurta yok ki himmet ağabeeey?
    -şurdaki tavuğu yumurtlat al.

    bunun üzerine kel, tavuğu yumurtlatmış ve köylüye tam yumurtayı verecekkeeen, köylü bayılmış. salak kel ekmeği alıp yiyeceğine kendi elindekileri de düşürmüş, her şey mundar olmuş.ama iyi kalpli bi çocuk olduğu için köylünün başına şemsiye koymuş. sonrasında köylünün karısı bir köpekle beraber gelmiş. peşlerinden de necla nazır ve tarık akan.

    o sırada adamın suratını köpek yalamaya başlamış ve necla nazır elindeki su şişesini adamın üstüne düşürmüş.
    adamın karısı hemen atlamış.

    -şemsiye açıldı köpek yaladı kocam dirildi.
    -dirilmedi teyzecim ayıldı ayıldı.
    -dirildi dirirldi.
    -yook yok teyzecim ayıldı.

    kel bu saçma sapan muhabbete daha fazla dayanamayacağını anlayıp eve dönmüş. zaten evin iki sokak aşağısına kadar gittiydi. anası kapıyı açmış bakmış ki tuz yok. bi temiz dövmüş keli.

    bi de ağıt yakmış.
    ah benim salak oğlum
    kafası keleş oğlum
    tuz almaya gidende
    gelemez malak oğlum.
  • bir gün yasin adında bir adam varmış. transilvanya'da bir ormanın içinde minik bir kulübede yaşarmış. bir de kedisi varmış adı hınzırmış. adıyla müsemma çok hınzır bir kediymiş. ordan oraya koşar, sütleri döker, diğer kedileri düdükler, sonra da uyurmuş. süsüne de pek düşkünmüş. ormanlık yerde yağmur çok olduğu için patileri ıslandığından çok sinirleniyormuş. bir gün isyan edip yasin'den çizme istemiş.

    -yasincim sence de bana bir çizme almanın vakti gelmedi mi artık? yıllardır patilerimin ıslanmasından çok sıkıldım. rahat etmek istiyorum.
    -iyi de hınzır sana göre çizmeyi nerden bulacağım? ayakların 10 numara, anca özel yaptırmak gerekir.
    -onu da düşündüm, yan ormanda gepetto usta var, pinokyoya da burun yapmıştı. bence o bize yardım eder.
    -eh peki o zaman hadi gidelim gepetto ustaya.

    ikisi yola koyulmuşlar. az gitmişler uz gitmemişler. çünkü gepettonun yeri yakınmış. yan orman dediğin ne ki zaten, hemen şurası. çalmışlar kapıyı.

    -who is it? (gepetto sadece ingilizce konuşuyomuş ama türkçe anlıyomuş)
    -biziz usta yan ormandan yasinle kedisi hınsız.
    -who the fuck are you? i've never heard of you, go away!!!
    -ama usta o kadar yoldan geldik. aç bi hele diyeceklerimiz var.
    -ok... ok.... you damn niggers, come inside the door is open.

    bizimkiler içeri girmiş ve hınzır için bir çizme yapmasını istemişler gepettodan. gepetto kabul etmiş ama 5 cumhuriyet altını istemiş. niye para istememiş onu anlayamamışlar. yalnız demiş bu çizme çok özel bir malzemeden yapılacak. bunu giyen kişi yalan söylediği anda, çizme ayaktan fırlayıp ilk gördüğü adamın çüküne tekme atar. ve bir zehir salgılar, adam bayılır. bu yüzden kullanan kişinin iyi niyetli olması gerekir. şimdi sana bir iyi niyet testi uygulayacağım hınzır. ben sana ne sorarsam sorayım doğruyu söyleyeceksin.

    -sor bakalım usta.
    -who's your daddy, who's your daddy ha?
    -babamı hiç tanımadım usta, piçim ben.
    -do you swallow?
    -yutmadan yenir mi hiç usta. tabi ki evet.
    -are you sex?
    -bunu anlamadım usta ama öyleyimdir zaar.

    hınzır, testi başarıyla geçmiş ve gepetto çizmeyi yapıp iki gün sonra vermiş. aradan günler geçmiş, bizim hınzır çizmenin özelliğini unutmuş gitmiş. zaten yalan da söylemediği için çok önemsememiş açıkçası.

    bir gün orman kenarında dere yanına işerken, orman içindeki patika yoldan bir araba geçtiğini görmüş. ve kendi kendine, vay anasını 1985'ten beri buradan kimse geçmemişti, hayırdır işallah demiş. derken arabadan siyah takım elbise içinde 4 tane will smith inmiş. hınzırı görür görmez,

    -merhaba kedi bizler lostuz. sana birini soracağız adı gepetto, gepetto the pinokyo fucker. tanıyo musun?

    hınzır bi bokluk olduğunu anlamış tabi.

    -napacaksınız ki neden soruyosunuz?
    -bizde bir emaneti var onu vericez. hemen söyle yaşlı ossuruğun yerini yoksa seni öldürmek zorunda kalırız.

    hınzırın aklına hınzır bir plan gelmiş ve en değerli olan silahı cildini ay pardon çizmelerini kullanmayı akıl etmiş.

    -benim adım yarrakosman! diye bağırmış ve çizme ayağından fırlayıp 1 numaralı will smith'i bayıltmış. diğerleri ne olduğunu anlamadan hınzıra silahlarını doğrultmuşlar ve doğru dur lan pezevenk, gepettoya chip'i vericez gidicez agresifleşme demişler.

    -ne chip'i ya? chip ne?
    -chip gelecekten gelen bişey, gepetto bize gelecekte emanet etti onu. bu gördüğün araba da doloreyn. akıllı ol marti mcfly'a benzemeyiz biz.

    hınzır bu planı hemen anlamış. gepettonun aslında bir gandalf olduğunu ve will smith'lerin onu takip etmek için götüne chip yerleştirmek istediklerini şıp diye çözmüş. çünkü zamanında nostradamusla bir aşk yaşamış.
    ard arda yalanlar söylemeye başlamış o anda. ben 2000 kedi siktim, kuma değil yola sıçarım ve asla üstünü kapatmam, farelerden nefret ederim, benim anam bir köpekti gibi yalanlar söyleyip etkisiz hale getirmi adamları. çipi de çalmış. doloreyne atlayıp gepettonun evine gitmiş. karşılaştığı manzara onu hayattan soğutmuş. gepetto, pinokyonun önünde domalmış ona bir yalan bir doğru söyletiyor. hınzır napıyosun gepetto usta sen diyince toparlanmış hemen. hiç ya pinokyo herşeye burnunu sokuyodu tamir ediyorum demiş. yemedik ama neyse demiş hınzır. zaten bundan sonra bunu yapmana gerek yok. sana bir hediyem var.

    -oh my.... you'll give me a gift? what a nice boy you are... come and sit öhömm whatever. give it to me.
    -al abi bu çipi.
    -what the hell am i supposed to do with it? i really don't understand what this belons to.

    -it belongs to your ass baby! götüne sokarsın.amına kodumun ibnesi seni.

    hınzır o günden sonra çizmeleri de gepettonun götüne sokmuş ve mutlu mesut hayatına devam etmiş.
  • günlerden bir gün almanya ülkesinin şwaynzungaber kasabasında bir haydi bir peter bir dede ve bir de felçli kız yaşarmış. arada bi köpek koyun falan da gelirmiş. yalnız bu kasabada tuhaf bi durum baş göstermiş. kasabaya taşınmak isteyen 2 ekstra dede ortaya çıkmış. nobrain kasabasında yaşayan bu dedeler iklim erozyonu nedeniyle bizim haydilerin yanına göçmek istemişler. yalnız şwaynzungaber yabancılara karşı kuralları olan bir kasaba imiş. yeni birini içlerine alacakları zaman, onları bir takım testlerden geçirirlermiş. bu sebepten ötürü nobrainden gelmek isteyen bu dedelere açma kapama testi uygulamışlar. ellerine birer kavanoz reçel tutuşturduktan sonra 3 saniye içinde açabilirlerse giriş iznini vermeye karar vermişler.

    bu arada kasabanın şerifi, felçli kız kılaraymış. bütün bu sikimsonik kuralları o çıkarıyomuş. yatalak olduğundan kelli herkese çıkın dışarı beni rahat bırakın diye bağırırmış. dedelere de en başta bağırmış. sonra bunlar kavanozları tam açacakken açmayyyyyınnnnn diye götünü yırtmış. ama dedeler açmışlar ve kasabaya yerleşme iznine kavuşmışlar.

    peter ve haydi ise göl kenarına inmiş. peterin aklında haydiyle ilgili tuhaf düşünceler varmış. mesela haydinin saçını neden embesil gibi yaptığını ve yün içlik giydiğini anlayamıyomuş. ama götü güzel olduğu için bişe de demiyomuş. o gün birlikte yüzmeye karar vermişler ancak peter haydinin iç donunu görür görmez yine bi haydiden tiskinmiş. haydi daha ne olduğunu anlamadan kendini suların içinde boğulurken bulmuş.

    haydi ölmüş.

    klara zaten sakattı.

    peterin de badak ve salak olduğu zaten belliydi.

    dedeler ise mutlu mesut yaşamışlar. aralarına haydinin dedesini de alıp, internet fenomeni olmuşlar.

    siz siz olun açmayın her an dedeler sikişebilir.
  • şimdi her masalda olduğu gibi masalımız ortaçağda feodal dönemde geçiyor
    derebeylikler var, ortadoğuda osmanlı yükseliyor, kilise katı, zalim
    deniz kıyısı olan ülkeler bir şekilde hindistana ulaşmanın derdinde
    marco polo yok satıyor falan
    işte bu dönemde, almanya yakınlarında bir derebeylik varmış
    bu derebeyinin 3 oğlu varmış
    derebeyinin en büyük korkusu oğullarından derebeyliğin başına geçecek olanı yanlış seçmek imiş
    sonuçta adam da haklı şimdi 3 oğlan var ama taht kavgası olur ne bileyim güvendiği dağlara kar yağar falan
    bi şekilde bunu dert ediyor. e yavaştan ihtiyarlıyor, güneyde, italya'da como gölü civarında bir yazlık almanın planlarını yapıyor zira bi yandan da
    amaç belli, güneye göçüp domates biber yetiştirip stres atmak
    neyse, bi gün bizim derebeyi köyün kahvesine gidiyor
    zira kalenin içersinde sigara içmesi yasak. hanımı kızıyor perdeleri sarartıyor diye
    köyün kahvesi, aynı zamanda köyün hamamı, oteli, muhallebiicisi falan.
    yani köyün tüm sosyalleşme imkanları orada
    neyse,
    bizim derebeyi gidiyor, kahveye oturuyor, "her zamankinden" diyor, bira tekila geliyor
    hancı(aynı zamanda kahveci, barmen, masör, garson)
    soruyor "noldu, tadın yok bugün" diyor
    derebeyi onay verircesine kafasını sallıyor
    hancı "kız meselesi, değil mi...kadınları anlamak, şu çılgın türkleri anlamaktan daha zor. baksana, bizansı bile yıktı manyaklar" diyor, muhabbet yürüsün diye
    yok diyor derebeyi. sorun kadınlar değil. sorun feodal devlet yönetiminde yönetici kesimin seçimi ve sorumlulukları
    diyor.
    ne yapacağım, kimi seçeceğim bilemiyorum diyor.
    hancı da düşünüyor. bir sigara yakıyor. diyor ki "bir devleti yıkan da çıkaran da baştakinin arkasındaki kadındır, onlara birer kadınla evlenmelerini söyle, içlerinde en yüksek seviyeden kadınla evlenene derebeyliği ver. hem bakarsın devlet evliliği olur, sınırları genişletirsin" diyor
    derebeyinin aklına yatıyor bu fikir. mantıklı yani bildiğin.
    neyse çocukları topluyor, diyor işte gençler böyle böyle ben sizin mürüvvetinizi görmek istiyorum gidin birer hanım bulun gelin ağzınızı siktirtmeyin bana diyor
    3 çocuktan ilki çooooooook güzel bir kız buluyor. çok güzel, ailesi kobi. ufak bi dükkanları var. kızı çok okutamamışlar, ıcık saf, ama ev işi falan dedin mi akan sular duruyor
    ikincisi 10 üstünden 6.5 7'lik bi kız buluyor. kızın ailesi çok zengin değil, ama kızı yetiştirecek kadar imkanları var. kız dış görünüş olarak dip düşürmüyor ama aldın mı karşına oturup konuşuyon muhabbeti var yani
    en sonuncusu da çirkin bi kız buluyor ama kız cengaver. baba derebeyi. kızı gitmiş romada imparatorluk okullarında okutmuş davinciden falan ders aldırmış. siysasi bilimlerde platon falan okumuş zehir gibi bir kız
    üçü de kızları getiriyor babalarıyla tanıştırıyor yemek yiyorlar
    baba odaları tek tek gezip odaları dinliyor
    1. oğlana karısı "bnce akşm ymeği igrnçti, bn vjtrynm tmmmı" diyor, böle bi sonradan görmelik böle bi beğenememe böle bi defaktoluk var. baba ilk odadan "senin bulacağın kızı sikeyim beyinsiz diyor
    2.. oğlana gidiyor, ses yok, yatak gıcırtısı var. aman rahatsız etmeyim diyor, 3. oğlana geçiyor
    3. oğlanın karısı "tamam işte sizin kale ile bizim kaleyi birleştiririz, aradaki bastianoğulları derebeyliğini de savaşla ele geçirdik mi oluruz sana koskoca devlet" diyor
    baya gözüne giriyor gelininin bu davranışı.
    ertesi gün tören yapılıyor kralı belirlemek için
    taç takılacak sonra reinaya geçilecek falan
    bizim derebeyi kürsüye 2. oğlunu çağırıyor.
    küt kafaya tacı takıyor
    millet şok, neden böyle bişi olduğunu anlamıyor.
    derebeyinin görüşü net; "ben kurduğum feodal düzeni, kendi mutluluğum için, çocuklarımın mutluluğu için kurdum. diğer iki oğlumun hanımları, bu sorumluluğu aldıkları andan itibaren onlara hayatı zindan etmeye başladı, ortanca gelinim ise ona davranışlarında bir değişiklik göstermedi. işte bu yüzden en azil gelinim, graliçam ortanca gelinimdir. çocuğunuzun adını benim adım koyun"" der ve ilk uçakla italyaya gider.

    onlar erer muradına, biz çıkalım kerevetine.
  • masalımız yine ortaçağ avrupasında geçiyor
    kilisenin hükümdarlık sürdüğü, büyücülüğün cadılığın fitne fesatın hüküm sürdüğü zamanlarda
    daha istanbul yeni fethedilmiş, bu gazla rönesans ve reform dönemleri falan başlama işaretleri veriyormuş.
    işte bu dönemde fransa isviçre sınırında bir derebeyi varmış.
    bu derebeyi işten güçten vakit bulup bi türlü evlenememiş
    yok savaştı yok vergi hesabıydı yok diplomatik ilişkilerdi falan
    neyse adam gelmiş 40 50 yaşında
    halen abaza, adı william peter frei iii
    neyse
    bu adam 40 50 yaşına gelmiş
    bakmış devleti bırakacak çocuk yok.
    biraz da sosyal düşünme yeteneği eksikliğinden telaşlanmış
    halbuki para var kariyer var istediği hatunu parmağında oynatır
    bu gidiyo ünlü bi bi büyücüye
    "krallığımı, soyumu, soyadımı devam ettiricek bir erkek evlat istiyorum" diyor.
    büyücü de bakıyor zengin kapı biraz sövüşleyim diyor
    "bir erkek çocuk istiyorsan britanya adasında bir gölde yaşayan canavarı öldürüp, onun kanı ile bir ipi boyayıp, onu da doğru kadına takman gerek, yoksa lanetlenirsin" diyor
    tabi bunu derken işte yok "britanyaya ulaşım çok kolay, sadece 999 altına britanya turumuz konaklamalı" "tüm britanya canavarları haritası" falan diye baya bi sikiyor
    adam soruyor, "tamam gittik canavarı kestik, doğru kız kim peki" diyor
    kadın da diyor ki, senin derebeyliğinde herkes senin akraban, ama sonradan bir aile göçtü. onun kızıyla evlenmelisin diyor.
    derebeyi hemen hazırlıkları yapıyor, ingiltere aktarmalı iskoçyaya iniyor.
    bu sırada o sonradan gelen aileye de haber uçuruyor tabi olayları
    adamın da 2 kızı var biri büyük biri küçük
    büyüğünü çok iyi yetiştirmiş, onun mürüvvetini görmek istiyor küçüğüne ise bakmaya bile kıyamıyor, freudyen bir yaklaşımla kendisinde elektra kompleksi var denilebilr o derece. resmen kızına tutku ile bağlı
    büyük kızı master doktora falan kastığı için biraz yaşı geçmiş 34 yaşında, ufak kızı ise daha 17
    adam bu haberi alınca ufak kızına talip olacağını düşünmüyor bile.
    mutluluklar mutluluklar
    neyse, bizim derebeyi gidiyor, canavarı kesiyor, kuşağı boyuyor falan, fransa aktarmalı olarak şatosuna geliyor
    adamı buluyor, kızını getir diyor.
    adam da diyor oo paşam bi çayımızı iç, marie, kızım çay koy diyor
    ufak kızı marie çayları dolduruyor, ablası da hazırlanıyor süsleniyor falan içerde
    bizim derebeyi kızı görüyor tamam diyor körpe de iyiceymiş diyor
    adam deliriyor, olmaz diyor, asıl kız içerde diyor,
    derebeyi olmaz diyor, ben bunu alcam diyor doğrusu bu diyor.
    akşama düğün var, bu kuşağı körpeye tak getir yoksa sikerim belanı diyor, 10000 altınlık bi kese bırakıyor gidiyor
    adam çok üzülüyor yıkılıyor.
    hemen aklına bi hinlik geliyor.
    gidip bi tavuk kesiyor
    tavuğun kanıyla sikimsonik başka bi kuşağı yıkıyor
    onu takıyor ufak kızına
    neyse düğün vakti geliyor, davullar zurnalar falan tam bir feodal düzen düğünü
    adam kızını getiriyor, derebeyi yüz görümlülüğü olarak bi tane reşat bi tane beşibiyerde 5 tane de trabzon burması takıyor
    neyse adam çakma kuşağı ufak kızına takıyor, gerçek kuşağı da büyük kızına takıyor.
    neyse düğün devam ederken derebeyi havaya ateş açıyor, küçük kız korkup bayılıyor, byılınca düşerken üstüne şarap dökülüyor.
    tabi o zamanlar tıp bu kadar gelişmiş olmadığından ölüp ölmediğini anlamıyorlar
    adam bunu direk lanete youruyor
    gidip gecenin o saatinde büyücünün evini basıyor
    hani diyor herşeyi yaptım neden lanet oldu ha amınakodumun dolandırıcısı ver benim paralarımı diyor
    büyücü yoo diyor, bişey eksik olmalı diyor, emin misin kuşağı doğru kıza taktığından diyor.
    derebeyi elemana soruyor doğruyu mu taktın amın evladı diyor
    adam korkuyor, yok ağam diyor, bu kızcağız daha çok körpedir, ondan bu kızım size yaraşmaz diye gerçek kuşağı büyük kızım julietta'ya taktım diyor
    büyücü de "doğru kız zaten juliettaydı amınakodumun kart horozu senin neyine 17lik kız sübyancı mısın" diyor
    sonra ertesi gün ufak kız ayılıyor, ağa ufak kızdan özür diliyor, onun tüm okul masraflarını üstleniyor, fransada en iyi okullarda hukuk ve siyaset eğitimi aldırıyor
    julietta ile de evlenip bir tane erkek çocuk yapıyor.
    onlar eriyor muradına, biz çıkıyoruz kerevetine.

    o zaman, hikayenin kahramanlarının son durumlarıını da anlatayım,

    derebeyi: çocuğu büyüdükten sonra hanımı ile beraber dünya turuna çıktılar.

    derebeyinin çocuğu: yıllar boyu hüküm sürdü, torununun torunlarundan biri avrupanın en büyük generallerinden birisi oldu işte o çocuğun adı napoleon bonaparte idi.

    marie: hukuk ve siyaset alanında eğitim gördü. bir şekilde fransız burjuvasına girdi. gidip bir fransız kraliyet üyesi ile evlendi. onun kızı da asilzade oldu. kızı, kendi çocuğuna annesinin ismini koydu. o kız da sonrasında fransız ihtilalini başlatacak ekmek bulamiyorlarsa pasta yesinler lafını söyleyen marie antoinette...
  • bugünkü masalımız, endüstri devrimi sonrası hollandasında geçiyor
    bildiğin gibi hollandalılar, endüstri devriminin sonrasında, makineleşmeye, sanayileşmeye önem vermiş, çeşitli ülkelerde sömürgeci faaliyetlerde bulunmuştur.
    iş bu sömürgecilik faaliyetlerinin sürdürülebilmesi için halka militarist bir sübliminal propoganda yapılması gibi bir durum ortaya çıkmıştır.
    iş bu sübliminal propogandaların yapılması için çocuklara silah, asker vb oyuncakların alınması teşvik edilmiştir.
    işte böyle bir ortamda, hollandalı bir orta sınıf bir fırıncı olan gregory van der wiel isimli bir adam varmış.
    bu adamın bir oğlu bir de kızı varmış
    adam kızının doğum gününde ona bir bebek almış
    zira hollanda da olsa o dönemlerde toplumda cinsiyetçi roller ön plandaymış
    çünkü erkekler asker olur, savaşır, ülkenin sınırlarını geliştirir, kadınlar ise ülkeye asker yetiştirirlermiş.
    bu tarz cinsiyetçi mesajlar vermek için kızlara bebek alınırmış ki cinsiyetçi rollerinden en büyüğü olan annelik vasfına alışsın
    neyse, oğlu bu duruma üzülmüş. üzülünce babası da gidip ona da bir oyuncak almak istemiş.
    ama orta sınıf biri olduğu için çok fazla parası yokmuş
    anca topal bir kurşun asker almaya parası yetmiş
    oğlu buna çok sevinmiş.
    gün boyu kurşun askeri ile oynamış.
    topal bile olsa kurşun askeri onun zaman geçirmesini, eğlenmesini sağlamış.
    gün bitip çocuk uyuduğunda, kurşun askeri çocuğun dolabında rafa koymuş annesi
    tam da ablasının dolabının karşısındaymış dolabı
    ablasının bebeği de ablasının dolabının rafındaymış
    gel zaman git zaman, yayılmacı politikalar azalıp yerini endüstriyelleşme, ticaret gibi ülke esnafının para kazanacağı politikalar almış
    böyle olunca da fırıncı gregory burjuva olmuş, amsterdam, roterdam gibi şehirlerde toplam 12 distribütorü olan bir hamur işi devi olmuş.
    çocuk da az zaar büyümüş, biraz da zengin olunca çekmiş ayfonu, altına da vermişler 306'yı piyasacı olmuş, kokonun dibine vurur olmuş.
    bu süreçlerde topal kurşun asker hep çocuğun ablasının bebeği ile konuşurmuş
    çünkü ona aşık olmuş.
    ablası bebeği ile oynamaya devam ettiği için sadece ablası okula gittiğinde ya da uyuduğunda konuşabiliyorlarmış
    ama kurşun askere o bile yetiyormuş
    onun bebeği gördüğü 10 saniye bile kurşun askeri gülümseyerek uyutuyormuş.
    bir gün fırıncının oğlu jan yine kokoyu çekip gelmiş eve
    dolaba sakladığı zulasını ararken kurşun asker yere düşmüş.
    bu ne lan amınısiktiren deyip o sırada yanmakta olan şömineye atmış.
    kurşun asker ağlamaya başlamış.
    yandığı için değil, bir daha bebeği göremeyeceği için ağlıyormuş
    tam da o sırada eleman içerde cigara sarıp içtiği için kokuyu burjuva gregory van der wiel duymasın diye camı açmış
    kapı cam açık cereyan yapmış
    cereyan yapınca rüzgar esmiş, ve o rüzgar bebeği de şömineye doğru sürüklemiş
    bebek, kurşun askerin yanına geldiğinde kurşun asker "buraya geldiğin için sevindim, ama acı çektiğin için üzüldüm" demiş
    bebek ise "catherine artık büyüdü, benimle oynamıyor, bana değer vermiyor. bana değer veren tek kişi sensin, değer verilmediğim bir dolapta oturmaktansa bana değer veren biri ile yanmayı tercih ederim" demiş.
    birbirlerine sarılıp yanmayı beklemişler.. ve plastik oldukları için eriyip tek vücut haline gelmişler...
    ve sonsuza kadar o küllerin arasında tek parça halinde mutlu mesut yaşamışlar

    -----
    +mutsuz son bu
    -nası mutsuz la tek vücut oluyorlar ?
    ulaşamıyolardı hani
    karşı dolaptaydı falan
    sonra eridiler tek vücut oldular küllerin içinde sonsuza kadar falan?
    +öldüler
    -ölmediler
    sen orayı yanlış anladın
    eriyorlar, tek parça oluyorlar sonra saklanıyorlar
    +peki
  • masalların geçtiği dönemler, çok fazla kaynak gösterilemeyen dönemler olduğu için, matbaanın avrupaya gelmeden önceki dönemler olduğunu biliyoruz. yani 13. 14. yüzyıl falan
    katolik kilisesinin sert tavırları nedeni ile tüm avrupada bir din korkusu mevcut
    işte bu dönemlerde, tarım ile uğraşan proleter tabakadan bir ailenin, biçki dikiş yapan bir kızı varmış.
    bu kızın adı isabella imiş.
    ingilizlerin klasik yüz çirkinliğinin denk gelmediği bir kızmış isabella, ki buradan masalımızın britanyada geçtiğini anlıyoruz
    neyse,
    o dönemin en güçlü, zengin ve en yüksek toplumsal sınıfı olan kraliyet aileleri, soyluluklarını insanlara gösterebilmek adına şatafatlı, süslü elbiseler giyiyorlardı.
    ve bu kıyafetlerin dikimi kadar, giyinip soyunması da emek istiyordu.
    kraliyet ailesinin kıyafetlerini, bir italyan terzi olan vermilliano gucci isimli bir terzi yapıyormuş.
    neyse, vermilliano gucci'nin italyadan getirdiği çırağı lucia, liverpoollu bir liman işçisi olan steven ile kaçtığı için, vermilliano kendisine yeni bir çırak arayışına girmiş. ve bir seviye tespit sınavı yapmaya karar vermiş. bizim isabella da sınavlara girmiş. tabi.
    sınavı kazanan isabella, prens frank'ın hanımı patricia'nın giyinip soyunmasına yardımcı oluyormuş. iş tanımı bu.
    mayışlı sigortalı iş. üstüne devlete kapağı atmanın da rahatlığı var, isabelladan mutlusu yok tabi
    neyse, ingiliz kraliçesi emmanuella ne kadar yaşlanırsa yaşlansın bir türlü ölmek bilmiyormuş.
    bu da bizim gelin patricia'yı sinirlendiriyormuş.
    zaten çirkef, içten pazarlıklı bir insan olan patricia, krallığın başına geçemediği her gün daha da çirkefleşiyormuş.
    günün birinde patricia giyinirken, kraliçe emmanuella odaya gelmiş. geliniyle, oradaki görevlilerle falan taşak çevirip çay sigara yapıyormuş.
    o sırada taşağına "yav isabella yemin ediyorum sen şu patricia'dan daha çok prensese benziyosun ben olsam yemin ediyorum tacı patoya değil sana takarım ahhahhaha" demiş
    bizim patrisya bu lafa bi bozulmuş
    bi sinirlenmiş
    ama içten pazarlıklı ya "ahhaha ilahi annecim siz adamı öldürürsünüz" deyip geçmiş.
    sonra, patricia özel kraliyet büyücüsünün yanına gitmiş.
    büyücüyle araları çok iyiymiş.
    patricia'ya beleşten tarot falan açıyormuş
    hem de patricia da bu tarz şeylere meraklı olduğundan
    öyle sohbet muhabbet ediyorlarmış bol bol. bi kankalık var yani
    bizim patricia büyücünün yanına gitmiş gitmesine ama suratından düşen bin parça. sigaranın biri bitmeden diğerini yakıyor
    büyücü demiş "pato noldu hayırdır? atlantikte gemilerin mi battı?"
    patricia olayı anlatmış. büyücüden yardım istemiş. kızı kovamıyor, sendika var ağzına sıçarlar greve giderler
    büyücü demiş ki, "sana bir iğne vericem, ilk giyeceğin elbiseyi bu iğne ile tuttursun"
    patricia demiş "nalaka la ibiş?"
    büyücü demiş "bu iğnede bir zehir var, ve üstünde ufak ufak mikro çentikler var zehir bu mikroçentiklerde. sana bişey olmaz, ama iğneyi eliyle tuttuğu anda zehir vücuduna girecek ve 1 saat sonra etkisini gösterecek" demiş.
    patricia sevinçten havalara uçmuş. iğnenin karşılığında 300.000 sterlin para vermiş büyücüye
    almış hemen iğneyi, beklemeye başlamış.
    ertesi gün isabellaya demiş "iso, bugünkü elbisemi şu iğneyle şeetsene, bunun rengi daha mat kiremit kırmızısı bence daha çok uyar" demiş. isabella da "tamam hanımım öyle diyosanız öyledir" deyip eline iğneyi almış. kraliçeyi giydirmiş
    giyim kuşam işi bittikten sonra, vermilliano gucci, isabellayı londranın varoş kesimlerinden bir yere toptancıya göndermiş. toptancıya giderken ormandan geçmesi gerekiyormuş.
    tam ormandan geçerken zehir etkisini göstermiş, yığılmış kalmış kenarda
    leşcil hayvanlar falan kızı öldü sanıp etrafına toplaşmış ve ilkel içgüdüleri ile sürülerini çağırmak için ulumaya bşlamışlar.
    o sırada prens frank da avdan dönüyormuş. o da nesi güzelce bi kız yatıyor(frank tabi bilmiyor, kilise orda da haremlik selamlık kültürünü uyguluyor)
    kızı atın arkasına atıyor, saraya getiriyor. ama tabi ne hanımının ne anasının haberi yok kızı tanıyan kimse bilmiyo getirdiğini, sarayın revirine koyuyor.
    neyse revirde doktorlar bişi bulamıyolar, büyücüye sevkediyorlar.
    büyücü geliyor bakıyor, "hımm histamin deşarjı olmuş, kurtulmasının tek yolu dilaltı yoluyla kalsiyum fosfat emiliminin sağlanmasısı" diyor.
    o sırada tabi prens ve büyücü var bi tek büyücü dilli milli girişmeye yeltenince prens bunun kafaya şaplağı çakıyor
    dur ulan öküz sana mı düşer deyip bikaç kaşık yoğurt yiyor
    sonra kıza dilli milli girişiyor
    kız ayılınca kızla göz göze geliyorlar
    prens isabellaya aşık oluyor
    zaten patricia ile de beşik kertmesi evlilik yaptığı için mutuz olan frank için bu bir kurtuluş gibi görünüyor.
    katolik kilisesinin ruhani liderini saaraya çaırıyor, güzel çalgılı çengili bi masa ayarlıyor
    bi de iskoç viskisi patlatıyorlar
    keyifler gıcır
    frank diyor "üstad, bi kız var, biliyosun ben sevmeden evlendirildim. daha çocuk yaştaydım aşk nedir his nedir bilemedim, bu kız bana bu heyecanları yaşattı. elimizden bişey gelir mi, napabiliriz"
    papaz viskisinden bir yudum alıp bir kahkaha atar, "frankcım lafı mı olur, 100.000 sterlin bağışta bulundun mu ister karıyı boşa istersen tüm viktorya's sikrıt mankenlerinden harem kur ahhahaha" der
    karşılıklı gülüşürler, ertesi pazar prens frank 100.000 sterlin bağışta bulunur kiliseye, ve karısını boşar. neden olarak şiddetli geçimsizliği öne sürer
    karıdan boşandıktan sonra isabella ile evlenmek istediğini anasına babasına açar
    anası zaten "oo iso kafalamışsın bizim oğlanı köftehorr, gel ananın elini öp" diyerek yılışık bir tavır sergiler, babası da "sen ne dersen odur oğlum 24 yaşında adamsın sana biz mi karışcaz" der
    gidip isabellayı babasından isterler
    50.000 sterlin başlık parası verirler
    40 gün 40 gece süren bir düğün yaparlar
    düğünü 108 ülkeden 215 tv ve 63 radyo kanalı canlı yayınlarlar
    onlar erer muradına biz çıkarız kerevetine
  • masalımız 15. yüzyıl osmanlı döneminde geçsin o zaman
    osmanlıda bildiğimiz üzere, saray içersinde yönetici konumunda çalışması için gençten çocuklar anadolunun çeşitli köşelerinden toplanıp eğitilirlerdi
    özellikle ingilizlerin, hollandalıların, iberyalıların falan denizcilik alanındaki faaliyetlerinden dolayı, osmanlı hükümeti, ünlü denizcilerden barbaros paşaya çok sağlam gemiler, limanlar, liman tipi konveyör ve vinçler tasarlaması için deniz kyısı topraklardan yetiştirmelik çocuklar getirmesini emretmiş.
    barbaros paşa ege ve akdeniz kıyısındaki şehirleri koy koy gezip, zeki cengaver ve sağlıklı erkek çocuklarını topluyormuş
    izmirden, muğladan, bodrumdan, kaştan, fethiyeden, antalyadan falan hep toplamış
    eski selçuklu başkenti alaiyeden de bi çocuk almış yanına barbaros paşa
    sonra da geri dönmüş
    bunları almış medrese ayarında bi yere kapatmış
    ilim bilim öğretmek için
    öğrenimlerini tamamladıklarında osmanlının denizcilik alanında büyük gelişmeler yaşanacakmış
    her bir çocuk gelir gelmez hendese, türk dili, mekanik, atatürk ilkeleri ve inkilap tarihi, toplumsal yapılar ve tarihsel dönüşümler, imal usulleri gibi dersler almış
    belli bir sürenin sonunda tüm bu derslerden başarı ile geçmişler
    ama tabi okul dışı zamannda da sosyalleşiyorlarmış, beyoğlunda, balık paazarında ingilizlerin gizli gizli sattıkları bira diye bir içkiden içiyorlarmış
    tabi o zamanlar osmanlı avrupanın modern ülkesi
    kadın erkek her ne kadar eşit olmasa da toplumda beraber vakit geçirmeleri o kadar da şaşırılan bişey değilmiş. bu yüzden barbarosun öğrencileri bu beyoğlunda kaçak kaçak içki içerlerken kız sanat okulundan çıkan kızlarla sohbetler ederlermiş
    kız sanat okulunda da, sınıf öğretmenliği, hemşirelik, sosyoloji, felsefe, sanat tasarımı, iktisat, işletme gibi dersler veriliyormuş yine ülkenin dör bir yanından toplanan kız çocuklarına
    neyse, bu kız sanat okulunda izmirden gelen bir kız varmış
    yüzü hiç gülmezmiş
    hiç bişeyden mutlu olmazmış
    hep daha fazlasını istermiş
    hep "pff bnn içnmi gldk yhaa" dermiş
    sürekli boyoz gevrek çiğdem falan dermiş
    ama çok güzelce bi kızmış
    barbarosun öğrencileri ise çok muhabbet bilmezlermiş, varsa maç, mühendislik muhabbeti başka da bişey bilmezlermiş
    sadece alaiyeden gelen çocuk güldürürmüş hep onları, bira içtikleri vakit karagöz oynatır, taklit yapar, bilmeceler sorarmış
    barbarosun aslanlarını güldürürmüş hep
    bir gün yine alaiyeli çocuk masasını güldürürken, yan masadaki kız sanat okulu grubu da onları dinliyormuş
    kız grubunun onları dinlediğini gören alaiyeli kız grubuna da espriler yapmaya başlamış
    kız grubu da gülmüş, sonra masaları falan birleştirmişler
    o gece alaiyeli çocuk, izmirli kız ile göz göze geliyormuş hep
    izmirli kız çocuğu hep kesiyor, ama göz göze gelicne bakışlarını kaçırıyormuş
    bizim meddah alaiyeli kıza aşık olmuş
    konaklarına gittiklerinde arkadaşlarına durumu açmış
    arkadaşları vermiş buna gazı ayarlarsın kanka sen şöyle aslansın böyle kaplansın falan
    ertesi gün yine aynı yere gitmişler, kız grubu da oradaymış, yine gülmüşler eğlenmişler, bu sefer gecenin somnunda, kız, bizim oğlanın cebine bir mendil sıkıştırmış
    içinde de buruşturulmuş ufack bir harita, bir de mendile işlenmiş not, "inanırsan başarırsın"
    bizim meddah aşkın şifre çözücü özelliği verdiği gözleri le, kızın verdiği haritayı çözmüş. kızların kaldığı köşk yaınlarında bir parkta saat 3te denize bakan 3. bankta buluşacaklarmış
    bizim meddah saat 12 buçukta orada olmuş, kız 5'e doğru gelmiş
    konuşmuşlar, sevgili olmuşlar
    çocuk gemi ile hindistana gidebilecekken, sırf kız istanbulda diye limanda işçi olmaya karar vermiş
    neyse, gel zaman git zaman, kız çalışmaya başlamış, oğlan da çalışmaya başlamış falan
    ama oğlan ne yaparsa yapsın bir türlü kıza yetmiyormuş
    bir türlü mutlu edeiyormuş kızı
    ne yapsa bi tatminsizlik
    ne yapsa bi beğenememe durumu
    çocuk da suçu hep kendisinde arıyormuş
    hep daha iyisini yapıyormuş, ama hiç yaranamıyormuş
    günlerden bir gün limanda çok büyük bir telaş durumu varmış. hindistana gönderilen gemiden haber alınamıyomruş
    bizim neşeli meddah o gün çok gerginmiş
    ama izmirli kızın umrunda bile değilmiş
    izmirli kız her buluşmalarının %70inde somurturmuş
    ama bizim oğlan 1 kere somurtuk olunca izmirli kız çok sinirlenmiş
    sen benim yanımda nasıl mutsuz olursun sen artık beni sevmiyorsun demiş kaçmış gitmiş.
    ertesi gün bizim meddah özür dilemeye her zamanki buluşma noktalarına gittiğinde
    kızı orada bir çalgıcı ile görmüş
    içine bişey oturmuş
    onun için yaptırdığı tek taş yüzüğü denize fırlatmış sinirden
    sonra içmek istemiş efkardan, ama cüzdanını limanda ofiste unutmuş
    limana gittiğinde tam bir kaosla karşılaşmış
    hindistana giden gemiler, saldırıya uramış,
    giden tüm denizciler ölmüş
    aynı gün içinde 2. kez şoke olmuş
    donmuş kalmış
    sonra padişah limana başsağlığına gelmiş
    bakmış bizim meddah oğlan boş boş bakıyor, hemen demiş bir hemşire bu oğlanla ilgilensin
    hemşire aynı zamanda psikiyatri üzerine de eğğitim almış bu yüzden onu özellikle vermişler
    ilk zamanlar sakinletiriciyle falan durdurulabiliyormuş.
    sonra yavaş yavaş düzelmeye başlamış
    ama hiç konuşmuyormuş
    hemşire ise sürekli onu konuşturmaya çalışıyormu
    ş
    bir gün hemşire bizim oğlanı deniz kıyısına götürmüş, oğlan konuşmadığı için hemşire anlatıyormuş

    "biliyor musun, tee istanbula ilk geldiğim zamanlarda, bir çocuğa aşık olmuştum. etrafına pozitif enerji veren, sürekli gülen, sürekli güldüren, güldürmekten keyif alan bi çocuktu, gidip sırf güzel diye cadaloz bi kızla çıktı, hep burada buluşurlardı, kız hep onu sevmediğini, ama ileride çok zengin olacağını bildiği için onunla beraber olduğunu, daha çok para kzanan birini bulsa annda bırakacağını söylerdi, ama çocuk bunları bilmezdi, her gün yeni bir hediye alırdı, ne istese yapardı, ben ise o çocuğa olan aşkımdan başka kimseye bakamadım, o çocuğıun o cadaloz kızla ilişki yaşamasını kaldıramıyorum diye avrupaya gidip psikiyatri üzerine uzmanlaştım, şimdi acaba nerede ne yapıyorlardır, evlenmişlerse çocuğa çok yazık olacak" demiş
    bizim yıllardır suskun, bitkisel hayattaki meddah yıllar sonra ilk kez bir mimik yapmış, acı bir gülümseme oturmuş suratına
    "o çocuk, arkadaşlarından haber alamadığı bir günde terk edildi, arkadaşlarının öldüğü gün ise yerine yeni birisinin geldiğini öğrendi" demiş ıkına sıkıla
    hemşire merakla sormuş, "oha harbi mi tanıyo musun onu ya, nerede şimdi, onu görmek ona onu ne kadar sevdiğimi haykırmak istiyorum" demiş
    bizim meddah oğlan "onun hakkında hatırladığın spesifik bişey var mıydı" diye sormuş
    kız da "evet, bacağında bir dövmesi vardı" demiş
    meddah oğlan açmış bacağını, ve dövmesini göstermiş
    hemşire ağlamaya başlamış çok mutlu olmuş
    ve meddah oğlan da kendisine bu kadar değer veren, bu kadar içten hisler besleyen kıza aşık oluvermiş
    aşk etkisi ile kısa sürede iyileşmiş
    sonrasında o hemşire ile evlenip mühendis+hemşire maaşı ile üst gelir seviyesinde bir yaşam sürmüşler. onlar ermiş muradna, biz çıkalım kerevetine

    -------
    +izmirli kız noolmuş
    -çalgıcının 5 parasız olduğunu anlamış onu da terketmiş,sonrasında çalgıcı terkedilmeyi kaldıramayıp kızı zina yapıyor diye kadıya şikayet etmiş kadı da boynunu vurdurmuş.
    +peki hemşire kız çocuğu o kadar sevmişse neden görünce tanımamış?
    -çocukken görüyor ama adamı sonra yaşlıyken tekrar görüyor,adam hem yaşlanmış hem de yaşamadığı travma kalmamış
    +hemşire çirkin mi?
    -10 üstünden 6.5 7,averaj
  • güney amerika'da, 1000'li yıllarda, daha henüz ingilizler felan buralara gelmezden önce
    çoook kudretli bi kral yaşarmış
    bu kudretli kral ilime, bilime, kültüre, sanata çok önem verirmiş
    ülkenin bütün yatırımlarını buralara yatırır, mısırdaki, mezopotamyadaki falan gelişmeleri takip etmek için oralara kültür elçileri yollarmış
    mısır'a gönderdiği kültür elçisi yıllar sonra geri geldiğinde çook büyük piramitler olduğundan bahsetmiş
    piramitlerin mısırda firavun, firavunun eşi, firavunun kankası gibi insanlara öldüklerinde ölümsüzlük getiren yapılar olduğunu falan anlatmış
    bizim aztek kralının bu çok hoşuna gitmiş
    ulan demiş bilim alanında kültür alanında onlardan eksiğimiz yok, benim firavundan ne eksiğim var demiş
    tabi karısı da buna çok sevinmiş "oh bana da piramit yapılcak" diye sevinçten ağlamış
    o güne kadar insanları hem ilme, bilime, fenne yönlendiren kral, bu inşaat için herkesi piramit inşaatında çalıştırmaya başlamış
    normalde bilimdi kültürdü sanattı tekilaydı falan takılan halk buna çok uyuz olmuş
    ama kimse krala korkusundan bişi de diyemiyormuş
    kralın karısının bi tane dost hayatı yaşadığı adam vrmış
    o da bu inşaatlarda çalışıyormuş
    kraliçe bu duruma çok üzülüyormuş, ama bişey de yapamıyormuş.
    kılık değiştirip inşaatta dostuna yardım
    etmeye gidiyormuş
    kraliçe, kraldan sıkıldığını düşündüğü için başka bi adamla dost hayatı yaşıyormuş. dost hayatı yaşadığı adamın onu kraldan daha çok sevdiğini zannediyormuş
    ama halbuki dostunun kraliçe ile beraber olmasının tek sebebi gerçekten aşık olduğu kızın kızkardeşinin tedavi masraflarını karşılamakmış
    kraliçeden aldığı hediyeleri bozdurup çocuğa ilaç alıyormuş falan. ama onun da sevgilisi bu durumu bilmiyormuş
    kral ise mısırdaki piramit sisteminde ufak bir değişiklik düşünmiş
    kraliçe ile öldüklerinde bile ayrılmamak için iki piramit boyunda çok büyük bir piramit yaptırmak istiyormuş
    yani karısını krallıktan da kendisinden de çok seviyormuş
    ama karısı bunu anlayamıyormuş
    neyse, bir gün kral, ülkede durumlar nasıl gidiyor diye hastahaneleri dolaşıyormuş
    çok hasta bi çocuk görmüş
    yanında da ablası
    demiş ne oldu nedir durum
    kız anlatmış hastalığının ne kadar ağır olduğunu, para yetiştiremediklerini falan
    kral bu kıza acımış
    kıza "evine ekmek getiren kim ise o artık sarayda kral için çalışacak, böylece masrafları sigorta üstlenecek" demiş
    kız çok mutlu olmuş güney amerika'da, 1000'li yıllarda, daha henüz ingilizler felan buralara gelmezden önce
    çoook kudretli bi kral yaşarmış
    bu kudretli kral ilime, bilime, kültüre, sanata çok önem verirmiş
    ülkenin bütün yatırımlarını buralara yatırır, mısırdaki, mezopotamyadaki falan gelişmeleri takip etmek için oralara kültür elçileri yollarmış
    mısır'a gönderdiği kültür elçisi yıllar sonra geri geldiğinde çook büyük piramitler olduğundan bahsetmiş
    piramitlerin mısırda firavun, firavunun eşi, firavunun kankası gibi insanlara öldüklerinde ölümsüzlük getiren yapılar olduğunu falan anlatmış
    bizim aztek kralının bu çok hoşuna gitmiş
    ulan demiş bilim alanında kültür alanında onlardan eksiğimiz yok, benim firavundan ne eksiğim var demiş
    tabi karısı da buna çok sevinmiş "oh bana da piramit yapılcak" diye sevinçten ağlamış
    o güne kadar insanları hem ilme, bilime, fenne yönlendiren kral, bu inşaat için herkesi piramit inşaatında çalıştırmaya başlamış
    normalde bilimdi kültürdü sanattı tekilaydı falan takılan halk buna çok uyuz olmuş
    ama kimse krala korkusundan bişi de diyemiyormuş
    kralın karısının bi tane dost hayatı yaşadığı adam vrmış
    o da bu inşaatlarda çalışıyormuş
    kraliçe bu duruma çok üzülüyormuş, ama bişey de yapamıyormuş.
    kılık değiştirip inşaatta dostuna yardım
    etmeye gidiyormuş
    ---
    dost hayatı ne demek?
    evli birinin evlilik dışı ilişkisi
    lover mı yani
    haa
    ok
    ırıspı=)
    ---
    kraliçe, kraldan sıkıldığını düşündüğü için başka bi adamla dost hayatı yaşıyormuş. dost hayatı yaşadığı adamın onu kraldan daha çok sevdiğini zannediyormuş
    ama halbuki dostunun kraliçe ile beraber olmasının tek sebebi gerçekten aşık olduğu kızın kızkardeşinin tedavi masraflarını karşılamakmış
    kraliçeden aldığı hediyeleri bozdurup çocuğa ilaç alıyormuş falan. ama onun da sevgilisi bu durumu bilmiyormuş
    kral ise mısırdaki piramit sisteminde ufak bir değişiklik düşünmiş
    kraliçe ile öldüklerinde bile ayrılmamak için iki piramit boyunda çok büyük bir piramit yaptırmak istiyormuş
    yani karısını krallıktan da kendisinden de çok seviyormuş
    ama karısı bunu anlayamıyormuş
    neyse, bir gün kral, ülkede durumlar nasıl gidiyor diye hastahaneleri dolaşıyormuş
    çok hasta bi çocuk görmüş
    yanında da ablası
    demiş ne oldu nedir durum
    kız anlatmış hastalığının ne kadar ağır olduğunu, para yetiştiremediklerini falan
    kral bu kıza acımış
    kıza "evine ekmek getiren kim ise o artık sarayda kral için çalışacak, böylece masrafları sigorta üstlenecek" demiş
    kız çok mutlu olmuş
    bu kızın kraliçenin dostunun sevgilisi olduğunu anlamışınızdır zaten
    neyse kız heyecanlı heyecanlı akşamı beklemiş
    adam geldiğinde bu olayı söylemiş
    çocuk önce bi durmuş, kız ne oldu diye sormuş
    yok bişi sevinçten şok oldum demiş
    neyse, çocuk sarayda temizlikçi olarak işe başlamış
    ama kraliçeye görünmek istemiyormuş
    olaylardan kraliçenin haberi olsun istemiyormuş
    kraliçe, dostunu görmeye inşaata gittiğinde dostunu orada bulamamış
    hemen ustabaşına sormuş dostunun yerini
    ustabaşı "valla kralın adamları geldi onun kaydını sildirdi. heralde kraliyete karşı muhalif bişiler yapmştır bilmiyorum" demiş
    kraliçe çok üzülmüş
    gidip saraya kapanıp günlerce ağlamış, kralla da küsmüş
    kral da her gün saraya aldırdığı kız ve onun kardeşini ziyaret ediyormuş
    karısının da bu duruma bozulduğunu düşünüyormuş
    zira kralla kraliçenin çocuğu yokmuş, kraliçe vücudum bozulmasın diye çocuk istememiş, kral da onu çok sevdiği için zorlamamış
    ama çocukları çok severmiş hasta çocuklara çok üzülürmüş
    sonra birden karısının küslüğü geçmiş
    ama küslüğü geçmesine rağmen, morali hiç yerinde değilmiş
    kral bu duruma anlam veremiyormuş
    zira her gün hediyeler alıyor, jestler yapıyor, onu eğlendirmek için her şeyi yapıyrmuş
    ama bir türlü keyfi yerine gelmiyormuş
    bir gün kral, karısını takip etmiş
    karısı o temizlikçi adamın yanına gidiyormuş
    gizlice o da gitmiş
    kraliçe temizlikçi adama aşığım sana ölüyorum diyormuş
    temizlikçi adam ise ben seni sevmiyorum benim karım çocuğum var ben seninle paran için beraberdim, artık o paraya ihtiyacım yok diyormuş
    kral, bu durumu duyunca çok sinirlenmiş, ama durup karısının ne yapacağını merak etmiş
    karısı da hiç bişi olmamış gibi somurta somurta geri gitmiş
    ertesi gün yine takip etmiş
    ertesi gün yine aynı şey olmuş
    kral da bu durumu kıza sormuş
    demiş böyle böyle bişi var
    benim hanım senin beye yazılıyor, daha önce de bişi olmuş, senin haberin var mı
    kızcağız orda delirmiş
    nasıl yapar böyle bişeyi diye
    adam orda anlamış kızın masum olduğunu
    temizlikçi çocuğun yanına gitmiş
    olayları sormuş
    temizlikçi çocuk, hiç inkar etmemiş
    neden yaptığını da söylemiş
    aynı şey yine olsa yine yapacağını da söylemiş
    kral ona da hiç bişey yapmamış
    gece yatakta karısına bu olayı sormuş, hiç kızmadan, hiç öfkelenmeden
    karısı inkar etmiş
    "yok böyle bişey, sen nerden çıkartıyosun böyle şeyleri, ben bu ilişkiye kaç senemi verdim neden böyle bişey yapayım sen bana güvenmiyor musun, sen her gün hasta ziyareti yapıyorum ayağına çıtır kızlarla takılıyorsun ben sana bişi mi diyorum bu nasıl bir güvensizliktir bu bana hakarettir bu iftiradır" diye sinirden delirmiş
    kral hiç bişi dememiş, "inkar edersen, kanıtlarla gelirim canını yakarım, kabul edersen canını bağışlar bazı şeyleri kabullenirim" demiş
    kadın inkar etmiş
    kral peki deyip yatmış
    kraliçe bu durumu kimin ispiyonladığını düşünmüş
    kendi yerine geçmek isteyen hasta ablasının yapmış olacağını düşünmüş
    onu takip etmeye başlamış
    bi de bakmış ki dostu kıza hediyeler almış mutlu ediyor hemen orada ortaya çıkmış
    sevgilim demek beni bu kadın için istemiyorsun demiş
    adam utanmış
    sevgilisi utanmış
    kadın nöbetçiler diye haykırmış "asın bu adamı" demiş
    tam nöbetçiler devreye girecekken herkes durmuş yol açmışlar. arkadan gelen kral ise "sen beni seni sevmeyen birisi için istemiyorsun, bu adam en azından seni, onu ne olursa olsun seven birisi için istemiyor. sen çıldırdın delirdin adamı astırmak istedin, peki ben ne yapayım sen seç" demiş
    kadın bişey diyememiş "ya bak yanlış anladın olayı" diye kıvırtmaya çalışmış.
    kral kadını zindana attırmış
    kadın zindanda bağırmış durmuş günlerce, aylarca, bitkin düşene kadar "ben kraliçeyim, kralın karısıyım, kral yanlış anladı beni" diye
    kral ise kraliçeyi gerçekten çok seviyormuş bu olaylardan dolayı çok yıpranmış
    tüm bunlar olurken, tapınak inşaatı da bitmiş
    çok görkemli bir törenle açılış yapılmış
    törende kraliçenin idamı da olacakmış
    tüm herkes toplanmış
    kralın konuşmasını, kraliçenin idamını bekliyormuş
    kral konuşmasını yapmış
    alkışlar falan filan
    tam kraliçe idam edilecekken, hasta kızın ablası kralın yanına gelmiş
    infazın olmamasını istemiş
    kral neden diye sormuş
    o da eşiyle bu durumu konuştuğunu, sadece kızkardeşinin hastalığı için kraliçe ile beraber olduğunu, ama ne olursa olsun eğer bir infaz olacaksa kadının tek başına kralı aldatmadığını, bu yüzden temizlikciyi de infaz etmeleri gerektiğini, temizlikçinin de kendi için değil onun ve kız kardeşi için yaptığını yani onların da infaz edimesi gerektiğini, kızın hastalık masraflarının karşılanamamasından dolayı da kendi kendisinin de infaz edilmesi gerektiğini söylemiş
    kral düşünmüş
    gerçekten kız çok doğru söylemiş
    infazı durdurmuş
    herkes şaşırmış ne oluyor diye
    bir tane daha darağacı kurdurmuş
    diğer darağacına da kendisi geçmiş
    "madem ki bu piramiti beraberliğimizi ölümsüzleştirmek için yaptırdık, madem ki seni bu dünyada kendime aşık etmeme yıllar yetmedi, öldüğümüzde bana bağlanman için yeterince vaktimiz olacaktır" deyip öcne karısının sonra kendisinin sandalyesini indirmiş
    sonra piramite beraber gömülmüşler, öldükten sonra da adam kadını kendine aşık etmeye çalışmış, ama ölümden sonraki dünyada krallık vs ünvanlar olmadığı için kralın yaptığı şeyler kadının hoşuna gitmiş. doğal bulmuş
    mutlu mesut sonsuza kadar ruhları huzura kauşmu
    neyse kız heyecanlı heyecanlı akşamı beklemiş
    adam geldiğinde bu olayı söylemiş
    çocuk önce bi durmuş, kız ne oldu diye sormuş
    yok bişi sevinçten şok oldum demiş
    neyse, çocuk sarayda temizlikçi olarak işe başlamış
    ama kraliçeye görünmek istemiyormuş
    olaylardan kraliçenin haberi olsun istemiyormuş
    kraliçe, dostunu görmeye inşaata gittiğinde dostunu orada bulamamış
    hemen ustabaşına sormuş dostunun yerini
    ustabaşı "valla kralın adamları geldi onun kaydını sildirdi. heralde kraliyete karşı muhalif bişiler yapmştır bilmiyorum" demiş
    kraliçe çok üzülmüş
    gidip saraya kapanıp günlerce ağlamış, kralla da küsmüş
    kral da her gün saraya aldırdığı kız ve onun kardeşini ziyaret ediyormuş
    karısının da bu duruma bozulduğunu düşünüyormuş
    zira kralla kraliçenin çocuğu yokmuş, kraliçe vücudum bozulmasın diye çocuk istememiş, kral da onu çok sevdiği için zorlamamış
    ama çocukları çok severmiş hasta çocuklara çok üzülürmüş
    sonra birden karısının küslüğü geçmiş
    ama küslüğü geçmesine rağmen, morali hiç yerinde değilmiş
    kral bu duruma anlam veremiyormuş
    zira her gün hediyeler alıyor, jestler yapıyor, onu eğlendirmek için her şeyi yapıyrmuş
    ama bir türlü keyfi yerine gelmiyormuş
    bir gün kral, karısını takip etmiş
    karısı o temizlikçi adamın yanına gidiyormuş
    gizlice o da gitmiş
    kraliçe temizlikçi adama aşığım sana ölüyorum diyormuş
    temizlikçi adam ise ben seni sevmiyorum benim karım çocuğum var ben seninle paran için beraberdim, artık o paraya ihtiyacım yok diyormuş
    kral, bu durumu duyunca çok sinirlenmiş, ama durup karısının ne yapacağını merak etmiş
    karısı da hiç bişi olmamış gibi somurta somurta geri gitmiş
    ertesi gün yine takip etmiş
    ertesi gün yine aynı şey olmuş
    kral da bu durumu kıza sormuş
    demiş böyle böyle bişi var
    benim hanım senin beye yazılıyor, daha önce de bişi olmuş, senin haberin var mı
    kızcağız orda delirmiş
    nasıl yapar böyle bişeyi diye
    adam orda anlamış kızın masum olduğunu
    temizlikçi çocuğun yanına gitmiş
    olayları sormuş
    temizlikçi çocuk, hiç inkar etmemiş
    neden yaptığını da söylemiş
    aynı şey yine olsa yine yapacağını da söylemiş
    kral ona da hiç bişey yapmamış
    gece yatakta karısına bu olayı sormuş, hiç kızmadan, hiç öfkelenmeden
    karısı inkar etmiş
    "yok böyle bişey, sen nerden çıkartıyosun böyle şeyleri, ben bu ilişkiye kaç senemi verdim neden böyle bişey yapayım sen bana güvenmiyor musun, sen her gün hasta ziyareti yapıyorum ayağına çıtır kızlarla takılıyorsun ben sana bişi mi diyorum bu nasıl bir güvensizliktir bu bana hakarettir bu iftiradır" diye sinirden delirmiş
    kral hiç bişi dememiş, "inkar edersen, kanıtlarla gelirim canını yakarım, kabul edersen canını bağışlar bazı şeyleri kabullenirim" demiş
    kadın inkar etmiş
    kral peki deyip yatmış
    kraliçe bu durumu kimin ispiyonladığını düşünmüş
    kendi yerine geçmek isteyen hasta ablasının yapmış olacağını düşünmüş
    onu takip etmeye başlamış
    bi de bakmış ki dostu kıza hediyeler almış mutlu ediyor hemen orada ortaya çıkmış
    sevgilim demek beni bu kadın için istemiyorsun demiş
    adam utanmış
    sevgilisi utanmış
    kadın nöbetçiler diye haykırmış "asın bu adamı" demiş
    tam nöbetçiler devreye girecekken herkes durmuş yol açmışlar. arkadan gelen kral ise "sen beni seni sevmeyen birisi için istemiyorsun, bu adam en azından seni, onu ne olursa olsun seven birisi için istemiyor. sen çıldırdın delirdin adamı astırmak istedin, peki ben ne yapayım sen seç" demiş
    kadın bişey diyememiş "ya bak yanlış anladın olayı" diye kıvırtmaya çalışmış.
    kral kadını zindana attırmış
    kadın zindanda bağırmış durmuş günlerce, aylarca, bitkin düşene kadar "ben kraliçeyim, kralın karısıyım, kral yanlış anladı beni" diye
    kral ise kraliçeyi gerçekten çok seviyormuş bu olaylardan dolayı çok yıpranmış
    tüm bunlar olurken, tapınak inşaatı da bitmiş
    çok görkemli bir törenle açılış yapılmış
    törende kraliçenin idamı da olacakmış
    tüm herkes toplanmış
    kralın konuşmasını, kraliçenin idamını bekliyormuş
    kral konuşmasını yapmış
    alkışlar falan filan
    tam kraliçe idam edilecekken, hasta kızın ablası kralın yanına gelmiş
    infazın olmamasını istemiş
    kral neden diye sormuş
    o da eşiyle bu durumu konuştuğunu, sadece kızkardeşinin hastalığı için kraliçe ile beraber olduğunu, ama ne olursa olsun eğer bir infaz olacaksa kadının tek başına kralı aldatmadığını, bu yüzden temizlikciyi de infaz etmeleri gerektiğini, temizlikçinin de kendi için değil onun ve kız kardeşi için yaptığını yani onların da infaz edimesi gerektiğini, kızın hastalık masraflarının karşılanamamasından dolayı da kendi kendisinin de infaz edilmesi gerektiğini söylemiş
    kral düşünmüş
    gerçekten kız çok doğru söylemiş
    infazı durdurmuş
    herkes şaşırmış ne oluyor diye
    bir tane daha darağacı kurdurmuş
    diğer darağacına da kendisi geçmiş
    "madem ki bu piramiti beraberliğimizi ölümsüzleştirmek için yaptırdık, madem ki seni bu dünyada kendime aşık etmeme yıllar yetmedi, öldüğümüzde bana bağlanman için yeterince vaktimiz olacaktır" deyip öcne karısının sonra kendisinin sandalyesini indirmiş
    sonra piramite beraber gömülmüşler, öldükten sonra da adam kadını kendine aşık etmeye çalışmış, ama ölümden sonraki dünyada krallık vs ünvanlar olmadığı için kralın yaptığı şeyler kadının hoşuna gitmiş. doğal bulmuş
    mutlu mesut sonsuza kadar ruhları huzura kauşmuş