şükela:  tümü | bugün
  • venedik film festivali'nde altın aslan alan film...
  • filmekimi 2014 programında yer alan film.

    bu da filmle ilgili bonus; (bkz: roy andersson/@dolls)
  • yönetmen andersson her ne kadar insanlığın aceleciliğini, deliliklerini anlatmaya çalıştım dese de, yaşlanan avrupa kıtası'nın monotonluğunu, tekrarcılığını ve yakın geçmişten gelen saplantılarını anlatıyor. tepki verilmesi gereken zamanlarda değil de, yönetimin oluşturduğu şartlar içerisinde eylemler gerçekleştirebildiğini, bunu da yine yakın çevresinin engellediğini anlatmaya çalışmış. yeni neslin arzulardan uzak, ama hobilerinden dolayı monotonluğunu kırabildiğini gösteriyor. bunlar gibi kendi zihninizde değişik diyalektik vuruşlar yapabilen bir film.
  • dün filmekimi kapsamında izlediğim film. donuk renklerden, tezatlıklardan, tekrarlardan ve absürdlüklerden oluşan bir filmdi. kamera durağan olduğu için her sahneyi sanki birkaç metre uzaktan izliyormuş hissi uyandırıyordu. adım atsam o sahneye girecek gibi hissettim kendimi. açıkcası filmde anlayamadığım kısımlar da vardı. belki de üçlemenin ilk iki filmini de izlemem gerekirdi.
  • sahnelerde hiç kesme kullanılmamış. her sahnede kamera bir yerde sabit duruyor. tüm insanların suratı bembeyaz. tepkisiz, kayıtsız. mekanlar donuk, hareketsiz.* bu haliyle oldukça deneysel sayılır.

    ve film tahminimce komple metafor üzerine kurulduğu için filmi anlamak için izlemek yetmeyecektir. (örnek: poltova savaşı, demirbaş şarl)
  • bir festivale iyi bir filmle başlarsam, iyi gideceğine inanıyorum. kara kedinin uğursuzluk getireceğine inanmaktan daha makul bence bu. filmekimi 2014’e de böyle iyi bir filme başladım ya, gerisi mutlaka gelecektir, geliyor da.

    roy andersson sinemasıyla, henüz, tanışmamış olanlara önce garip gelecek bu film, biliyorum. zamanla seveceksiniz. ancak yaşamayı ne kadar seviyorsak o kadar; ne bir eksik, ne bir fazla. "yaşayanlar" serisinin diğer iki filmini * izlemeden bu filmi izleyenler, sırayı bozduğunu düşünmesinler. çünkü karakterler ve olaylar birbirine bağlı değil. üç filmin ortak noktası; biziz, yani yaşayanlar. hazırsanız, başlayalım roy andersson’un gözünden tekrar yaşamaya;

    her sahne, her kare, öyle ince düşünülmüş ki; renkler, binalar, sokaklar, mobilyalar, dekorlar, müzikler ve nihayet tüm bunları dolduran insanlar. herkes olabildiğince çirkin, biçimsiz vücutlu, yaşlı, şişman, mimiksiz, sessiz, boyun eğmiş ve bembeyaz suratları ile birer yaşayan ölü gibiler. tüm bu incelikli detaylar içinde, durmadan tekrar eden sahneler bize aynı çemberin içinde dönüp durduğumuzu hatırlatıyor adeta;

    sürekli yanlış zamanda, yanlış yerde olan pilot size de çok tanıdık gelmiyor mu? ve başından geçenleri anlatırken her cümlenin sonuna eklediği “tabii ki” kelimesi. “tabii ki” böyle yaşayacağız biz de; ya saati şaşırmış olacağız, ya tarihi karıştırmış, ya otobüsü kaçırmış… ancak hayatımız boyunca bir türlü doğru zamanda, doğru yerde olamadığımızı düşüneceğiz. ve neredeyse bunun için özür dileyeceğiz.

    sonra hapishaneden bozma, kutu gibi, evlere kapanacağız fırsat buldukça. bu evlerde, toplum olarak sorunsuz yaşamak için, hayatımızı kolaylaştırdığını düşündüğümüz için, birbirimizle olan temasları en aza indirmek için, kurallar koyacağız. hatta koyduğumuz kuralları bize hatırlatması ve gerekirse uyarması için başka insanlar görevlendireceğiz. dilediğimizce müzik dinleyip efkarlanamayacağız, aklımıza gelenleri yüksek sesle sormaya cesaret edemeyeceğiz, çünkü her zaman “yarın sabah erkenden işe gidecek insanlar” olacak etrafımızda.

    günleri de hissedemeyeceğiz mesela. bugünü hissettiğimiz gün gibi değil de, takvimde hazır olan, sıralı bir gün gibi yaşayacağız. bugün pazartesi ya mesela, bana tıpkı pazar’mış gibi gelmemeli. çünkü o zaman pazar gibi yaşamalıydım bugünü. ama oysa ki pazartesi gibi davranmalıyım, pazartesi için belirlenmiş rutinleri takip etmeliyim. neden mi? “günleri hissedemezsin. yalnızca takip edebilirsin. dün salıydı, bugün çarşamba, yarın da perşembe. günleri takip etmezsek, kafayı yeriz.”

    ufak detayları görmekten de aciz olacağız hem. kimsenin vakti olmayacak durup ince şeyleri anlamaya *. kuytuda köşede kalanları görenlerin de yanından koşar adım kaçacağız üstelik. aranızda, ayakkabısına taş kaçan birini görünce, “ayakkabısına taş kaçmış, ne güzel” diye düşünen biri var mı? yoksa siz de, “nesi güzel bunun?” mu dediniz? hemen cevaplayalım; güzel, çünkü “taşı çıkarınca rahatlamıştır.”

    gözümüzün önünde ve tüm dünyada insanlar ölürken seyre dalacağız, bu görüntülere alışacağız. alışmak bizi uyuşturacak, yavaşlatacak, unutturacak. başka çıkarlara hizmet etmek için, ırkları, dinleri, dilleri, cinsiyetleri yüzünden insanlar katledilecek ve “hiç kimse durup, ne yapıyorum ben” demeden, seyirci kalmaya devam edecek.

    kendi kendine konuşan insanları görünce, onlardan da uzaklaşacağız. yalnız bırakacağız onları, aramıza almayacağız. çünkü her zaman bizden daha tehlikedirler değil mi? peki bizim iç sesimizde, onların dışa vurduklarından çok daha fazla delilik gizli olmasın sakın?

    en önemlisi de; tüm bunlara ve daha fazlasına her gün, her gün devam edeceğiz. aynı yalanları tekrar tekrar söyleyeceğiz, marşlar ezberleyeceğiz her bir ağızdan, otomatik hareketlerle taklit edeceğiz birbirimizi. böyle yaşayıp gideceğiz işte. bizi bir yerlerden izleyenler varsa bile, biz onları asla görmeyeceğiz. (filmde öten güvercinleri gören oldu mu mesela?)

    sürekli tekrar eden, en büyük yaşayan yalanlarından biriyle, son noktayı koyayım;

    - iyi olduğuna sevindim. (öyle içimden, öyle inanmayarak söyledim ki, duyamadı karşımdaki ve tekrar etmek zorunda kaldım)
    - iyi olduğuna "çok" sevindim diyorum. (oysa için için kan ağlıyorum)

    izleyici notu: bu filmi sıkıcı bulan bir sürü yaşayan da olacaktır elbette, olsunlar. şaka oyuncakları sattığını söylediği halde, sürekli “insanları eğlendirmek istiyoruz” dediği halde; zerre eğlenmeyen, aksine neredeyse aldığı her nefeste acı çeken, her anında hüzünlü gözüken jonathan ne kadar eğlenceli ise, bu film de ancak o kadar eğlenceli olabilir. roy andersson’ın eğlence vaadi de, jonathan’dan ve yüzüne geçirdiği maskeden farksız. ve bu yüzden de oldukça korkutucu ve gerçekçi.
  • filmekimi 2014 kapsamında izlediğim filmdir. modern insanın varoluşuna bir anlam bulamaması üzerine, başka bir ifade ile varoluş anksiyetesi üzerine özgün bir film.

    filmi izleyenlerin finaline dair gözden kaçırmaması gereken bir nokta için (bkz: boliden)

    gelen bir mesaj üzerine daha açıklayıcı olmak adına, filmdeki boliden göndermesini burada paylaşmaya karar verdim.

    filmin sonlarında modern şık beyaz insanların ilkel kabilenin bir metal eritme cihazı içine atılıp eritildikleri sahnede o cihazın üzerinde boliden yazıyor. buna dikkat ettim ve filmden hemen sonra baktım boliden nedir diye. isveçli bir firma, metalleri eritip modern ihtiyaçlarınızı karşılıyoruz diyor.

    kapitalist düşünce bu sahne ile iki açıdan eleştiriliyor.

    --- spoiler ---

    1. boliden firmasının vurguladığı modern ihtiyaçlar zaten filmin genelinde olan modern insan sıkıntısı ile birebir ilintili. tabii bunu iskandinav insanların anlaması çok daha kolay fakat ben alelade bir sahne olamayacağı için özellikle araştırarak yakaladım bunu. hatta filmden çıkar çıkmaz yaptığım ilk şey bu idi. zaten yakılan insanların ilkel ve zenci olması ve onları izleyen insanların beyaz, çok modern ve şık olması, ellerinde şampanyalar, üzerlerinde smokinler çok bariz bir eleştiri idi.

    2. boliden firması 80'li yıllarda tonlarca metal artığından bunları şili'ye göndererek kurtulmuş. şili'de birçok çocuk bu atıkların olduğu bölged zehirlenmiş ve bu konuda boliden'e birçok dava açılmış. bu arada parayı boliden ödemiyor gene, şili bunları satın alıyor. amaç geri dönüşüm mü yoksa kullanmak mı açıkçası bilmiyorum. şilili insanlar ya da latin amerikalılar diyelim, fakir, geri kalmış ve zarar görmesi önemsenmeyen insanlar. sahnede yakılan ilkel insanlar yani. zengin, modern, beyaz insan önemsemiyor onları. kapitalist çark işlemeye devam ediyor.
    --- spoiler ---
  • hayatı sorgulayan insanlar için sakıncalı olabilecek film.

    şöyle ki bu filmde insanların günlük hayatında yaşamdan ne kadar yabancılaştığını ve dertlerinin bile farkında olmayacak şekilde bir yaşam sürmelerini izlemekteyiz. aslında annemizi, babamızı, okul arkadaşımızı, iş arkadaşımızı ve en basitinden kendimizi izlemekteyiz. eğer siz yaşamınızı sorguluyor ve bir anlam aramaya çalışıyorsanız beyaz perdede kendi yansımanızı (gelecekte var olası yansımanızı) görüyor olmak tedirginlik vericidir.

    en basitinden bu filmden bir kaç gün sonra sadece iki aylık bir çalışma için beraber olduğum insanların aralarındaki konuşmayı aktarıyorum:

    +bugün perşembeymiş! hiç perşembe gibi hissetmiyorum.
    -dün 29 ekim tatiliydi ya, ondan olabilir mi? pazartesi gibi depresyonda olabilir misin?
    +yok canım ben hiç perşembeleri böyle olmam normalde, pazartesileri böyle hissederim hep ama bugün perşembe, böyle hissetmemem gerekiyor!

    izleyiniz, izlettiriniz!
  • sadece 2-3 salonda vizyona girmiş film.
  • izmir'de başka sinema kapsamında karaca'da izlenebilecek roy andersson filmi. iç sıkıntısı dediğimiz rezil durumu gözlerimizin önüne seriyor tüm gerçekçiliği ile. üstelik bunu bile isteye yaptığımızı ve sorgulamadığımızı söylüyor bize.
    tabii “kurallar bozulmak için konulur” algısı ile yetişmiş bireylerden oluşan bir toplumda, konuya bu noktadan yaklaşmak ne kadar mantıklı bilmiyorum. kendi toplumumuza bu filmdeki gibi bir bakış atabilir miyiz acaba? ilk olarak bizdeki yaşlı oranı bu kadar fazla değil. bu da bize bir dinamizm getiriyormuş gibi ama bu hareketliliğin ne kadar sağlıklı olduğu sorgulanabilir pekala.
    bu film bizde çekilseydi renkler ve olaylar farklı olurdu ama genel fikir değişmezdi herhalde. kendimiz dışındaki herkesi amacımız doğrultusunda kullanılabilir olduğu algısı toplumdaki en küçük sınıfa kadar yerleşmiş durumda çünkü bizde.
    kendimizden bile sıkılıyorken, başkalarının ilgisine susamışken vs. telefonda “iyi olduğuna sevindim” ezber cümlesinden başka cümle kuramayacak kadar ilgisiz ve empati yoksunu olmadık mı hakikaten?
    eleştiri, kendimizden daha savunmasız bulduğumuz kişilere karşı kullandığımız bir silah zaten. eleştirmeyi bilmeden başkasını alınganlık ve kırılganlık ile suçlamak ise en büyük sığınağımız. başkasını suçlayıp çekip gitmek ve kuyruğunu kıstırıp geri dönmek en çocukça hareketimiz.
    geçmişi daha renkli görmek en büyük hastalığımız. yenilgi sonrası bahaneler üretmek en yaratıcı olduğumuz alanımız. genç ve güzel olanı alıp yok etmek ata sporumuz.
    kıssadan hisse, insan ve toplum olarak ayakkabımızdan atacak bir sürü taşımız var daha. ama tüm bu karanlık düşüncelerin arkasında gülümsemeyi geçtim, güldüğüm sahneleri ile zihnime kazındı bu film.