şükela:  tümü | bugün
  • izledigim her filminde ingmar bergman'a biraz daha hayran olmayi surdurmemi saglamis basyapit.
    kimi insani izledikten sonra iki saat sokaklarda dolastirip cevresine yabancilastiran, kimisininse uykularini kacirip huzur icinde uyuyabilmek icin bir baska film daha izlemek zorunda birakan bir film.
    goruyoruz ki bergman, filminin her acidan mukemmel olmasiyla yetinmemis; oyuncularin filmi bolerek canladirdiklari karakter hakkinda goruslerini bildirmesi gibi deneyselliklere de yer vermis.
    sadece filmdeki gorsel calisma bile insanda hayranlikla kiskanclik arasinda gidip gelen bir huzursuzluk yaratmaya yetiyor. tabi bu konuda bergman'in cogu filminde onemli katkisi olan goruntu yonetmeni sven nykvist'in hakkini da yememek lazim.
    filmde ayrica skammen'in sonundaki unutulmaz kayik sahnesiyle baslayan bir ruya sekansi da mevcut. ama benim en cok aklima takilan seylerden biri ici sutle dolu olan bir kasenin yere dustugu sahne. tarkovsky ve bergman'in birbirini etkiledigi muhakkak, fakat en passion'un 1969'da cekilmis olmasi, tarkovsky'nin cogu filminde dokulen sutun kaynagini bulmamizi sagliyor sanirim.
  • faces'de karakterlerden maria * eşine dönüp diyor ki "sıkılıyorum, bir bergman filmi varmış, izlemeye gitsek mi?" john marley'in canlandırdığı karakter richard da elini sallayıp " depresyona girmek istemiyorum şimdi" minvalinde öneriyi savsaklıyor. o gece de boşanma kararı alıyorlar. neymiş? bergman filmi oynuyorsa gidilsin ki evlilikler sağlam kalsın. alvy singer da annie hall'u götürdüydü ingmar bergman filmine ama ne oldu? onlar da ayrıldı. demek ki durum biraz karışık.
    başyapıt falan gibi kelimelerin içlerini boşaltıp durunca manasız elbise askıları gibi sallanıyorlar. ee, o zaman bu film için ne diyeceğiz? münzevi hayatın gerçekliğin ne olduğunu bulandırdığı, köpeğin ipte sallandırdığı, bir kere dudak değdirerek en çıplak filmden daha erotik bir atmosferin sağlandığı, film yapısının kırılıp arada oyuncuların karakterlerini analiz ettiği, ansikte mot ansikte kırmızısının iki tokatta yere düştüğü bu 100 dakika için ne demeli. intihar öncesi mektup yazma zarafetine, hayvanlara yapılan işkenceye köpürürken karakterlerin birbirlerine ettikleri duygusal işkencelerin kabullenilmesine, fotoğraf çeken sevimsiz mimarın bizi andreas'ın başka biri olduğuna inandırmasına, metronom üstü kelime okumamıza, ilişkileri böyle düşünen böyle anlatan birine ne demeli? liv ulmman'a max von sydow'a ne demeli? bence şerefe demeli, bu mevzu kapatılmalı. ayrıca arttırıyorum 2 saat yürüyüş üstüne 3 saat yüzme ve otto e mezzo saat boş boş bakma.
    baktım süremiz geçti şunu eklemeden edemedim. o kırmızı ansikte mot ansikte kırmızısından ziyade viskningar och rop kırmızısı. yakında isveçce gireceğim entrylerimi de. tag.
  • iskandinav cografya insanlarin fiziklerine daha da çok tenlerine nasil böyle sirayet ediyor, her halde bu güçlü teni en çok bi bergman filminde hissedersiniz bir de bi odd nerdrum tablosunda.
    bu filmi çekerken bergman ayrılma kararı aşamasındaymış liv’den. hatta oyuncuların oynadıklari karakterleri emprovize dillendirdikleri yemek masası çekiminde liv ullman oynadığı karakterin aslında yalana bulanmış, gerçeklikle sarmaş dolaş olduğunu sanırken ve ille de gerçekliği ararken aslında bir illuzyona saplanmış bi karakter olmadığını, inandığı ve gerçek olarak nitelediği sağlam değerleri olduğunu anlatmaya çalışırken, ve biraz da bu minvalde kendini anlatmaya çalışırken yönetmen “cut ” demiş, “cut liv”, ve orda da karakter bi yalan kalmış, liv de ingmar’i hiç affetmemiş bu yüzden.
    bir de insanın max von sydow’un saçlarını okşayası geliyor bu filmde, o ne güzel saç rengi, bu nasıl iskandinav güneşi.
    bir de bergman’a bi saygı duruşu, daha yıl 1969 çünkü, ne güzelmiş.
  • --- spoiler ---

    max von sydow'un adada teror estiren ve bir lince, ardindan da bir intihara sebebiyet veren hayvan katilinin agacin dalina astigi yavru kopegi buldugu sahnesiyle adeta o hedefine varamamis baltayi izleyicinin kafasina indiren bergman filmi. o kopegi filmin sayisiz ic acitan sahnelerinden birinde arabanin dikiz aynasindan sallanan ufak bir ayi olarak tekrar goruruz. filmin icindeki capraz gondermelerden yalnizca biridir bu. bergman'in dogaclama bir sekansa izin verdigi tek filmi bu. fakat oyku bergman'in her zamanki 'her sey yerli yerinde olmalidir, her sey benim onu koydugum yerde butun gorkemiyle durmalidir' saplantisinin izlerini tasiyor.

    bibi andersson'un en iyi performansini bu filmde sergiledigi kanaatinde oldugumu da nacizane belirtmek isterim.

    --- spoiler ---
  • sanırım bibi andersson'un gözüme çirkin göründüğü tek filmdir. hatta filmin bir sahnesinde, odanın yarı karanlığında duvara yaslanıp max von sydow'a "ne kadar çirkinim, değil mi?" diye sorar. gerçi ben kafa sallarken, sydow, heç de bilem, der, koşar adım bibi'ye sarılır.
  • yüksek dozda şiddet içeren yakın ilişkileri ve yalnızlığı doldurmaya çalışmanın -i hali olarak illüzyon, -de hali olarak delüzyonu gayet iyi anlatan bir bergman filmi.
  • bir ingmar bergman filmi.
    filmin bir yerinde andreas (max von sydow) anna'yı karşısına alıp şunları söyler:

    "ama bilmen gerekir ki, benim bir duvarım var etrafıma ördüğüm.
    mutlu olsam bile bunu sana anlatamam
    veya gösteremem.
    gözlerinin içine bakabilirim ama senin derinliklerine ulaşamam.
    beni anlıyor musun?
    ben o duvarın gerisindeyim.
    o duvarla kapattım kendimi, her şeye.
    o kadar uzağım ki her şeye...
    sıcak, neşeli,
    hayat dolu olmak istiyorum.
    küçük düşürülmekten çok korkuyorum.
    yerin dibine geçmişim gibi oluyor.
    ama o rezilliği ve onunla birlikte yerin dibine batmayı da kabul ettim.
    beni anlıyor musun?
    kendini bir düş kırıklığı olarak görmek ne acı.
    bazı insanlar, iyi niyet kisvesi altında aşağılayarak sana ne yapman gerektiğini söylerler.
    yaşayan bir canlıyı ezip geçme isteğiyle yaparlar bunu.
    ben bir ölüyüm.
    hayır, bu fazla duygusal oldu.
    ölü değilim.
    ama haysiyetim olmadan yaşıyorum.
    kulağa saçma ve yapmacık geliyor, biliyorum.
    birçok insan kendine saygısı kalmamış bir hâlde yaşar.
    kalpten yaralanmış, ve üstüne tükürülüp aşağılanmış bir şekilde.
    onlar, yalnızca yaşıyorlardır.
    başka hiçbir şey bilmezler.
    hem bilseler bile, ona hiçbir zaman ulaşamazlar da.
    insan hiç, aşağılanmak yüzünden hasta olabilir mi?
    bu, onunla yaşamak zorunda olduğumuz bir illet mi?
    özgürlük hakkında pek çok konuşuruz.
    özgürlük, aşağılanmış olan için sadece bir zindan değil midir?
    yoksa o sadece aşağılanmışların tahammül edebilmeleri için kullandığı bir ilaç mı?
    bu hayatı sürdüremem artık.
    pes ettim.
    artık direnmeyeceğim.
    günler geçip gidiyor.
    yediğim yemekten çıkardığım dışkıdan ve hatta konuştuğum kelimelerden
    bile zehirleniyorum!
    güneş, uyanayım diye çığlık atar gibi yolluyor ışığını.
    uyku ise sadece beni kovalayan kabuslardan ibaret.
    karanlık; hayaletleri ve anılarımla kulaklarımı tırmalıyor.
    daha kötü durumda olan insanların diğerlerinden daha az şikayet ettiklerini fark ettin mi?
    en sonunda kabullenip susmuşlar. oysa onların da diğerleri gibi
    gözleri, elleri ve hisleri var.
    hem cellatları hem de kurbanları barındıran ne geniş bir ordu!
    güneş yavaşça doğuyor ve batıyor.
    soğuklar yaklaşıyor.
    karanlık.
    sıcaklık. koku.
    her şey sessiz.
    kaçıp kurtulamayız.
    artık çok geç.
    her şey için çok geç."

    film çekmeyip de roman yazsaymış, yine bergmanlığından hiç bir şey kaybetmezmiş zaar.
  • yakın planlarla, bizi, hem kendisine hem oyunculara hayran bıraktıran bir başka bergman filmi. daha önceki entrylerde değinildiği gibi oyuncuların araya girerek karakterleri yorumlaması çok başarılı. bir kere izleyip geçmemek gerekir
  • insan neyse odur. ya da belirli bir kişilik yoktur. insan o an neyse, nasıl hissediyorsa o kişidir, şeklinde özetlenebilecek film.

    "intihar bir çözüm değil, sadece bir diğer bencil harekettir." diye bir replik geçiyor filmde. sartre'ın "insan, yalnızlığa mahkumdur." sözüyle bitiştirildiğinde varoluşçu bulantı hakkında zengin bir çağrışım alanı bırakıyor.

    bergman sineması varoluşçu bir kitabın sayfalarını karıştırmak gibi. her sayfaya başka bir film tekabül ediyor.

    edit: imla
  • --- spoiler ---

    özgürlük hakkında pek çok konuşuruz.
    özgürlük, aşağılanmış olan için sadece bir zindan değil midir?
    yoksa o sadece aşağılanmışların tahammül edebilmeleri için kullandığı bir ilaç mı?

    bu hayatı sürdüremem artık.

    pes ettim.
    artık direnmeyeceğim.
    --- spoiler ---