şükela:  tümü | bugün
  • yazarların okudugu 17890929 siirden en sevdikleridir....

    yaşamak şakaya gelmez,
    büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
    bir sincap gibi mesela,
    yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
    yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
    yaşamayı ciddiye alacaksın,
    yani o derecede, öylesine ki,
    mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
    yahut kocaman gözlüklerin,
    beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
    insanlar için ölebileceksin,
    hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
    hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
    hem de en güzel en gerçek şeyin
    yaşamak olduğunu bildiğin halde.
    yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
    yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
    hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
    ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
    yaşamak yanı ağır bastığından.
    nazım hikmet
  • “yaşamında en zor işin, kendi yolunu yürümek olacak
    – ve, ilişkin olan, önem ve değer verdiğin kişilere, bunu anlatmak:
    yaşamının, yaşadığın kadarıyla, yalnızca senin yaşamın olduğunu: aynı şeyin
    onlar için de geçerli olduğunu; ilişkide olmanın da,
    bu temel gerekliliği engellemediğini,
    engellememesi gerektiğini…
    ama, anlatamayacaksın ki…

    – çünkü , daha kendin bile gereğince
    anlamamış olacaksın bunu…

    ancak arada bir gerçekten yaşayacaksın:
    duygusal olarak “unutulmaz bir an” denen
    yaşam aralıklarından birinde, tam kendin olarak,
    tam kendisiyle yüzyüze geldiğin bir başka kişiyle
    birlikte, birşey yaşadığında(bir sevinç, bir acı…)
    – o zaman gerçekten yaşarsın.
    ama bu “an”ları son derece seyrek yaşarsın
    (kimi insanlar-çoğunluk?- bunları hiç yaşamaz belki); son derece de kısa…
    gene de, bunların sağladığı anlam yoğunluğu, yaşamının bütün geriye kalan çölünü yeşertmeye yetecek.”

    oruç aruoba
  • ben içeri düştüğümden beri

    ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
    ona sorarsanız: ’lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman...’
    bana sorarsanız: ‘on senesi ömrümün...’
    bir kurşun kallemim vardı, ben içeri düştüğüm sene
    bir haftada yaza yaza tükeniverdi
    ona sorarsanız: ’bütün bi hayat...’
    bana sorarsanız: ‘adam sende bi hafta...’
    katillikten yatan osman; ben içeri düştüğümden beri
    yedibuçuğu doldurup çıktı.
    dolaştı dışarda bi vakit,
    sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.
    dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda...

    şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.
    ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,
    rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.
    fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

    yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri...
    ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

    pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene
    sonra vesikaya bindi
    bizim burda, içerde
    birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için
    şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

    ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz
    daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı hiroşimaya
    boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman
    sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları
    fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri
    ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

    ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
    ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine
    ‘onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.
    korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,
    ve kahreden yaratan ki onlardır,
    şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

    ve gayrısı
    mesela, benim on sene yatmam
    laf’ı güzaf...

    nazım hikmet ran
  • bu sıra beni en güzel bu dizeler anlatıyor;

    seni düşündüğüm zaman
    içimde bir çocuk bahçesinin kapıları açılıyor
    dünyanın bütün çocukları doluyor içeri

    seni düşündüğüm zaman
    ilkbahar gibi bir şey oluyor
    anlatılmaz bir sevinç kaplıyor her şeyi

    elimdeki kalem
    parmaklarımda şakıyan
    bir kuşa dönüşüyor
    masam bir güneş denizinde yüzüyor

    seni düşündüğüm zaman
    yalnızlık çeken sözcükler
    kolkola giriyor birden

    seni düşündüğüm zaman
    bir bulut oluyorum
    uçmaktan başka bir şey bilmeyen.

    ataol behramoğlu.
  • yeniden doğuş

    -ibrahim golestan’a-

    tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir

    seni, kendinde tekrarlayarak

    çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek.

    ben bu ayette seni ah çektim, ah

    ben bu ayette seni

    ağaca ve suya ve ateşe aşıladım!

    yaşam belki

    uzun bir caddedir, her gün filesiyle bir kadının geçtiği

    yaşam belki

    bir urgandır, bir adamın daldan kendini astığı

    yaşam belki okuldan dönen bir çocuktur

    yaşam belki, iki sevişme arası rehavetinde yakılan bir sigaradır

    ya da birinin şaşkınca yoldan geçişi

    şapkasını kaldırarak

    başka bir yoldan geçene anlamsız gülümsemeyle ‘günaydın’ diyen.

    yaşam belki de o tıkalı andır

    benim bakışımın senin buğulu gözlerinde kendini paramparça yıktığı

    ve bir duyumsama var bunda

    benim ay ve karanlığın algısıyla birleştireceğim.

    yalnızlık boyutlarındaki bir odada

    aşk boyutlarındaki yüreğim

    kendi mutluluğunun sade bahanelerini seyreder

    saksıda çiçeklerin güzelim yok oluşunu

    ve senin bahçemize diktiğin fidanı

    ve bir pencere boyutlarında öten

    kanarya ötüşlerini.

    ah..

    budur benim payıma düşen

    budur benim payıma düşen

    benim payıma düşen

    bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür

    benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir

    ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette,

    benim payıma düşen anılar bahçesinde hüzünlü gezintidir.

    ve ‘ellerini

    seviyorum’ diyen

    sesin hüznünde ölmektir..

    ellerimi bahçeye dikiyorum,

    yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum

    ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda

    yumurtlayacaklardır..

    küpeler takacağım kulaklarıma

    ikiz iki kızıl kirazdan

    ve tırnaklarımı papatya çiçekyaprağıyla süsleyeceğim.

    bir sokak var orada,

    aynı karışık saçları, ince boyunları ve sıska bacaklarıyla

    küçük bir kızın masum gülüşlerini düşünüyorlar

    bir gece

    rüzgarın alıp götürdüğü.

    bir sokak var benim yüreğimin

    çocukluk mahallesinden çaldığı,

    zaman çizgisinde bir oylumun yolculuğu

    ve bir oylumla gebe bırakmak zamanın kuru çizgisini

    bilinçli bir imgenin oylumu

    aynanın konukluğundan dönen.

    ve böylecedir,

    birisi ölür

    ve birisi yaşar.

    hiçbir avcı,

    çukura dökülen hor bir arkta inci avlamayacaktır.

    ben hüzünlü küçük bir periyi biliyorum

    okyanusta yaşayan

    ve yüreğini tahta bir kavalda

    usul usul çalan

    küçük hüzünlü bir peri

    geceleri bir öpücükle ölen

    ve sabahları bir öpücükle yeniden doğacak olan..

    füruğ ferruhzad
  • (bkz: uy havar)*

    "ve sen daha demincek
    yıllarda geçse demincek
    bıcaklanmış dal gibi ayrı düştüğüm"
  • masamıza leyla gelsin ta ürdünden ama istesek gelir
    bize ince parmaklarını şaklatarak nizar kabbaniden bahseder
    istesek olur böyle şeyler biz ona türkçe çaylar ısmarlarız
    kuranda peygamberin bile azarlandığı ayetler vardır, onu deriz
    başka şeyler de vardır
    doğuda her yüz kilometrede bir
    zalimle mazlumun değişmesi dengesi
    biz ey dünya yorgunları diyelim çay içmeye başlayalım

    çay içeriz bir halk dengelenir yumruğumuzdaki kuvvetle
    babaların bıyıklarına ilişen siyaset dersi
    annelerin ideolojileri yoktur merhametleri vardır
    ben o merhameti kimsede görmedim kitaptaki meryemi saymazsak
    en esaslı küfrü orta ikide bir kızdan yedim o bana âşıktı
    yazmaktan başka neye yararsın allahın belası, demişti

    bir şeye yaradığım hissi evlenirsem bir gün olacak
    imparatorluklar çağından beridir yasak bir sevmektir devlet halk ilişkisi
    gecenin dördünde şiirden daha değerli işler vardır
    biz ey dünya yorgunları diyelim çay içmeye başlarken
    sevgilimizle saatler süren telefon konuşmaları yapalım
    sırrı abinin kızı bize de şiir yazsın
    bu annesiz evleri değiştirelim aniden

    ben bir mektuba başlamışsam gerisini sen getir
    yarım mektupların verdiği esenlikle öperim alnından
    bankalar kapanır, faizler düşer, bir bakarsın iyileşir dünya bundan
    bana mektup yaz, boş bırakma, ihtiyarlamazsam orta dünya bizimdir

    orta dünya ilmihali, mustafa akar.