şükela:  tümü | bugün
  • vaktiyle fhm dergisinin exit ilavesinde eray saydam isimli ya da mahlaslı bir yazar tarafından yazılmış, öğrenciyken kesip duvara yapıştırdığım enfes (evet,tanım bu olmalı) bir yazıdır.bu yazının benim için ayrı bir özelliği ise eve gelen sevgililerimden bu yazıyı okuyup kahkahalar atanlarla çok iyi birer sevgili olmamız, ''ah yazık...'' diyenlerle ise sonumuzun perişan olmasıdır.kaba yönüyle böyle bir istatistiğe,gerçekte ise böyle bir nasibe sahip bir yazıdır.bunun nedenini çok düşünmüşümdür.sonuçta bu yazının içeriği erkeksi zaaflardır, bir ''kaybeden''in öyküsü anlatılmaktadır ve bu yazıya gülenler bu türden şeyleri hafife alan,üzülenler ise ciddiye alanlardır diye bir kanaate vardım.evet,tüm erkekler bir parça zaaflıdır,zayıftır,kaybetmekten allah gibi korkmaktadır,eksiklerini-gediklerini sürekli gizlemeye ve yamamaya çalışmaktadır.aman karizma çizilmesin abiler...erkeğin bu iç anaforunda onun en büyük yardımcısı ise onu olduğu gibi seven,olağan zaaflarına gülüp geçen,üstüne çok varmayan kadınlardır;sevgilileridir,eşleridir...

    işte yorgun ellerimden bu enfes yazının tam metni:

    --- spoiler ---

    yaşım 32.annemle yaşıyorum.babam da var,ama o oturma odasında yaşıyor.annemle ben salondayız.bir bankada orta kademede çalışıyorum.hiç sevgilim olmadı.bir keresinde,üniversitenin ikinci yılında gönül diye bir kızla yakınlaşmıştım.okul çikışları yürürdük.dünyayı konuşurduk,sevgiyi konuşurduk,birlikte dans kursuna gitmemiz gerektiğini konuşurduk.iki kez de sinemaya gitmiştik.biri forget paris öteki de braveheart.geceleri uykuya dalmadan önce onu düşünürdüm.sabahları uyandığımda akılma gelen ilk o olurdu.okul partisinde onu cem'le öpüşürken gördüm,sonra...

    gittiğim ilk maç fenerbahçe-beşiktaş arasındaydı.1979 yılıydı galiba.süleyman'ın cemil'i marke ettiği maçtı.sahadaki tek sarışın süleyman'dı,ben de beşiktaş'ı tutmaya karar verdim.insanlar cemil turan,lefter, metin oktay,şeref gibi futbolcuları görüp takım tutar.ben gidip adı sanı bilinmeyen,şu an esamesi bile okunmayan bir defans oyuncusu sayesinde beşiktaş'ı tuttum.bir de çocukken trt'de ilker yasin'in sunduğu avrupa'dan futbol programını hiç kaçırmazdım.ispanyol liginde osasuna diye bir takım vardı.hala var.osasuna denen bu takım diğerlerine nazaran zayıf bir takımdı.ve ilker yasin sürekli '' ender gelişen osasuna atakları'' diyip dururdu.osasuna takımı ender geliştirdiği ataklar sayesinde avrupa'da tuttuğum takım oldu.aynı dönemde liverpool,bayern,nottingham forrest gibi takımlar havada uçuşurken,ben osasuna sempatizanı olmuştum.

    okuduğum bütün okulları birincilikle bitiridim.bu çok istediğimden olmadı.yapacak daha iyi bi'şeyim yoktu.hep ders çalıştım.futbolcu olmak isterdim ama mahallede beni pek takıma almazlardı.zaten çok yeteneksizdim.beden derslerini de hiç sevmezdim.uzun mesafeli koşularda diğerlerine kronometre tutarlardı.beden hocası benim koşacağım gün kronometre yerine takvimle gelmişti.herkes çok gülmüştü.ben de çok gülmüştüm.masa tenisinde kimse yenemiyordu ama...

    çok arkadaşım yok.liseden bahadır var.o da amerika'da şimdi.sürekli çağırıyor,ama gidemem.uçaktan çok korkuyorum.yalnızlık gibi bir sorunum yok.insanlar beni seviyor.ama sadece o kadar.oraya buraya pek çağırmıyorlar.şirket eğlencelerinde yeterince sosyalleşiyorum zaten.çok kitap okuyorum ama hemen unutuyorum. konsantrasyon sorunum varmış.bunu bir yerde okumuştum.bir de karmaşık insan ilişkilerine bulaşmamak daha iyi oluyor galiba.çok emin değilim ama,içiniz boşalmıyormuş.bunu da bir yerde okumuştum.içiniz boşalmıyor...yani sizi siz yapan özelliklerinizi yitirmiyorsunuz.yani hayat boyu bakışlarınız değişmiyor.çocukken nasıl baktıysanız,hayat boyu öyle bakıyorsunuz.ama itiraf etmeliyim ki bir kız arkadaşım olsa çok iyi olurdu.öyle sevişmek için falan değil,birlikte bi'sürü şey yapmak için.ne biliim,birlikte yemek yapardık,masa tenisi oynardık,kim 500 milyar ister'i birlikte izlerdik.erenköy sahilide yürürdük.işte böyle şeyler.bi'de bol bol konuşurduk.

    benden yazmamı istediler.yazacak kadar çok şey bilmiyorum ki.ısrar ettiler...peki yazıyim de ne yazıyim? kendini yaz,yaşadıklarını yaz dediler.içimden ''yaşadıklarımdan ancak kutu oyunu yapılabilir,başka bir halta yaramazlar'' demek geldi.sonra düşündüm,herkesin herşeyi bildiği bir ülkede,bir şeyleri bilmemek üzerine yazılabilir diye... birileri okur mu diye merak ettim,neden olmasın? ender gelişen osasuna atakları beni heyecanlandırmıştı.

    belki sizleri de heyecanlandırır.

    --- spoiler ---
  • bu ender gelisen ataklarda son yillarda real madrid'in anasini aglatmistir osasuna
  • ispanya ligi, alkol koması, bayat cips, televizyon ekranı
    takatsizim, puşt hüzün orta sahada hazırlık pasları yapıyor
    ortalıkta uyku getirmeyen zavallı akineton hapları
    dakikalar geçtikçe real madrid kalesinde bir hayli etkili oluyor
    sanki bana ders veriyor ender gelişen osasuna atakları...
  • osuruk kokusunun ter kokusuyla karıştığı o koyu sarı yaz günleri televizyonlardan gelen bezmiş spikerin sesi. önde sehpa, pislik dolu, yağ dolu. koltukta biri, saçları leş içinde. cam açık, akşam ezanı okunurken yine hava kararıyor, bir fırt daha çekiliyor sigaradan. göz altları torba torba, bim poşetine dolduruyor çöpler. mutfağa, banyoya, balkona, odaya. hep bir tekrar, hep bir rutinize hayat çabası. real madrid canavar, süslü yıldızları acımadan gol yağdırıyor. izleyiciler beyaz-mavi. tek bir koyu kırmızı yok. sıkkın sıkkın bir hücum daha geliştirirken real madrid orta sahası, topu kapıveriyor elli bin dolarlık bir yiğit. gidiyor, koşuyor. belki bir gol, bir asist, barcelona'ya transfer olurum çabasıyla. bira bitmiş, küller yerde. gözler parlıyor birden, mekanize real madrid'e ruh dolu bir başkaldırış gibi bu atak. kalp çarpmaya başlıyor, belki hayat kurtaracak bu atak.

    roberto carlos "ööf" diyip kalıplaşmış bir tacklela alıverirken topu, atak ta bitiveriyor. sonra yine karşı hücum, yine ara pas, yine adam kaçırma. topu kalecinin üstünden aşırma..

    5-0..

    dolaptan bir bira daha çıkarılıyor, akabinde işeniyor. hayat kaldığı yerden devam ediyor. olmadı, olmayacak. hiç bir zaman golle sonuçlanmayacak sanki ender gelişen osasuna atakları.
  • mutlaka gol ile sonuçlanır bu ataklar. zira bi pozitif bi gelişme olmadığı takdirde televizyonda gösterilmez bahtsız osasuna'nın kaçan pozisyonları
  • bundan seneler evvel, orta okul yıllarında, içimde delikanlılığa henüz adım atmış olmanın saçma heyecanı içinde uyanırdım her sabah. hayatta bir kere bile olsun uykuya doymuş değildim. (hâlâ da öyle ya!) ya çalar saatin zırıltısı, ki o zamanlar yatmadan önce cep telefonunun alarmını değil, gerçek bir çalar saati kurardık, yahut annemin sesi, haydi artık sabah olduğunu, okula geç kaldığımı ilan ederdi. gözler yarı kapalı halde, kahvaltı yapıp giyinir, bir önceki akşamdan bağlanmış lacivert kravatı boynuma takıp, çıkardım evden. sahi şu mavi önlükten takım elbiseye geçmek iyi olmuştu. ne de olsa çocuk değildim artık. sabahın kör vakti, hele kış günleri henüz hava bile aydınlanmamışken yüzüme çarpan soğuk rüzgarla kendime gelirdim. hayır, temiz havayı derin nefeslerle içime çekip mutlu falan olamazdım, çünkü ankara, sabahları mutlaka kireç kokardı. durağa kadar başım omuzlarımın arasına gömülmüş, çoğu zaman küfrederek yürürdüm. nereye gittiğim çok açıktı fakat niye gittiğimi hiç bilmiyordum. aslında bir çok şeyin "niye" olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. bu gibi durumlarda çoğunluğa uymayı tercih ediyor, "herkes okula gittiğine göre vardır bir numarası" diye düşünüyordum.

    evimiz ilk durakta olduğundan otobüste yer bulma gibi bir kaygım yoktu. yaşlı biri gelip başımda dikilmesin diye arkalardan bir köşe tercih ederdim. otobüs her durakta biraz daha fazla yolcu alıp dolmaya başlayınca üşümem yavaş yavaş geçer, başımı omuzlarım arasından çıkarıp etrafı seyrederdim. eğer düşünecek daha önemli bir şeyim yoksa (ödevimi neden yapmadığıma dair bir bahane falan) otobüsteki insanları incelerdim. mesela şu cam kenarında oturan orta yaşlı kel adam. aile babasına benziyor. düşünüyorum, şimdi bunun bir karısı, iki de çocuğu olsun. komşuları falan var, karısının gün arkadaşları var. kızının okuldan arkadaşları, oğlunun mahalleden kankaları var. onlar da ağaç kovuğundan çıkmadı ya, her birinin birer ailesi var. anaları, babaları, kardeşleri, dayıları, onların arkadaşları, onların aileleri derken kafamdaki bu insan kalabalığını bir de otobüsteki insan sayısıyla kombine eder, "oha lan dünya ne kadar büyük" derdim. ben bile o yaşta bu kadar derdin(!) altında ezilirken gariban dünya bu kadar insanın derdini nasıl taşırdı. otobüsten indiğimde içimde müthiş bir şey keşfetmenin haklı gururuyla okula doğru yürür, bir köşede toplanmış sınıf arkadaşlarımın yanına gittiğimde ise çoktan unuturdum.

    başka şehirlerde nasıldır bilemiyorum, ama ankara'da bir otobüste karşılaşılabilecek insanlar ya memurdur, yahut memur cocuğudur. hatta otobüste türkçe öğretmeniyle karşılaşmak bile mümkündür. tabi böyle bir durumda mutlaka "buyrun hocam" deyip yer vermek gerekir. gerçek hayatta hocalar karikatürize dizi karakterleri olmadığı için "hoca camide" falan deyip şirinlik yapmazlar. aksine o otorite timsali, vurduğu yerden ses getiren adamın yüzünde kısa ama müthiş kuvvetli bir minnet ifadesi belirip kaybolur. hayret, demek ki o benden daha fazla yorulmuş. belki o da sabahları erken kalkmaktan nefret ediyordur. üstelik ben okul çıkışı atari salonunda oyalanırken, o pazardan alışveriş yapmış, ellerindeki poşetleri bacaklarının arasına yerleştirmeye çalışıyor. şimdi bizim ketum türkçeci aile babası olup çıkıverdi mi? kalabalık bir insan topluluğu daha eklendi kafamdaki dünyaya. cebinden kocaman taşlı bir de tespih çıkarmış çeviriyor, tıpkı babam gibi. daha fazla kafam karışmadan bu yolculuk bitsin istiyorum.

    futbolu çok seviyordum, bu şüphe götürmez. beden derslerinde kısa bir yoklama safhasından sonra bahçeye koşar, takımları kurardım. lavuğun biri hemen atılır, "olum siz canlı oldunuz* bari cemil'i bize verin" derdi. "o zaman furkan'ı alırım" diye itiraz ederdim. furkan hemen çaktırmadan gururlanır, yüzüne "biz profesyonel futbolcuyuz. hangi takımda olsa oynarız" havası yerleşirdi. tartışma büyürken, kabiliyeti vasatın altında olanlar "başkanım beni al!" dercesine yüzüme bakardı. maçın sonlarına doğru voleyboldan sıkılan kızlar bizi seyretmeye gelir, işte o zaman oyun kızışırdı. gol attıktan sonra sevinmeler, sevinirken göz ucuyla tribünleri yoklamalar başlardı. hiç aşık olmamıştım ama nasıl bir şey olduğunu çok merak ediyordum. futbol sahasında edindiğim tecrübelere göre ilk adımı 'beğenilmek' olmalıydı. kızların bizi beğenmesi için herhalde daha çok gol atmamız lazımdı. çünkü ergenliğin ilk yıllarındaydık ve istisnasız hepimiz çirkindik.

    örnek alacak birilerini arıyor fakat bindiğim otobüste bulamıyordum. hepsi hayattan bezmiş, kafaları önlerine eğik, benim gibi her gün erken kalkmaktan nefret eden insanlardı. hiçbiri benim yaşımdayken hayâl ettikleri o hep olmak istedikleri yere gelememiş, ay sonunu çıkarma derdinde başarısız insanlardı. etrafım ‘kaybedenler’le doluydu ve ben futbolcuları örnek alıyordum. onlar çirkin olsalar bile gol attıkları zaman ölümüne seviliyorlardı. halbuki memuriyet üzerine yapışmış gibi duran şu kel adamın hiç şansı yoktu. herkes mutlaka daha iyi bir hayat (türkçesi, daha çok para) için uğraşıyor, yaş biraz ilerledikçe ister istemez o kel adama dönüşüyordu. yaşadığımız yer fırsatlar ülkesi sayılmazdı. sürekli bir sonraki ekonomik krize karşı savunmaya kapanıyor, top bize geçtiğinde hücuma çıkmaya korkuyorduk. çünkü 'o bölgelerde' olabilecek muhtemel bir top kaybı kalemizde ciddi bir tehlikeye dönüşebilirdi. sürekli bir kontra atak için fırsat kolluyorduk.

    aşık olmaktan çekiniyorduk. aşık olursak ne yapmamız gerektiğini tam olarak kestiremiyorduk. hepimizin 'hoşlandığı' biri vardı, fakat birbirimize bile söyleyemiyorduk. aslında kendi sahamızda gayet iyi oynuyorduk. mesela atari salonuna gittiğimizde street fighter’ı tek jetonla bitirebiliyorduk. fakat kızlarla konuşmaya gelince savunmaya çekiliyor, dinlemede kalıyorduk. ben de hoşlandığım kıza açılmak için bir çare düşünüyordum. önce onun da benden hoşlanması için tek bir sebep bulmam lazımdı. hep onun da seyrettiği bir maçta atacağım o muhteşem golü hayâl ederdim. mutlaka bir röveşata olmalıydı. serkan topu alacak, sağ kanattan çalımlarla ilerleyecek, korner çizgisine indiğinde kavisli bir orta kesecekti. kafalardan seken top yükseklik kazanacak, sol çaprazda önüme doğru düşerken yükselecek ve röveşatayı basacaktım. top kalecinin çaresiz bakışları arasında ağlara takılırken ben yerden kalkacak ve tribünlere bakacaktım. işte o an göz göze gelsek bir şeyler olabilirdi fakat kazma serkan bir türlü çalım atamıyor, atsa bile bana pas vermiyordu. o da benim gibi trabzonsporlu olduğundan hami'ye özeniyor, mesafe tanımaksızın pis burun dayıyordu. fakat ne var ki top sürekli üstten auta gidiyor, kale vuruşuyla oyun yeniden başlıyordu.

    insanın belli bir yaşa geldikten sonra geriye bakıp da hayıtının hayâl kırıklıklarıyla dolu olduğunu görmesi, bir romanın konusu olsa son derece dramatik olabilir. fakat şimdi kendi hayatımı da ortaya koyup düşündüğümde, bu da hayatın bir parçasıdır deyip geçiyorum. sürekli bir şeyler için uğraşıp didinmek, bir bakmışız ki hayatın kendisi olup çıkıvermiş. "mücadele-i hayattan şu sırrı anladım ki ben / ölüm bir didinmenin sükûna inkılabıdır" mısraları her şeyi özetliyor. ya da daha basit bir şekilde ifade etmek gerekirse, ender gelişen osasuna atakları ya üstten auta giden bir topla veya yan hakemin kalkan bayrağıyla son buluyor. bir defa daha ağlara giden top gol olarak değer kazanmıyor.
  • inanılmaz bir dikkat gerektirir. osasuna, özellikle ispanya'nın devlerine karşı kaleci degajı ile orta sahayı geçmeyi adet hâline getirmiş bir camia olduğundan, ender gelişen bu atakların başını tesbit etmek oldukça zordur. genellikle orta sahanın ilerisine atılan uzun bir pası kovalayan arkadaş bölümde anlarız hanyayı, osasuna'yı...
  • çocukluğum gelir aklıma, pazar akşamlarının ütü kokan anları
    yapılmayan ödevlerin kitaplardan pis pis bakışı
    temiz pijamalardaki anne kokusu
    ve hatta soba üstünde pişen kestanenin patırtısı
    annem "cocuklar yatın gec oldu, yapıyorum yatakları"
    hiç istemiyorum yatmayı, hem saat erken
    hem televizyonda ender gelisen osasuna ataklari
  • ek$i sozluk yazarlarinin cogunun icinde bir ukte vardir. en sevdikleri konu ba$liginin ilk taniminin, yani sozluk deyimiyle ilk entry'nin kendilerine ait olmasini isterler. i$te benim icin "ender geli$en osasuna ataklari" boyle bir cumleciktir. (bu yuzden sitemlerimi yolluyorum buradan oz portnoy adli sozluk yazarina*)

    internet ve ozel televizyonlarin olmadigi eski yillarda, trt'nin avrupa'daki futbol maclarindan toparlanan ozet goruntuler icinde, programi sunan spikerlerin devamli soyledigi, icimi devamli kemiren, bilincaltima i$lemi$ ve unutamadigim en anlamli cumledir "ender geli$en osasuna ataklari". ispanya futbol liginde hicbir zaman liderlige oynayamami$ (son bir kac sezon haric) vasat ama zorlu bir deplasman olan osasuna, gucsuzu gucluye, fakiri zengine kar$i savunmanin en onemli kalesidir cogu futbol severlerin gozunde...

    real madrid, valencia ve barcelona kuluplerini konuk ettikleri maclarda biz futbol severlerin her zaman golle sonuclanmasini bekledigimiz ataklardir bunlar. futbolda tekelle$meye, cirkeflige bir ba$kaldiridir. isyandir. o stadyuma gelen buyuk takimlari maglup bir vaziyette gondermek; "trevor sinclair" adli futbolcunun soyledigi "derbi macta gol atmak, seksten daha zevklidir" sozune paralel bir $ekilde "orgazmdan daha zevklidir." ercan taner ve ilker yasin adli spikerlerin anlattigi ve hagi'nin dokturdugu maclarda sikca soyledikleri kli$e bir cumleleri vardir. "nefis hareketler, hagiiii" gibi bir cumledir bu haykiri$. o spikerler bu cumleyi soyleye soyleye, hagi de soylete soylete galatasaray uefa kupasini kazanmi$tir. liverpool futbol takiminin getigimiz $ampiyonlar ligini kazanmasinin ardindan 9 ay gecmi$, liverpool $ehri $u siralar inanilmaz bir dogum patlamasi ya$amakta. 9 ay once steven gerrard adli futbolcu, $ampiyonlar ligi kupasini havaya kaldirdigi o tarihi gecede liverpool $ehrinde ya$ayan bir suru cift ya$adiklari mutlulugu birbirleriyle oyle bir $ekilde kutlami$ olacak ki, meyvelerini 9 ay sonra toplamaya ba$lami$lar. :)

    futbol maclarinda dunya devlerini izlemekten bikmadik ama bu takimlara "dur" diyen mutevazi butceli futbol takimlarinin da futbol severlerin gonlunde ayri bir yerleri vardir. evet hayatin ta kendisidir "ender geli$en osasuna ataklari"

    artik lyon'lar, fenerbahce'ler, be$ikta$'lar, werder bremen'ler, parma'lar kazansin bu kupalari, "ender geli$en osasuna ataklari" bu sefer gol olsun. rahmetli sadri ali$ik anisina bu sefer gol olsun ulan artik bu ataklar, bu sefer gol olsun.

    (bkz: bu da mi gol degil ha soyleyin bunu da mi atamadim)
  • winning eleven'da, eline gamepad verip karşınıza aldığınıza bin pişman eden rakiplere karşı kırk yılda bir pozisyon yakalayıp onu da cömertçe harcadığınız zaman ağzınızdan istemsiz olarak çıkan laf öbeği.bir nevi refleks cümlesi...

    yine enderleşti osasuna atakları
    yine enderleşti osasuna atakları
    zaten hep enderdi osasuna atakları
    zaten hep enderdi osasuna atakları .