şükela:  tümü | bugün
  • yağmurun şıpırtısı, yerini güz sessizliğine bırakalı çok olmamıştı. yürüyordu. uzun yürüyüşlerin sakin yalnızlıklarından daha gerçek ne vardı hayatta; sevgi ve kıskançlık üzerine tavsiyelere dair? yağmur sonrası dinginliklere özgü serin rüzgar mıydı ruhunu ürpertiyle titreten? bir an önce varmalıydı. geç kalmaktan nefret ederdi. bir inatlaşmaydı sanki; hayatla, yahut kendisiyle sebebini bilmeksizin giriştiği! insan neden geç kalmaktan korkardı? hayır, doğru bir soru değildi bu! yanıt bulmak isteyen kişi, doğru sorular sormayı öğrenmeliydi. er kişi her halükarda öğrenirdi bunu. bazen hayat, bazense bir felaket, kafasına vura vura öğretirdi insana! neden geç kalmaktan korkardı insan? hayır! neden geç kalmak istemezdi? zira bir inatlaşmaydı bu! insan, bir kez olsun doğdu mu, inatlaşma başlardı. bebek, önce havayla inatlaşır, ağlardı. daha sonra, zamanla inatlaşır, büyürdü. nefretle inatlaşır, sever; hayatla inatlaşır, ölürdü. görünen o ki, tüm inatlaşmalar nihai bir yenilgiyle sonuçlanırdı. bu yenilginin adı, alışmaktı. bazıları alışmaktan korkar, başka bir kapı aralardı. ne gariptir, bu kapı da hayatla inatlaşmanın bedeliyle aynı yere çıkardı. kapıdan geçemeyecek kadar korkak olanlar ikiye ayrılırdı: alışmaya alışanlar ve kendine kazanabilecek zaferler yaratanlar. evet! kendisi bu ikinci sınıfa dahildi. geç kalmaktan nefret ederdi adam. sıkıntıdan ölmemek adına kendisine yarattığı bir düşmandı, hepsi bu! gözüne en fazla bu kadarını kestirebilmişti. ehrimen'e ölüm kuyularında adaklar adayan pers kabilelerinin itikadından pek de farklı değildi yaptığı. her sabah aynı saatte kalkan adamın inatlaşmasından da farklı değildi. dalanzadgad düzlüklerinde eyerlediği atından, tüm dünyayı tepeleyene dek inmeyen temuçin'le aynı sebepten ötürü ölmüyor oluşunun yüreğine saldığı sahte gururla başı dik yürüyordu.

    korkunç bir gök gümbürtüsünün eşlik ettiği kör edici ışık aniden vurduğunda gölgesi karanlığına viyana sokaklarının, genç adam adımlarını hızlandırdı. evet, düşündüğü hiçbir şeyde haksız değildi! ancak şimşeğin ansızın hatırlattığı gerçek, gülümsetmişti onu! bu hayatta, ıstırap verici "alışmaya çalışmak işkencesi"ni neredeyse unutturacak kadar güçlü olan bir şey daha vardı! galibiyeti dünden belli olan sahte zaferlerin asla erişemeyeceği kadar değerli ve yüce bir gerçek: sevgi. onu bekliyordu lenore! işte bu, sırf inatlaşmak uğruna acele etmekten çok daha güzel bir sebepti. "geliyorum sevgilim" diye mırıldanırken artık neredeyse koşuyordu. seni almasına izin vermeyeceğim! ölüm, avrupa sokaklarında kol geziyordu! her kapalı pencerenin ardında, her kilisede! güney batı surları önünde kazılan devasa çukurlardan, aziz stephen katedrali'ni mesken tutmuş dilenciler kalabalığına kadar her bir karış toprağında kol geziyordu ölüm bu sonbahar viyana'nın. "ve kara ölüm benim lenore'min sağ yanağından fırlamış bir üçüncü göz gibi seyrediyor dünyayı!" "hayır lenore, izin vermeyeceğim!" "seni kıskanıyorum lenore, ah bilsen ölümden bile kıskanıyorum seni."

    bitmek bilmeyen karanlık düşünceler beyninde dönüp dururken eski kalenin kapısından hışımla girdi içeri. taştan avluya vardığında aniden duraksadı. yaşlıca bir adam sol yandaki ahırın kapısında gudubet bir edayla dikiliyordu. anahtarlar bekçisini, huzursuz bir el hareketiyle yanına çağırırken tok bir şekilde "doğu kulesi! kimseler biliyor mu?" diye seslendi. sendeleyerek yaklaşan bekçi "hiç kimse" diye kestirip attı. "sizden evvel grandük teşrif ettiler, düşünceli bir halleri vardı. zavallı hayvanı altmannsdorf'tan buraya kadar koşturmuşlar. ambarlar yağmalanıyor, zaman kötü. iki yüz çuval arpa bugün gece karanlığında nakliye edilecek." genç adam onu dinlemiyordu bile. kule anahtarını, bekçinin at kılı kokan ellerinden alırken iki dost savaş veriyordu aklında: sevgi ve kıskançlık. başını onaylarcasına sallarken, yaşlı adamın ağzından dökülen son bir soru onu gerçek dünyaya döndürdü: "bundan emin misiniz efendim?" bir anlık duraksama ve ardından kanlı canlı bir insana son kez bakar gibi bir nihailikle "kısraklara dikkat et" sözcükleri döküldü dudaklarından. yaşlı adamın bir başka sorusuna fırsat bırakmadan kuleye doğru hızlandırdı adımlarını. devasa yapı, karşısında nihayet bir heyula gibi dikildiğinde tökezleyiverdi. ne garip, bekçinin sendeleyişlerini miras almıştı sanki! hayır, bir taştı bunun sebebi. aslında minyatür bir kayaya daha çok benziyordu; çentikli, oyuk oyuk, acımasız bir kaya parçası. en az veba kadar gerçek! "lenore" diye mırıldanarak döner merdivenleri tırmanırken, az önce sağ eline aldığı taşı çoktan unutmuştu bile. uzun bir tırmanıştı bu. kıskançlık ve sevginin dostluğuna dair karanlık düşüncelere baş aşağı derinlemesine dalabileceği kadar uzun!

    sevgi, inatlaşmanın yüreğe verdiği yorgunlukla baş edecek kadar güçlü bir gerçekse eğer; kıskançlık da, bu gerçeğin ölçütü olmalıydı. sevdiği kadını bir başkasıyla yakalasaydı eğer, üzülür ve akabinde öfkelenirdi. şüphesiz birkaç cinayetle son bulurdu bu olay. merdivenlerde bir an duraksadı. sağ ayağı havada bir saniye kadar asılı kalmıştı. neden üzülürdü? "çünkü" diye başladığında aklındaki ses, ayağı taş basamağa inmişti çoktan. kıskanırım! bir başkasının lenore'ye olan aşkını mı kıskanırım? hayır, durum bu denli basit olsaydı eğer, tanrının oyunlarını "karmaşık" olarak nitelendirmek haddimiz olmazdı. kıskanırım! lenore'nin bir başkasına olan sevgisini mi kıskanırım? hayır! sevgi avrupa'nın tüm dilencilerine dağıtılsa dahi bitmeyecek kadar güçlü bir olgu! öyleyse ne için kıskanırım? kahretsin! bu defa da bir başka gerçek gelmişti aklına: aidiyet! işte bu; duyup duyabileceğim en saçma şey olsa gerek! bir köpek, yaşamı pahasına sevdiği eniklerine bir aidiyet hissiyatıyla mı bağlıdır yüreğinde? hayır! acaba "hayır" mı? durumu bir köpeğe indirgeyerek dahi emin olamamak ne acı! ah lenore, hayır değil; evet! sevgi, avrupa'nın tüm dilencilerine dağıtılacak kadar büyük bir hazine olsa dahi, her bir parça gümüşünü paylaşacak kadar cüretkar bir dilenci var mıdır şu dünyada? evet! yoktur lenore! "şeytan", lenore; "sevgili şeytan" diyorum içimden, bilir misin? tanrıya olan sevgisini kıskandığından benziyor bize! tanrının büyüklüğü ve sonsuz şefkatini herkesten daha iyi kavramış olsa bile, kıskanmış lenore. evet! evet, cevap bu! belki de bu yüzden benziyor bize! ama olsun lenore, ne fark eder? sevgi, kıskançlık ve aidiyet! dünyadaki en sadık üç dost olsa gerek birbirine...

    sonunda kapının önündeydi genç adam. lakin bronz anahtarı deliğe sokmadan önce, son bir soru geldi aklına. en tehlikeli olanı da buydu şüphesiz! kara ölüm, lenore'nin sağ yanağında gözünü açtığından beri aklına gelen her türlü karanlık düşüncenin nihayete erdiği o korkunç soru buydu: ben seni kimden kıskanıyorum lenore? bronz, metalin içinde dönerken duyulan tıkırtı o kadar uzun sürmüştü ki, nihai karar için son defa düşünecek fırsatı buldu genç adam. birkaç tane cevabı olabilirdi bu sorunun! tanrıdan, sonsuzluktan, bilinmezliğe kendisinden önce erecek olmasından ya da hiçlikten belki de... yanıt ne olursa olsun, sonuç değişmeyecekti! bir tek kapı vardı yine! her zaman olduğu gibi! bir tek kapı, birçok farklı yol ayrımına varıyor olsa bile, yalnızca bir taneydi işte! kaderin alaycı bir cilvesi! evet, bundan dolayı tüm yanıtları tek bir gerçek altında toplayabilirdi genç adam: ölüm! seni ölümden kıskanıyorum sevgilim! lenore, asla gidemez ve gitmeyecek bensiz bir yere!

    ve işte orada! sıcacık varlığıyla karşısında yatıyordu lenore. şöminedeki alev harlanıyor, sevdiği kadının vebadan giderek kızaran yüzünü daha bir kırmızı hale getiriyordu ışığıyla. "ben geldim lenore" diye fısıldarken, sağ elindeki kaya parçasını hiç saklamadı bile. evet, saklamadı! sessizce öperken sevdiği kadını dudaklarından ve artık hiç ihtiyacı olmayacağını anladığı çentikli ağır taşı yatağın kenarına, yere koyarken yineledi: "ben geldim lenore. senin için geldim. 'bekle ve gör, görürsün' demiştim. koştum, ve geldim lenore." sevdiği kadının iri gözlerinde parlayan minnettarlık; dünyaya gözlerini ilk defa açan bir bebeğin inatlaşması ve içten bir pazarlıkla gizlemeye çalıştığı minnettarlığa nasıl da yakındı o anda! evet, artık kahrolası taşa ihtiyacı kalmamıştı. kara ölüm, avrupa'nın en arsız, en gurursuz dilencisinden bile daha bulaşıcıydı. "ah lenore, yanına uzanarak; yalnız ve yalnızca bize ait olduğuna emin olduğum sevgine sığınarak seninle birlikte kapayacağım gözlerimi, sonsuza dek" sevdiği kadının sıcaklığına, daha da bir kaykılıyordu her geçen saniye. her geçen saniyede, daha da bir uzanıyordu yatağa genç adam. kadının dudaklarında belli belirsiz bir "seni seviyorum"un izleri okunuyordu. ama gereksizdi! fazlasıyla gereksiz... gözlerdeki minnettarlık kafiydi. genç adam bunu biliyor, ve teşekkür ediyordu! sonsuza dek...

    gök korkunç gümbürtüsüyle bir kez daha indi yeryüzüne! patlayan bembeyaz ışık, pencereden ansızın giriverdi. kaderin tuhaf bir cilvesi! vuruverdi ışığını sağ yanağı karanlığına lenore'nin. damar damar dallanmış; siyah, simsiyah bir göz! tam huzura ermişken son bir soru soruverdi genç adama; sanki bekçinin son sorusunu miras almışçasına, riyakarca! "evet, hepsi senin genç adam! hepsi senin! lakin, erken getirdim sonunu, erken! olabilecek tüm güzel ihtimalleri aldım elinizden! senin payına da; aidiyetin sahte gururuyla başın dik bir edayla alışmak kaldı geriye..."

    kara gözün son sorusunu sormasına fırsat dahi vermeden ayağa fırlayıverdi genç adam! sus artık, sus! ebediyen sus! ve lenore; yeni doğmuş bir bebeğin inatçılığıyla kocaman açarken güzel gözlerini, sevdiği kadının olan bitene bir anlam vermesine fırsat bile bırakmamıştı genç adam! "ebediyen sus..."

    bir şimşek daha çaktı!
    ışığını vuruverdi sağ yanağındaki karanlığa lenore'nin!
    taş karanlığın üzerine iniverdi!
    ölüm, lenore'nin sağ elmacık kemiğinden boş odaya savrulan bir çatırtı oldu!
    taş bir daha indi!
    bir daha indi!
    sus artık sus!
    ebediyen sus...
  • eşeğin amına su kaçırmış adamdır. (ekşi sözlük yazarıdır) yallah wattpad’e sizi gidi duygusal 31’ciler
  • yağmur şıpırtısı ne lan musluktan damla mı akıyor.
  • okuyamadım durumum yoktu.
  • alın bunu burdan. bak bunu burdan alın.
  • acıyla kadın cinayeti okumaya geldim. neyse şimdi okumadan gidiyorum.
  • ulan bu ne?
    4hahahahshsjaıeoeod
  • okuyan var mı bunu varsa özet geçsin
  • pazartesi gel orhan pamuk olarak başla.