şükela:  tümü | bugün
  • eski türklerde ölüm, yazgısal ve kurulu düzenin gereği olarak algılanırdı.

    aynı zamanda gök-yer dikotomisiyle ilgili olarak ölümün de iyisi/hayırlısı ve kötüsü vardı.

    ölenler, nasıl öldüklerine bağlı olarak göğe yükselebilir ya da yeraltına hapsedilebilirdi.

    eski türkler şan kazanmadan ya da savaşmadan ölmeyi küçüklük sayarlardı.
    eceliyle ölmenin pek bir değeri yoktu, hastalanarak ölenler yeraltına giderdi.
    öte yandan savaşta da iyi güçleri temsilen galip olunmalıydı; sadece kahramanca ölenler göğe çıkardı.

    savaşta öldürülen önemli düşmanların ruhları öteki dünyada hizmetkar olarak kullanılmak üzere balbal haline getirilirdi. (kültigin'in mezar külliyesinin doğu girişinden itibaren sıralar halinde uzanan taş dizilerinde olduğu gibi)

    ölüm, ruhun bedeni dönmemek üzere terk etmesi şeklinde düşünülürdü.

    aslına bakırsanız, eski türklere göre, ruh vücudu sadece ölüm zamanında değil, uykuda ve hasta olduğunda da terk edebilirdi. dede korkut kitabı’nda uykuya küçük ölüm denilmesi de bu yüzdendir. (‘oğuz uykusu’ denir, gerçi o da bazen 7 gün sürermiş. pes diyor ve devam ediyoruz)

    ölümün çeşitli nedenleri vardı. inanılan tanrı'ya karşı gelmek, kötü ruhların ve büyülerin faaliyetleri, kut'un ya da tin'ın (ruh) yitirilişi gibi değişik sebeplerin ölüme yol açtığı düşünülüyordu.

    ölümden bahsedilirken en çok ruhun uçtuğundan (uça barmak) hatta kuş olup uçtuğundan söz edilirdi. (bazen şahin olup uçtu da deniyor)

    uçma fikri büyük dinlerde ifade edildiği gibi tam bir cennet anlayışını dile getirmemekle birlikte ruhların yaşanılan yerden göğe yükseldigini ifade ederdi. ancak geç dönemlerde cennet fikrinin de oluştuğu anlaşılmaktadır. (uçmağ = cennet)

    yakutlara* göre göklerin üçüncü katı cennete* ayrılmıştı. melekler ve perilerle dolu ve her türlü yiyeceğin bulunduğu cennete iyi insanlar girerdi. günahı olan insanlar da cehennemde cezalarını çektikten sonra cennete giderlerdi.
    türklerde cehennemin karşılığı olarak tamu sözcüğü kullanılırdı.

    altay türklerine göre erlik gönderdiği yardımcıları aracılığıyla (ki genellikle ölüm meleği aldaçı’dır) insanların ruhlarını alıp yeraltına getirirdi.

    birçok yerde öbür dünya bu dünyanın tersi olarak düşünülürdü. mesela ölüler genelde güneş battıktan sonra gömülürdü çünkü bu dünya aydınlığı öbür dünya karanlığı simgelerdi. dolayısıyla ölen kişinin yeni hayatı da karanlıkta başlamalıydı ya da ölenin mezarına konan eşyalar kırılırdı ki öbür dünyada kırılmamış olsun. kısaca öbür dünya bu dünyanın tamamen tersiydi.

    kırgızlar gibi bazı türk topluluklannda ceset, ağaçlar üzerinde (yüksek yerlerdeki ağaçlar seçiliyor genelde) çürüyene ve sadece kemik kalana kadar bekletilir daha sonra kemikler gömülürdü.

    bazı topluluklarda ise yakılırdı. ateş hem arındırıcıydı hem de (hüma kuşu gibi) ölen kişi küllerinden yeniden doğabilirdi.
    küller ya gömülür ya da -genellikle nehirlere- savrulurdu.

    mumyalama da hunlardan bu yana zaman zaman baş vurulan bir yöntemdi.

    ölen kişinin dünya değiştirdiği kabul edilir ve bu dünyayla da bağının tamamen kopmadığına hatta yılda bir defa yaşadığı yerleri ziyaret ettiğine inanılırdı ama bunu hortlamayla karıştırmamak lazım çünkü eski türkler bazen ruhların hortladığına da inanırlardı. hatta ruhlar bazen başkasının bedenine de girerdi.

    ölülerin başıboş dolaşan ruhlarına altaylılar özüt/üzüt diyorlardı. (üzüt aslında bedenden ayrılan ruh demek, bunlar bazen kalabiliyor demek ki)

    bu şekilde hortlayan ruhları ölüler alemine kabul ettirmek ya da göndermek şamanların göreviydi. (bkz: şaman/@ay hatun)

    eski türklerde yüksek tabakaya mensup, ölmüş kişilerin mezarlan genellikle ulaşılması zor yerlerde olurdu. moğolların da uyguladığı bir sistemle mezar yerinin üstünden nehir geçirilerek ya da cenazeyi gömenler öldürülerek defin yerinin bulunmaması sağlanırdı. (malum attila'nın cenazesi için anlatılır bu, mezar yeri bulunmasın diye tuna nehri yatağının bir süreliğine değiştirildiği ve attila'nın hazinesiyle birlikte nehrin altında kaldığı söylenir)

    bazı bölgelerde ise (sonraki dönemlerde) ölenler (yüksek tabakadan olanlar) kurgan denilen toprak altında birbirine geçirilen ahşap tomruklarla inşa edilmiş oda ya da odalardan ibaret tümülüs görünüşlü mezarlara gömülürdü. yiyecek, içecek, değerli eşyalar ve atı da ölüyle birlikte bu mezar odalarına konurdu.

    ölü bir süre bekletilir, bu sırada ziyaret edilir, atının kuyruğu ya kesilir ya düğümlenir (atlardan bazıları kurban edilerek mezara konur), yas tutanlar da gene saçlarını keser, yüzlerine kesik atarak ya da elleriyle yırtarak kanlı gözyaşı dökerlerdi.
    (ayrıca rüyada kuyruğu kesilmiş at görmek de ölüm olarak yorumlanırdı)

    ölü gömüldükten sonra mezarın etrafında atlarıyla 7 defa (bazı yerlerde 9) dönerlerdi.

    altay dağlarında yaşayan şamanist türk göçebelerinde, kadınlar yas tutarken yedi gün elbiselerini ters giyerlerdi.

    eski yas törenlerine özel olarak davet edilen yuğcular (ağıtçılar), kopuz çalar hatta dans ederlerdi.

    bazı yerlerde ziyafet vermek (ölüm aşı/ölük aşı) de gelenekti.

    divanü lugati’t-türk'de bu yemek yoğ/yuğ olarak tanımlanmış.
    “ölü gömüldükten sonra üç yahut yedi güne kadar verilen yemek”
    (divanü lugati’t-türk, 3.cilt, s. 143, tdk yayınları)

    aslında yuğ, ölü gömme törenlerine verilen genel bir ad olarak da kullanılırdı. bu törenlerde sagular söylenirdi...

    kaynaklar:
    yaşar çoruhlu - türk mitolojisinin ana hatları
    celal beydili - türk-mitolojisi-ansiklopedik sözlük
    pertev naili boratav - türk mitolojisi