şükela:  tümü | bugün
527 entry daha
  • bir kez daha beyazperdede, 1965-1966 arasında akustik folktan elektro gitarlı rock'n roll'a geçişi anlatılacak olan müzisyen. ancak yetmedi mi yahu? martin scorsese no direction home belgeselinde (aslında bu projeyi yönetmesi için scorsese sonradan başa getirildi ama olsun), todd haynes de i'm not there kurgusunda 1965 newport folk festival'da ayyuka çıkan bu geçiş dönemini iyi bir şekilde anlattı zaten. hem belgesel, hem de kurgu formatında anlatıldı yani. hatta 1965 tarihli don't look back belgeseli de dylan'ın 1965 ingiltere turnesini filme alarak bunu anlatıyordu. dylan söz konusu olduğunda sürekli bu geçiş mi gündeme gelecek? kendisini sürekli yenileyen, farklı tarzlar ve sesörgüleriyle farklı kişiler olarak kendini ortaya koyan ve bir anlamda kendisinden kaçan (no direction home) bir efsaneye dair sürekli aynı şeyin anlatılması beni rahatsız ediyor. evet, kariyerinin en güçlü zamanları bringing it all back home-highway 61 revisited-blonde on blonde uzunçalarlarını yayınladığı ve folk kahramanından müziği değiştiren rock yıldızına geçiş yaptığı bu 14 aylık süreçti ancak şimdiye kadar sinemaya yansıyanlar bence yeterliydi.

    filmin adının "going electric" olacağı ve james mangold tarafından yönetileceği konuşuluyor. mangold'u walk the line, wolverine ve ford v ferrari'den biliyoruz. going electric isminin seçilme sebebi de, filmin uyarlandığı elijah ward'ın dylan goes electric! kitabı. kitabın alt başlığı ise "newport, seeger, dylan, and the night that split the sixties..." 60'ları bölen o gece tabii ki 1965 newport folk festivali'nde dylan'ın sahne alarak sırasıyla maggie’s farm, like a rolling stone, it takes a lot to laugh, it takes a train to cry'ı folk seyircisinin hiç alışık olmadığı şekilde, grubuyla bangır bangır elektro olarak çaldığı ve bayağı yuhalandığı 25 temmuz akşamı. hatta bu yuhalamanın ardından sahneden zorunlu olarak inmiş ve bir süre sonra geri dönerek it’s all over now, baby blue'yu akustik olarak çalmıştı. özellikle bu şarkıyı seçmesindeki sebep seyirciye "artık eski dylan bitti" demekten başka bir şey değildi tabii ki. devamında, blonde on blonde'un da yayınlandığı 1966 baharı ise efsane ingiltere turnesiyle birlikte kariyerinin (popülerlik anlamında) zirvesi oldu diyebiliriz. ikonik kıyafetleri, basın toplantıları ve manchester free trade hall konserinde (bu konser kaydı 1997'de yanlış bir şekilde, royal albert hall ismiyle yayınlanmıştı) karşılaştığı ünlü "judas!" (hain) nitelendirmesi de bu dönemde vuku buldu. elbette sinema endüstrisi için en çekici dönem bu.

    dylan'ı canlandıracağı söylenen timothee chalamet konusunda ise kafam karışık. kendisini sadece a rainy day in new york'ta izlediğim için oyunculuğu konusunda geniş bir yorum yapamam, tipi için de idare ediyor diyebiliriz. bir cate blanchett olması zor.

    müzisyen biopic'lerinin "tuttuğu" bir atmosferde (üstelik dylan'ın klasik bir kurguyla sinemaya aktarılmadığı da düşünülürse) sıranın maalesef bob dylan'a gelmesi kaçınılmazdı. yine de uydurma motorsiklet kazası sonrası inzivaya çekilmiş bir dylan'ın dönüşünü anlatan, planet waves-blood on the tracks-desire dönemine odaklanan bir filmi buna yeğlerdim. time out of mind dönemi de olurdu. ancak endüstri her zaman eski hikayeleri tekrar tekrar çevirerek yeni jenerasyonlara da satmanın peşinde olacak. bugün amazon yüzüklerin efendisi dizisi çekiyorsa, star wars için bir üçleme daha yapılıyorsa, etraf prequel ve sequel'lar ile doluyorsa sebebi bu. yine de sadık bir dylan fanatiği olarak tabii ki vizyona girer girmez izleyeceğim. film yayınlandığı zaman bol bol dylan konuşulacak olmasından da içten içe memnunum galiba... belki bu sayede dylan dinlemeye başlar millenial kuşağı. zira müzik zevkleri kulak yakacak derecede kötü.
105 entry daha

hesabın var mı? giriş yap