157292 entry daha
  • kadının adı roxanne.

    tabi siz bunu "rogzan", "roksan" yada "roksen" diye okuyabilirsiniz. kanadalıydı. ama bir ayağı ingiltere'deydi. anne tarafından "müteveffa" lord rowlands'ın torunu oluyordu. daha doğrusu üvey torunu, ninesi galiba dedesi ölünce sir alan rowlands ile evlenmiş de, adamcağızın sonradan kraliçe elizabeth "marifetiyle" lord'luğu gelmiş..

    şimdi adını tam hatırlamıyorum, ya 2008, ya 2009, alsancak'ta drugstore var. bugün de var da, bugünkü o günkünün karikatürü olabilir ancak; bugün geceleri geç hareketlenen, müşterisi bol, kadınları geniş kalçalı, boyalı saçlı, lise defteri arka sayfası gibi vücutları dövmeli bitirim yatağı...

    o yıllarda yeni açılmıştı, gerçek anlamıyla bir drugstore'du, kimbilir kim akıl etmiş, para yatırmış, bu sefil ülkede batılı anlamıyla bir drugstore'un tutabileceğini, yürüyebileceğini sanmak gafletine kapılmıştı.

    yürümedi. galiba eczanesi bile vardı üstelik, esrar, incik boncuk, tişört, bluz, etek, kazak mazak satılırdı bir köşesinde, bir yanı gazete, dergi, kitap bölümü, üst katta bayağı temiz, azıcık pahalı ama yemekleri enfes lokantası, altta barı...

    şimdi kebapçıya mı dönüştü nedir, yıllardır uğramadım, uğramaya da niyetim yok. orada artık uğramamamı gerektirecek kadar çok anım var. hem acı, hem tatlı. bir sürü anı, kimbilir kaç akşamın, kaç gecenin, kaç sabaha karşının birikmiş hüzünleri...

    amına koyayım bunların itirafımla yada roxanne ile ne alakası var?

    …girişe yakın bir bölmede oturuyordu. tuhaf şey, "esas kız" ile de aynı bölmede, aynı masada tanışacaktım bir süre sonra, esas kız da eski büyük aşkım oluyor. onun ben sülalesini sikeyim, o henüz daha ortada yok.

    uzun boyluydu. uzun, düz saçları vardı. uzun bacakları, uzun kolları, damarlarını belli eden akça pakça ingiliz derisi... boyanmamıştı. boyanmıyordu, geri kalmış bir ülkenin hazımsız kadını değildi ki o, ingiliz asıllı kanada'lıydı. bir yıl boyunca onu hiç boyalı göremeyecektim. kadın diyorum ya, gençti, o sıralar yirmi yaşlarında. başka bir açıdan da, kadın olmasına kadın tabi.

    şimdiye kadar neler yaptın diye sormuştum da bir keresinde, "screwing around europe" gibilerden bir cevap vermişti bana, avrupa'da "düzüşerek" dolaştım anlamına da geliyordu biraz. ağzım bir karış açık kalmıştı.

    soylu bir burnu vardı, biraz gaga, biraz kemerli, kişiliği olan bir burun. elleri ve ayakları, boyasız, ama bakımsız değil, üstelik batı kadınlarının yüzde doksan dokuzunda olduğu gibi çirkin hiç değil.

    tanıştıran arkadaşım kulağıma eğilmiş, "kaçırma abi", demişti, "acayip iyi sakso çekiyor!"

    siz kendi aranızda ne dersiniz bilmem, erkekler genellikle hor gördükleri, önemsemedikleri, ama yatıp da kalktıkları kadınlar için kullanırlar bu deyimi. bir de düpedüz genelev orospuları yada escortlar için...

    belli ki hor görüyordu. kadının onun için en küçük bir değeri yoktu, bir ara yatıp kalkmışlardı, sonra onu kullanılmış bir keten mendil, içinde iki üç tek kalmış bir sigara paketi, okunup bir kenara fırlatılmış eski bir kitap gibi arkadaşına devrediyordu.

    oysa roxanne müthiş bir kızdı. soyludan da öte, kafası çalışa, kültürü mücessem, aklıbaşında, vücudu muhkem, sözü sohbeti yerinde, velhasıl herbir şeyi bir tamam...

    barda bulunan herkes o akşam ona sıradan bir ."escort karısı" gözüyle bakıyordu sanırım. natasha'lardan biri daha. öyle ya, bunların adı hep natasha'dır ya da monica! genellikle de ya “alaman" ya "rus" olurlar bunlar, boyalı "refiklerimizde" boy boy resimleri çıkar, popolarında el kadar don, göğüs göbek meydanda, hepsi de palabıyıklı, yakası bağrı açık kerestelere pek bayıldıklarını beyan ederler, "raki, shish kebab, topkapi, bir de türk erkekleri"...

    bizim ayılar da bütün bunları ciddiye alıp kızcağızları dağa kaldırırlar sonra, bilseler kendilerinden nasıl korktuklarını, nasıl aşağılamayla karışık dudak büktüklerini (bir turist kız bana ne dedi biliyor musunuz laf aramızda, "türk erkekleri kendilerini bir matah sanıyorlar ama aslında hiçbir şey bildikleri yok, sanırım medya çok abartıyor bu işleri, türk erkeklerinin reklamı çok yapılıyor ama mal iddia edilen kalitede değil" dedi, ya...)

    o dumanlı kafayla zaten içeri bianca balti, margot robbie, emilie voe nereng ya da kibariye girse "natasha" görünecek! görenler de zonta maganda takımı değil, basbayağı okur yazar, meslek sahibi, akşam barları müdavim takımı...

    kız tanıştığımıza gerçekten çok memnun olmuştu. iki üç saattir kıçına başına yiyecek gibi bakan bizim ayılardan basbayağı ürkmüştü. gizliden gizliye hoşuna da gitmiyor değildi belki ama, insan kalkar gelir de iki laf eder, değil mi, nerdeee, bizim takımın iki satır gavurcayı bir araya getirebildiği görülmüş şey mi?

    eh, deadgodinme denen bu yazarın da övünmek gibi olmasın almanca ile ingilizce'ye bihakkın vakıf, üstelik o yıllarda daha ispanyolca'yı sökmese bile çat pat italyanca'sı var, koyu bir sohbete giriştik. (hani derler ya, batı kadınları karşısında güzel çirkin, yakışıklı tipsiz hiç önemli değildir, yeter ki otur iki satır konuş, "işi bağlarsın'', yüzde yüz doğru değilse de içinde hayli gerçek payı vardır, üstelik yad ellerde sınaması, doğrulaması, sağlaması da yapılmıştır bunun!)

    yalnızdı. yalnızlığa aldırmıyordu ama arada böyle oturup konuşacak arkadaş da aramıyor değildi elbette. çok uzun söyleştik, sinemadan, edebiyattan, bilimden, sanattan.

    iyi yetiştirilmiş bir kızdı. kendi ifadesine göre, daha sekiz-dokuz yaşlarında, annesi evin sağına soluna kırmızı şapkalı kız misali kitaplar serpiştirirmiş, bulsun da sevinsin, okusun diye...

    kitaplar da öyle çarçur değil ha, gerald durrell, tolkien, priestley, stevenson, çocukluktan genç kızlığa geçen roxanne'e pekala bir şeyler verebilecek kitaplar...

    hatta, kitabın birinci cildini oturma odasına, ikinci cildini mutfağa, üçüncü cildini af buyurun aptesaneye koyduğu da olurmuş!

    okullar bittikten sonra roxanne dünyayı tanımaya çıkmıştı. dünyayı tanımak demek, batılı bir genç kız için sağı solu görmek, o ülkenin yazarını çizerini incelemek, müzelerini gezmek, kahvelerinde oturmak, sinemalanna tiyatrolarına, operalarına, konserlerine, sergilerine gitmek demekse, elbette oranın erkekleriyle de yatıp kalkmak demek! "screwing around europe" derken bunu da söylemek istiyordu. elhak, tanımadığı ülke de kalmamıştı!

    ama hiçbir ülkede hiçbir erkeğe, iki-üç kere yatıp kalktıktan sonra benimle evlen diye de tutturmamıştı! bunların gelgeç işler olduğunu erkeklerden daha iyi biliyor, onlarla sevişiyor, daha da önemlisi, konuşuyordu. onları tanıyordu, onların dünyaya nasıl baktıklarını, neler okuduklarını, neler bildiklerini, neler düşündüklerini "irdeliyordu".

    işin garibi, tam tersi oluyordu bunun, iki-üç kere seviştikten sonra evlen benimle diye tutturan genellikle erkeklerdi...

    uzun zaman oturduk. bir içki daha, bir içki daha söyledik, kalktık, bir yerlerde yemek yedik. sonra onu evine bıraktım. işe bakın, gene tanıdık birinin yanında kalıyordu, daha doğrusu onun anasının babasının; arkadaşımın bir de kızkardeşi vardı, kıza ingilizce dersi veriyordu, karşılık olarak da evde yatıp kalkıyor, yiyip içiyordu. arkadaşım iyi çocuktu da biraz ebleh, biraz kafasızdı. ("dull" diyordu roxanne, en yakışan çeviri "sığ" olmalı).

    zavallı kızcağız nasıl bir ülkeye düştüğünün daha farkında değildi!

    tabii ben de hemencecik evine bırakmadım canım, artık o kadar sahtekarlığımı hoşgörünüz, aklımı takmıştım bir kere, ne yapılıp edilip yatılacaktı. ama ona şiddetli bir saygı da duymuştum, güzel kız, üstelik kafası çalışıyor, eh oturup birkaç saat tiyatrodan, edebiyattan söz ediyorsun, yani deadgodinme, tanrı'dan daha ne istiyorsun, belanı mı?

    roxanne öyle bizim şu alaturka-varoş karışımı türk kızlarına benzemezdi elbette, şu insanı önce bir "drink"e, oradan yemeğe, oradan yemek üstü "drinkine, oradan dansa, oradan işkembe çorbasına götürttüren, üstelik o gece kapıda ayrılık "busesi" bile vermeyip ikinci buluşmayı da domuzluğuna taa ertesi hafta sonuna atan, üstüne üstlük ikinci buluşmada da ayaküstü yanağını öptürüp, belki işte memesini mi poposunu mu neresini sıktıracaksa sıktırıp, yatmak için adamın anasından emdiği sütü burnundan getiren, kadınlara kızlara baktığına bakacağına pişman edip "anasını satayım, keşke eşcinsel olsaydım, keseceğim bu siki" dedirten takımından değildi...

    batılı bir kadındı bir kere. yatacaksa yatacaktı. canı istiyorsa, erkeği de gözü tutmuşsa, çenesine burnuna pazusuna bilmemnesine demiyorum, kafasına, oturmasına kalkmasına karşı iyi kötü bir güven duygusu uyanmışsa içinde, yatacaktı.

    bunda utanılacak, sıkılınacak, numarası yapılacak, nazlanılacak, "koklatılıp da verilmeyecek" hiçbir şey yoktu ki, "gavur karısıydı" o bir kere, erkeklere güvence, sınıf değiştirme amacıyla yaklaşmıyor, aklı keserse, beğenirse yaklaşıyordu.

    bizim kadınlarımızın da hakkını yemeyelim, onun ülkesinde, evleneceği gece sırtına indirilen yumruklarla ağzı teneke teneke içtiği rakıdan leş gibi kokan, iki rekat namazını da kılıp kızın iman tahtasına çöküveren, ertesi sabah kanlı yatak çarşafını marifet bir bokmuş gibi anasına verip pencereye astırtan ayılar beklemiyordu ki amına koyayım...

    roxanne günün birinde ülkesine dönüp belki evlenecekti, evleneceği adamla daha önce yüzlerce kere yatıp kalkmış olacaktı, bir ara, hem de ilk günlerde, belki de ilk akşam, "biliyor musun ben bir sürü erkekle yattım" diyecekti, adam da "iyi yaptın, kendi bileceğin iş sevgilim" diyecekti, o kadar! (şimdilerde belki de evlenmiştir, belki boy boy bir sürü kız oğlan çocuğu vardır, görmeyeli on yıldan fazla oluyor, hz.isa selamet versin!)

    arkadaşların evlerine gidiyorduk, komşulara görünmeden girilip çıkılmaya çalışılan evlerdi bunlar, sonra bu rezil, bu sefil toplumda dedikodu olurdu! roxanne bütün bunlara çok şaşıyor, çocuk gözlerini iri iri açarak soruyordu, bu ne biçim ülkeydi?

    ne biçim ülke olduğunu yeni yeni anlamaya başlamıştı, ama onun anladığı anda kaçıp gidebilmek gibi bir ayrıcalığı vardı, nitekim de öyle yaptı günün birinde.

    peki biz ne halt edecektik? cebinde, üzeri türkiye cumhuriyeti vatandaşı kayıtlı kafa kağıtları taşıyan bizler?

    o zamanlar toydum, roxanne'in da kıymetini bilemedim. daha sonra, epey sonra, akıl hocalarımdan birinin de söylediği gibi;

    "artık çocuk olmadığımız, çevremizde yağlı rujlu ağızların kupa onluları gibi parladığı" yıllarda, manyak orospular, kimseciklerin suratına tükürmediği, tepeden tırnağa aşağılık kompleksi kokan, üstelik bunu da eline geçen her fırsatta kusa kusa bir hal olan çeşit çeşit yaratıklar arasında kaldığım vakit onu anlayacaktım, roxanne'in kim olduğunu, nasıl bir kadın olduğunu, neleri temsil ettiğini, neleri başardığını, neleri "çözümlediğini"...

    yine bir dostumun söylediği gibi "aile kızı doğduğuna bin pişman allah'tan fahişeler", erkeğe yalnızca ve yalnızca bir sınıf adama aracı olarak bakan alçaklar, bana roxanne'i çoook aratacaklardı.

    yatakta alabildiğine özgürdü. özgürlüğünde asla kendini küçük düşürecek bir şeyler yoktu, aklıbaşında, bilinçli, kafası çalışan, kültürlü ve üstelik tecrübeli bir kadındı, daha yirmi yaşında, içinden ne gelirse, aklına ne eserse onu yapıyordu, yaptığı işten de alabildiğine zevk alıyordu.

    mükemmel tanımına çok yaklaşan bir genç kadındı, darısı tarlada saban süren, kocasından kötek yiyen, bulaşık yıkayan, boynuzlanan, insan yerine konmayan kadıncağızlarımızın başınaydı.

    istediğini yapardı, erkeğe hiç yaşanmamış, hiç denenmemiş hazlar tattıran, erkeğe bir makine, katlanılması gereken bir araç, tanrı'nın insanı mecbur ettiği bir "millet değil illet" gözüyle bakmayan kadındı.

    daha da yirmi yaşındaydı üstelik. onunla sevişirken, iki insanın sözün gerçek anlamıyla "birleştiğini", o çok kısa, birkaç saniye, pek pek birkaç dakika süren an boyunca gerçekten birleşip bir bütün, tek bir insan, tek parça olduğunu duyabiliyordum.

    buydu işte, aşk da, sevgi de, beraberlik de, dostluk da, arkadaşlık da buydu.

    bana sorular sorardı;

    kadınlarınız neden bu kadar çok boyanıyor?

    sokaklarınız neden bu kadar pis?

    insanlarınız neden bu kadar paspal?

    neden bu şehirde yorulduğun zaman oturup soluklanacak doğru dürüst dinlenebileceğin yerler yok?

    neden erkekleriniz kadın gördükleri zaman yiyecek gibi bakıyorlar?

    neden toplu taşıma araçlarına binmeye çalışırken birbirinizi itip kakıyorsunuz?

    neden eski, güzelim binalarınızı yıkıp yerine çirkin çirkin şeyler yapıyorsunuz?

    neden yaşamayı bilmiyor, doğru dürüst yaşamayı beceremiyorsunuz?

    dünyayla alıp veremediğiniz nedir?

    bu iliklerinize işlemiş öfkeniz, bu birbirinizi yeme hastalığı nereden ileri geliyor?

    ince kızdı, 10 yıl öncesinden bahsediyorum, bugün gelip izmir'i gezseydi daha başka neler soracaktı acaba?

    kibarlık etmiş, neden seksen milyonluk bir ülkede yalnızca elli bin kişi kitap okuyor, neden genleriniz yüzyıllarca bulgurla beslenmeye alışıp birbirinden çirkin insanlar doğuruyor diye sormamıştı.

    tuhaf şey, roxanne de esrar içen takımındandı. yanında bulundurmuyordu, tutkunu değildi ama, buldu mu da geri çevirmiyordu.

    içkiye pek dayanıklı değildi, karanlıktan korkar, sevişirken ilk de yüzümü görmek isterdi, ama fosur fosur da cıgarayı sarardı kimi zaman. yasaklamıştım, bu pisliğin benim yanımda içilmesine dayanamıyordum, ben yokken ne halt edecekse etsindi ama benim yanımda... olamazdı! (tabi benim de ilerleyen yıllarda bulaşmadığım ne kokain, ne cıgara kalacaktı ama neyse)

    çevremde bunca kişinin çirkin hırıltılarla bu sevimsiz dumanı içine çekip "off abi, bir kafa yapıyor yaa, bir tribe girdim" tantanasından "good trip", "bad trip" saçmalıklarından da bıkmıştım. maşallah "takılmayan" da yoktu bu rezilliğe ha!

    bir sürü laf öğrenmiştim, afgan malı, torbacı, kubar, plaka çarşaf, zıvana, tek kağıtlı, çift kağıtlı, gogo, falan filan belleğime kaydediyordum... sonuçta hayatta her şeyi bilmek gerekirdi!

    bunlar içip içip bu mereti, olmadık şeyler görüyorlardı. bir keresinde kemalist bir kız (ismi saklı) bana, "mustafa kemal'i gördüm", demişti, "asker kaputuna sarılmış, aynı hani kocatepe'deki gibi, karşımdaki koltukta oturuyor!"

    oysa ben her dakika görüyordum mustafa kemal'i, onu görmek, daha başka şeyleri de görmek için "aracıya tefeciye" ne gerek vardı anlayamıyordum, sık sık pera palace'ın barına gidip 1918 yılının o soğuk yağmurlu ekim ayına dönüyor, suriye cephesinden yeni gelmiş mustafa kemal'le, çizmeleri pırıl pırıl domuz cilalı işgal zabitanıyla sohbet etmiyor muydum...

    vah zavallılar, benim doğal düzeyime ancak esrar mesrar çekince varabiliyorlardı!

    bir seferinde sordum, "sen de bu mereti içiyor musun?" "yoo", dedi, "ama yanımda bulundururum." "neden?" dedim. arkadaşlarını gösterdi; "bunlara veriyorum", dedi, "çekince ancak benimle aynı dalga boyuna gelebiliyorlar!

    yanımda içmesini yasaklamıştım ya, dayanamadı, bir ara bensiz anadolu'ya gitmişti, kapadokya bölgesini gezmeye, ankara'da bir rehber çocukla tanışmış, daha doğrusu bir turizm acentasma gitmiş de "rehber ister misiniz" demişler, o da "isterim" demiş,...

    ingilizce bilen tıfıl bir oğlan katmışlar yanına, oğlan da esrarkeş çıkmış mı sana?

    avanos'ta mı, ürgüp'te mi, nevşehir'de mi bir yerlerde gece otelde kalıyorlar, oğlan plakayı çıkarıp sarmaya koyulmuş, bunun da eski hastalığı depreşmiş, birlikte içmişler, sonrası...

    sonrası malum, oğlanla yatmışlar tabii, allah'ın emri! ulan nasıl sikiştiklerini bile anlatmıştı... (işte deadgodinme bu acılarla büyüdü de vurdumduymaz oldu)

    "ama seni aldatmadım" demişti. "nasıl yani?" demiştim. bozulmuştum. (bozulmak ne kelime hatta kahrolmuştum) "onunla sevişirken hep seni düşündüm", demişti...

    "hem o dumanın etkisi, öyle olmasaydı yatacağım matacağım yoktu, ben seni seviyorum, bana ne elin adamından?"

    "eee?"

    "eee'si, onunla yattım yatmasına da, yatarken seni düşündüm, bu durumda seni aldatmış olmam ki küçük budala!"

    haklıydı. haklı olduğunu anlamam için kadın denen yaratığı tanımam, yani bir on yıl kadar daha geçmesi gerekiyordu... tanımak da lafın gelişi tabii, şöyle bir üstün körü görmek pek pek, kadın beyninin gizli kıvrımlarına yüz doksan yaşına da gelse hangi ademoğlu girebilmiş ki?

    günün birinde sıkıldı.

    yeni bir ülkenin, yeni bir erkeğin zamanı gelmişti.

    ispanya'ya gitti. madrid'de bir okulda ingilizce öğretmenliği uydurmuştu kendine.

    havaalanında sarıldık öpüştük, "uzatma"dedim, "hemen arkanı dön ve git, gereksiz duygusallıklar yaşamayalım, ne sen beni ömrü hayatın boyunca göreceksin, ne de ben seni. ben seni unutmam da unutmasına, sen beni herhalde birkaç aya kadar siler atarsın".

    gözlerinden iki damla yaş süzüldü...

    bunda da içtendi. içten olduğundan emindim.

    sonra, dediğim gibi, arkasını döndü ve uçağına gitti. bir daha da onu görmedim. bir daha da haber alamadım...

    kimbilir şimdilerde neler yapıyor, nerelerdedir? birkaç ay birlikte olabilmiştik. dost olduk, arkadaş olduk, sevgili olduk, birlikte olduk, bir olduk. daha ne?

    buraya kadar okuduysanıza eğer bir anımızı daha yazayım bari de, artık zaten entrynin boyu 1 metreyi aştı, bunu da okursunuz;

    bir ara o, arkadaşımın evinden taşınmıştı, çocuğun babası buna mutfak arasında "tasallut" mu etmiş ne, çantasını toplayıp kaçmış, bir doktorun evine yerleşmişti, gene evin çocuklarına ingilizce dersi veriyor, bedavadan yatıp kalkıyor, bir de kansaslı mı, arkansaslı mı, arizonalı mı arkadaşı vardı, kızın adı aklımdan çıkmış, birlikte gezip tozuyorduk.

    bir gün, hane halkı uzaklarda tatilde, eve gittim. bana salatalıklı sandviçler hazırladı, bildiğiniz hıyar, evet ya, bunun da sandviçi oluyor bunlarda, dilim dilim salatalık, tereyağı, sandviç ekmeği...

    sonra seviştik. tam en aksiyon dolu yerinde, ben neresine boşalsam acaba diye finalde düşünürken, hane halkı sökün etti, kızcağız yanlış hesaplamış.

    birinci kat balkonundan atladım, doktor durumu çakmış, "eşine, anasına, çocuklarına ayıp olmasın diye bahçeden dolaşmış bana merdiven bile getirip dayamıştı, bu deadgodinme denen gerizekalı da, o telaş ve de heyecanla balkondan aşağı atladı tabi, üçüncü sınıf ucuz, boktan ve gülünçlü fransız filmlerinde olduğu gibi.

    aşağıda duran plastik, şişmeli çocuk havuzunun foşşş diye içine!

    yaa, hayatta bu da başımıza geldi, yatacak yerimiz yok lan, cehennemin havalandırmasına pervane yapılacak adamım...

    ah be roxanne! nereden nereye..
42796 entry daha