şükela:  tümü | bugün
150 entry daha
  • konunun etik boyutu kadar aslında felsefik ve bilimsel boyutu da var.
    hayvanseverlerin yaklaşımı ile bu tutarsızlığın tartışılması yeni değil. işte "neden sinek, böcek, karınca, balık vs katline ve işkencesine ses çıkarmıyoruz da; köpek, fil, şempanze, kedi vs hayvanlara daha çok sahip çıkıyoruz?" ya da " hem hayvansever olup hem de et yemek ne tür bir çelişkidir?" gibi tartışmalar hep vardı. bunlara kimi zaman zooloji, psikoloji, evrimsel biyoloji, evrimsel psikoloji gibi farklı disiplinler de yorum getirdi, kimi zaman teologlar, kimi zaman ahlak felsefecileri. kısaca değinmekte fayda var.

    bu çelişkili görünen duruma getirilen yorumlardan biri şu;

    "acının hissedilmesi ve acının psikolojiye etkileri, bilinç ile pozitif bir korelasyon gösterir. bilinç de, zeka ile doğru orantılıdır. yani zeka arttıkça bilinç gelişir , bilinç geliştikçe de acının bünyedeki etkisi çok daha fazla olur. zeka da beyin ve omurga sahibi canlılarda bulunur. kısacası acıyı hissetme bilincinin, beyin ve omurga sahibi olmak ile yakın bir ilişkisi var ."
    yani bu görüşe göre, karınca, hamaböceği veya sinek (beyin ve omurgası olmayan hayvanlar) uğradığı işkence veya katli, köpek veya yunus kadar bilinç düzeyinde yaşayamaz. çünkü beyinleri, yunus balıkları, köpekler (yani beyin ve omurga sahibi hayvanlar) kadar gelişmemiştir ve beyinden vücutlarına yayılmış sinir ağı ve dolayısıyla omurgaları yoktur. bu yüzden bilinçleri yoktur ve acıyı yunuslar, kediler ve köpekler gibi travmatik yaşamazlar.
    (bkz: nosisepsiyon)
    nosisepsiyon'un ne olduğunu anlamak için detaylı bilgiye şu makaleden ulaşılabilir. nosisepsiyon kısaca şudur; doku hasarı ile ağrının algılanması arasında oluşan karmaşık elektrokimyasal olaylar serisinin bütünüdür. ağrı, nosisepsiyon içinde bir algılama olayıdır. bu ağrıyı algılama görevini ise beynimizin singulat korteks denilen bölümü karşılıyor.
    yani beyin-gelişmiş sinir sistemi ve omurganın acıyı hissetmesini sağlayan işlevi ile ilgili bu bilgi sadece mantık yürütmenin bir ürünü değil. bununla ilgili çalışmalar da mevcut. zira doğada zeka geliştikçe bilincin de geliştiğine dair örnekler var. bu makalede geçen şu paragrafa dikkat çekmek isterim;
    --- spoiler ---
    son olarak, omurgasız davranışları içerisinde duyguların varlığına dair neredeyse hiçbir veri bulunmamaktadır. birçok omurgasızda kanibalizm (kendi türünü yeme) bulunur; neredeyse hiçbirinde sosyal yapı bulunmaz (karıncalar, arılar ve termitler hariç). hatta rahatsızlık verici unsurlara verdikleri kaçma tepkileri bile tutarsızdır; muhtemelen sinir sistemleri sadece duruma göre değerlendirme yapmaktadır ve herhangi bir öğrenme sürecinden geçmemektedirler. örneğin bir omurgasıza ciddi bir hasar verecek olsanız da, kendisini tedavi etmek için dinlenmek gibi bir davranış sergilemez ve yarayı almasından önce her ne yapıyorsa, onu yapmayı sürdürür. tarsusu (alt bacağı) ezilmiş bir böceğin, hiçbir şey olmamış gibi o bacağının üzerine bastığı bilinmektedir. benzer şekilde, üzerine ddt uygulanan çekirgelerin her ne kadar nöbet geçiriyor gibi kasılmalar gösteriyor olsalar da, aynı zamanda bu sırada yemek verilecek olursa beslenmeyi de sürdürürler. benzer şekilde, mantisler tarafından avlanan çekirgelerin, mantis ağzı içerisinde parçalanırken bile önlerindeki yemeği yemeyi sürdürdükleri gözlenmiştir.
    --- spoiler ---

    bu makaleden de anlaşılacağı üzere haşere türlerinin fiziksel acıya tepki vermedikleri gözlemleniyor. mesela hayvanların en zeki türlerinden olan şempanze, maymun, orangutan, karga, fil, köpek, yunus, aslan, kaplan gibi canlıların yas tuttuğu, sevindiği, üzüldüğü, özlediği bilinen bir gerçek. ama aynı durum at sineği, hamam böceği veya arılar için gözlemlenmemiş henüz. ayrıca zeka, akıl, bilinç gibi son derece soyut ve ölçme şansı zayıf kavramlar için (zeka sadece insanda ölçülebilir), kesin yargılara ulaşmak imkansız. bu nedenle bu kavramlarla ilgili herhangi bir düşüncenin tamamen reddi kadar tamamen kabulü de eksik bir yaklaşımdır hala. bilimde her şey ''şimdilik'' değerindedir. makaleler de şimdilik omurga ve beyin sistemi olmayan canlıların acıyı hissetmediğini, en azında omurgalı canlılar kadar bilinç düzeyinde yaşamadığını gösteriyor

    acının beyin, omurga ve dolayısıyla bilinç ve psikoloji ile ilişkisi bu konuya yaklaşımın sadece bir yönü bu! diğerleri de kısaca şöyle;

    1) "neden koyun, dana, öküz, inek, keçi, deve gibi hayvanlarda bu hassasiyet devreye girmiyor? onlar da en az kedi, köpek kadar bilinçli hayvanlar ama her gün binlercesini yemek için kesiyoruz" sorusu devreye girmezse, etik yönü eksik kalır. zira bence asıl çelişki, köpek ile haşareye yaklaşımdaki farklılıklarda değil, köpek ile yenilebilir hayvanlara (çin'i tenzih ediyorum) yaklaşımdaki farklılıklarda yatıyor. çünkü yukarda değindiğim zeka ve bilinç ile alakalı ön kabul, yenilebilen hayvanlar için de geçerli. işte bu noktada, insanın yarattığı soyut kavramlar ve türcülük devreye giriyor. yani şu;
    "senin o köpeği öldürmen, herhangi bir insana yaramaz ama koyunun öldürülmesi insanlara yarıyor (yemek, deri vs)" yaklaşımı hakim bu konuya. bu da yine diğer her meselede olduğu gibi, insan türünü merkeze koyma ile alakalı. yani köpeği veya koyunu umursayan yok, insana ne kazandırdığı önemli! yoksa köpek katiline yaklaşım, hakimin bireysel deneyimlerine de bağlıdır. katı şafii inancına sahip bir hakim ile, evde labrador besleyen bir hakim, aynı hukuk düzenine dahil olsalar bile farklı kararlar verirler. bu da açıkçası kamuoyu için çok da önemli bir çelişki değildir. zaten köpek öldürmenin yargılama gerekçesi olması bile bazı insanlar için yeterince makul olabiliyor.
    tabi işkence ile öldürme söz konusu ise, zaten tüm bu varsayımlar boşa çıkıyor çünkü ortada patolojik bir durum olmuş oluyor. bu da sağlıklı bir toplumsal yaşamın gereği olarak, müdahaleyi zorunlu kılıyor. çünkü toplum içine çıkmak için asgari psikolojik koşulları sağlamadığı gerçeğinden hareketle karar alır yargı. "sen köpekleri böyle canice katlettiysen, bunu insana da yapabilirdin" yaklaşımı... dikkat ederseniz hayvanlara eziyet edenlere karşı genelde ''buna çocuğumuzu emanet ediyoruz, bununla aynı ortamı paylaşıyoruz.'' türü argümanlarla çıkıyoruz. yani bir nevi yine insanı baz alan bir yaklaşım. hayvanın ne hissettiği veya o eziyetin hayvanda neye yol açtığı ikincil bir tartışma konusu oluyor çoğu zaman.

    2)kapitalist toplum ahlakı ile alakalı yorum: buna göre köpek, kedi, koyun, inek gibi hayvanların ekonomik bir değeri vardır. "mülk" kavramına dahildir bu hayvanlar. yani haşare türünün ekonomik bir değeri yoktur hatta çoğu zaman tarıma verdikleri zarar yüzünden zararları vardır. ayrıca özel mülk de olmuyorlar. (özel mülk olanlar da var ama onların da maddi getirisi var. ipek böceği, arı, gübre üreten solucanlar ya da zehri sağıltılıp ticareti yapılan zehirli böcekler de var ve bunlar kedilerden, köpeklerden daha fazla korunuyorlar, daha güzel besleniyorlar. çünkü maddi getirileri var.) haşerelerin turistik bir değerleri de yoktur. e sayıları da çok fazla! bu nedenle çok da problem edilmemeli.
    bu yaklaşım kulağa itici de gelse, rasyonel bir yaklaşım. gerçekten de kapitalist çağda, evcilleştirilebilen ve gelir elde edilebilen hayvanlar (mülk) ve nesli tükenmek üzere olan hayvanlar dışında kalan hayvanların bir değeri yoktur. av yasağının başlama bitiş tarihleri bile bununla alakalıdır. bu yüzden haşereler, yine arka planda kalıyor. maddi değeri yoktur.

    3) aktivist mücadelelerin etkileri: bu zaten ikinci dünya savaşı sonrası gelişen aktivist mücadelelerin, kamusal alan üzerindeki etkileri ile alakalı bir durum. yani yargının, siyasi veya dini otoritenin hayvanlara yaklaşımının pozitif gelişme göstermesi, hayvan hakları mücadelesinin talepleri ve eylemleri ile sağlanmıştır. e hayvan hakları savunucuları da haşerelerden çok mevzubahis hayvanları gündemine aldığı için, kamusal alanda yetki sahibi merciler bu konuda kendilerine bir çeki düzen vermek zorunda kalmışlar.bu yaklaşım kulağa hoş gelse de, fazla iyimser bir yaklaşım. ama hiç etkili olmadığını söylemek de doğru değil zannımca. kamuoyu ve farkındalık oluşturma konusunda yeterli olmasa da baya ilerleme kaydedildi hayvan hakları mücadelesinde.

    kabaca hayvanlara yönelik yaklaşımlar ve çelişkilerin kaynağını bu başlıklar altında topladıktan sonra, kendi şahsi fikrimi söylemek istiyorum;

    bence en makul ve ahlaki olan yaklaşım, ekolojik bakış açısıdır. ekosisteme bütünsel bir yaklaşımın şart olduğu gerçeği, yadsınamaz. çevreciler, hayvanseverler, sahilciler, denizciler diye ayırmak yerine, daha kapsamlı bir yaklaşım, çok daha gerçekçi ve ahlakidir. ekolojik yaklaşımın temelinde; insanın ikincil doğa olduğu, insanın ekosistemin dışında, üstünde veya karşısında değil içinde olduğu, beşeri etkilerle kontrolsüz doğal yaşam kıyımının karşısında olunması gerektiği, insanın doğaya hüküm sürerek değil onunla uyum içinde olarak daha iyi olacağı düşünceleri yatar.

    insanı doğanın üstünde özel bir yere koymak, bunun için doğal alanın yok edilmesini normal karşılamak, doğal alanları ekonomik bir hammadde yatağı olarak görmek, doğayı insanın hizmetinde görmek gibi tamamen doğaya düşman yaklaşımlardan arınmak da ekolojik yaklaşımın gereğidir. yani beşeri etkilerle artan sinek sayısının azaltılması da ekolojik yaklaşıma dahildir, beşeri etkilerle azalan sinek sayısının arttırılması da ekolojik yaklaşıma dahildir. çünkü aslolan, dengeli bir ekosistem koruyuculuğudur ekolojik yaklaşımda. çünkü mesela sineklerin, doğadaki en mükemmel temizleyiciler oldukları gerçekçini de bilir, buna göre tutum alırlar ekolojistler.

    ekolojik yaklaşım; hayvanlara zeka, akıl, ahlak, keder, bilinç, sevgi, sadakat, erdem, acı gibi insani birtakım özellikler atfeden antropomorfist yaklaşımlarla hayvana değer verilmesini doğru bulmaz.her canlının, doğal yaşamdaki döngüde bir misyona sahip olduğunu, bu misyon tamamlandığında da doğal süreçlerle zaten kendiliğinden yok olduğunu kabul eder. eğer yok olacaksa da bir canlı türü, bunun beşeri etkilerle olmaması gerektiğini kabul eder. ekolojik yaklaşıma sahip biri, pandaların doğalında neslinin yok oluşuna da karışmaz, kürkleri için yok edilen bengal kaplanların yok edilmesine de sessiz kalmaz. çünkü şuan varolan canlı türlerin, geçmişte varolan tüm canlı türlerinin ancak yüzde beşine tekabül ettiğini de bilir. doğada romantizme veya insani değerlere ayrıcalık yoktur. doğa kendi haline bırakılmalı, insan da onunla uyum içinde yaşamalı. çünkü insanın değer verdiği her şey doğalında değerli, ya da değer vermediği hiç bir şey doğalında değersiz olmuyor. 4 milyar yıllık doğal yaşamın yanında 200 bin yıllık tarihi olan insan türü için çok fazla iddialı konuşmamak gerekir.
    edit: kaynak eklendi
37 entry daha