şükela:  tümü | bugün
128 entry daha
  • duyguları açıklamak gerçekten zor bir iş. mesela gülmeyi mutluluk, ağlamayı üzülmek olarak tanımlasanız bile acıyla gülmek ve mutluluktan ağlamak gibi kavramlar var. ki bunlar bile açıklanabilir bir yere kadar. ancak hayatın doğal akışı içinde karşılaşılan zorluklarda bir arada durmak, bu birlikten gelen huzur, kabulleniş, mutluluk, zorluk ve güzellikle aynı anda karşılaştığı için ağlamak diye bir kavram yok. ancak olmayan bu garip kavramın filmini yapmayı başarmışlar.

    hayao miyazaki'nin bu muhteşem filmi mononoke kadar sert ya da yürüyen şato kadar romantik değil ancak o kadar etkili bir anlatımı var ki kaç yaşında olursanız olun filmi izlerken olgunlaştığınızı hissediyorsunuz. biz de bu cumartesi gününde miyazaki'nin bu filmini bir hatırlayalım.

    --- spoiler ---

    filmin en farklı noktası şu; bütün konu çocukların bakış açısıyla anlatılıyor ancak bu "çocuk işte ne anlar." tarzında yapılmıyor. daha çok çocuklara özgü yeteneklerin ve heyecanların öne çıkarılmasıyla yapılıyor. mesela filmin hemen başında mei ve satsuki'nin yeni evlerine taşındıklarını görüyoruz. evin yeri çok güzel olmasına rağmen ev biraz eski olduğu için kusurları var. ancak bu iki kız kardeş hayıflanmaktansa mesela çürümüş bir tahta parçasını sallayıp dökülen talaşlardan kendilerine eğlence çıkarıyor.

    ayrıca taşınmalarından kısa süre sonra mei ve satsuki evde susuwatari denilen küçük ruhların varlığını fark ediyor. normalde bir evi ruhların basması çok hayra alamet değil ancak susuwatari'ler hem zararsız hem de çok sevimli. bir de nanny'nin de söylediği gibi onları sadece çocuklar görebiliyor. bu da çocukların, yetişkinlerin sahip olmadığı yeteneklere sahip olduklarını gösteriyor bize.

    karakterlerimiz evlerine yerleştikten sonra filmin asıl hareket noktasını öğreniyoruz. mei ve satsuki'nin anneleri hasta. burada yine çocuk bakış açısı devreye giriyor ve hastalığın ne olduğu bize söylenmiyor. bu ağır geçen bir soğuk algınlığı da olabilir daha ciddi bir şey de. ancak çocuklar için bunun bir önemi yok. annelerinden uzakta olmaları onlar için yeterli bir sorun. ancak bu sorunu sert bir şekilde işlemiyor miyazaki. hem babanın her an çocuklarının yanında olması hem annelerinin bir an bile umutsuz görünmemesi nedeniyle mei ve satsuki de ajitasyon ögesine dönüşmüyor filmde.

    ancak filmin bir noktasından sonra yetişkinlerin dünyası ağır basıyor. satsuki okula başlıyor, baba karakteri de üniversitedeki işine dönüyor. bu nedenle mei yalnız kalıyor. miyazaki, yetişkinler dünyasına kayan bu ağırlığı dengelemek için de animasyon tarihinin en sevimli karakterlerinden biri olan totoro'yu getiriyor. totoro evin hemen yanı başındaki ormanın ruhu. vaktini genelde ormanın kalbi denilebilecek bir kovukta uyuyarak geçiriyor. uyanık olduğu zamanlarda ise sihirli palamutlar ile ormanın büyümesine yardım ediyor ve etrafında ne varsa koruyor.

    totoro, mei ve satsuki ne zaman yardıma ihtiyaç duysa ortaya çıkıyor ve sorunları çözerken beraber sihirli maceralara atılıyorlar. burada da sinemanın hatta belki de anlatı tarihinin en ilginç macera anlayışlarından biri var. normalde macera yazmak kolaydır. aşılacak bir engel ve o engelin altında kalan bir karakter yazarsınız. sonra karakterinize yavaş yavaş bu engeli aştırırsınız. engeli nasıl aştığınız ise hikayenizin tarzına kalmış bir şey. ancak temelde mücadele edilecek bir şeye ihtiyacınız var macera hissini yakalamak için.

    işte bu filmde macera hissi bu zorluklar yazılmadan yaratılmış. yenilen ya da kazanan bir taraf yok mesela. annenin kaybı ihtimali var ancak bu sadece çocukların düşüncesi. çünkü gerçekte annenin hasta olmasıyla değil, anneyi kaybetme korkusuyla mücadele ediyor çocuklar. bunu da babalarından ve birbirlerinden aldıkları destekle aşıyorlar.

    bu sayede miyazaki size korunaklı bir alan içinde huzurlu bir şekilde macera hissini veriyor. mesela mei, satsuki ve totoro'nun tohumları ektikleri küçük bahçeyi büyüttüğü, daha sonra da rüzgara katılıp kırları gezdiği sekansa bakın. burada ağaçlar çıkmasa da totoro topaç üzerinde uçmasa da kaybedeceği bir şey yok karakterlerin. yine de müthiş heyecanlı bir sahne burası. ayrıca o ufacık fidelerin birleşip ulu bir ağaca dönüştüğü kısımda macera filmlerinin finaline benzer bir başarı hissi var. bu da dediğim gibi temelleri sabit olan bir yazım için eşi benzeri olmayan bir kullanım şekli.

    --- spoiler ---

    son olarak şunu söyleyeceğim filmin gerçekten çok özendirici bir havası var. mesela ben uzun zamandır japonya kırsalında bir ev hayali kuruyorum. böyle kayan kapıları olan, iki adım ötesinde ormanların başladığı ve kapısının önünden dere akan bir ev. mesela fırtına çıktığında kirişlerinden ses gelsin ama sağlam dursun, sıcaklarda da tüm kapıları açıp serin serin oturayım istiyorum. ama bu hayalin nereden geldiğini bilmiyordum. daha doğrusu hatırlamıyordum. bugün filmi tekrar izleyince fark ettim ki ben buradaki evi görmüşüm, sonra filmin ortamını unutmuşum. ama o ev fikri hiç çıkmamış aklımdan. ben de yıllardır bu filmdeki evde yaşamanın hayalini kurmuşum.

    ancak filmin özendirici tavrı sadece görüntüden ibaret değil. hepimiz insanların bu filmdeki kadar güçlü, umutlu ve yardımsever olmadığını biliyoruz. gerçek dünya maalesef hiçbir zaman miyazaki filmi gibi olmuyor ancak film sizi öylesine etkiliyor ki film bittikten sonra üç dört gün boyunca "tonari no tot-toro, tot-toro." diye şarkı söylerken etrafınızda hata yapan insanlara da filmdeki baba karakteri gibi anlayışla bakasınız geliyor. o yüzden ormanlarla arkadaş olduğumuz zamanı özleyen biriyseniz siz de filmi tekrar izleyebilirsiniz.
28 entry daha