şükela:  tümü | bugün
  • “british rock”un doğması aslında sosyal bir patlama sonucudur ve söz konusu müzik türü temsilcilerinin hemen hepsinin biraz önce ya da sonra dünyaya gelmek üzere 1945 generasyonuna ait olduğu görülür. bunlar, ikinci dünya savaşını izleyen avrupa’nın toparlanma yıllarında ekonomik bakımdan oldukça sıkıntı çekmiş bir devrin çocuklarıdır ve çoğunlukla fakir veya küçük burjuva ailelerden gelmektedirler. amerika’da 1950’li yılların başlarında piyasaya çıkan ve savaş sonrası ilk toplumsal boşalımın gerçekleşmesine yardımcı olan rock’n’roll, müziğe kabiliyetli britanya adası gençleri için bir hareket noktası oluşturur. bu tür müzisyen ve topluluklar ülkeleri ingiltere’de, amerika’dan kaynaklanan blues, rock’n’roll türleri ile bunların devlerini (siyahî sanatçılar b. b. king, john lee hooker, muddy waters, howlin’ wolf, ray charles, chuck berry, little richard, willie dixon, sonny boy williamson, ayrıca beyaz temsilciler bill haley, buddy holly, eddie cochran, gene vincent, jerry lee lewis ve nihayet elvis presley) taklit ederken belki de pek farkında olmadan yeni ve orjinal bir müzik türü yaratmışlardır. örneğin, beatles ilk albümlerinde rock’n’roll ağırlıklı ve pop müzik türünde eserler verirken —ki bu genellikle aynı döneme ait diğer müzik topluluklarının da genellikle temsil ettiği ritmik “beat müzik” olarak tanımlanır— yavaştan daha etkileyici, kulakta kalıcı rock kalıp ve riflerini keşfetmeye başlamış, kısa da olsa öne çıkan gitar soloları kullanmış ve bu gelişme sonraları daha yeni toplulukların da katkısıyla gerçek anlamda “rock müzik” akımına dönüşmüştür. gelişmenin orta dönem evrelerini, 1960’lı yılların ortalarında britanya adası’ndaki gençler arasında uyuşturucu kullanımının oldukça yaygınlaştığı sıralarda, müzik kulüplerindeki yeraltı “underground” yaşam tarzı ve “groupies” geleneği ile de özleşen “psychedelic rock” (pink floyd’un 1966-67 yılları arasındaki londra’daki marquee ve ufo kulüplerindeki ilk kariyer dönemi) ve bunu izleyen 1960’lı yılların sonunda amerikan hipi yaşamını temsil eden “flower children” gibi daha çok politik motivasyonlu (ilk planda savaş karşıtı) akımlardan etkilenen protest müziği oluşturur. bu konudaki en önemli etkinlik new york bethel’de, 15-17 ağustos 1969 tarihleri arasında max yasgur çiftliğinde düzenlenen ve gitar devi jimi hendrix’in de katıldığı muhteşem “woodstock konseri”dir. rock müziğin doruğa ulaşması ise 1970’li yılların başlarında, alanlarında herbiri usta olan sanatçılardan kurulu süper topluluklar (deep purple, emerson, lake and palmer, jethro tull, led zeppelin) ve ilginç deneyimsel müzik türlerini deneyen progresif topluluklar (king crimson, yes, genesis) ile gerçekleşmiştir. 1970’li yılların ortalarına gelindiğinde rock müzik hala cockney rebel, 10 cc, sparks, roxy music gibi yaptıkları müziğin kesin kategorilenmesi mümkün olmayan (bu nedenle genellikle sanatsal “art rock” olarak betimlenir) ilginç ve yaratıcı müzik grupları ürettiği görülür. british rock’un rakipsiz bir şekilde yıllarca müzik dünyasına hükmetmesinde doğal olarak tüm dünyada geçerli olan dilleri ingilizce’nin de yardımıyla amerikan blues / rock’n’roll geleneğini kolaylıkla devam ettirebilmesi önemli rol oynamıştır. diğer avrupa dillerinin (almanca, fransızca, hollandaca ve italyanca gibi) rock müziğine pek uyum gösterememesi, britanya adası dışından kaynaklanan kaliteli müzik gruplarının da (hollanda’dan focus, almanya’dan triumvirat, macaristan’dan omega), ingilizce’yi dinleyicileri rahatsız edebilecek boyuttaki yabancı akzentlerini de göze alaraktan kullanmasına yolaçmıştır.
    tüm “british rock” sanatçı ve topluluklarının geçmişleri ve evrimleri hemen hemen birbirine benzer: kendi kendine bir müzik aleti çalmayı öğrenme; eğer aileler biraz daha varlıklı ise, ya da şans eseri tanıdık orta halli bir müzik hocası tanınıyorsa, alınan özel müzik dersleri; daha kabiliyetli olan çocukların müzik akademilerine devam etmesi —ve tabii haylazlıktan dolayı genellikle yarıda bırakması—, okul sınıflarında bağlayan müzik arkadaşlıkları sonucunda kurulan topluluklar ve bunların genellikle evlerin garaj, bodrum katı ve arka bahçelerinde başlayan müzik kariyeri. genç topluluklardan kabiliyetli olanların küçük gece / müzik kulüplerinde sahneye çıkmaları, daha şanslılarının ise bir plak şirketi ile anlaşma yaparak ileride çok ünlü ve zengin olmak üzere müzik endüstrisine ayak atmaları. ingiltere’de, özellikle blues-jazz bazlı müzik grupları rock topluluklarının geleneksel doğum yeri olmuştur. 1960 yılların başlarında amerikan blues müziğini kopya eden ya da ingiliz tadıyla yorumlayan topluluklarda çalışan genç ve kabiliyetli müzisyenler daha sonra ya sahne arkadaşları ya da diğer gruplardaki yaşıtları ile bir araya gelerek ilk rock topluluklarını kurmuşlardır. alexis korner blues ıncorporated’den (1962-1966) brian jones, mick jagger, keith richards, charlie watts, graham bond, eric clapton, ginger baker, jack bruce, dick heckstall-smith, andy fraser, robert plant, steve marriott, peter frampton, eric burdon, graham bond organisation’dan (1964-1967) ginger baker, jack bruce, dick heckstall-smith, jon hiseman, john mayall’s bluesbreakers’den (1964-1968) eric clapton, jack bruce, peter green, john mcvie, mick fleetwood, aynsley dunbar, mick taylor, keef hartley, dick heckstall-smith, jon hiseman ve andy fraser gibi müzisyenleri daha sonraları rolling stones, animals, cream, colosseum, fleetwood mac, keef hartley, free, led zeppelin, humble pie gibi önde gelen british rock topluluklarının kurucusu ya da üyesi olarak görmekteyiz. bu arada dikkati çeken nokta, anılan üç nüve grubun elemanlarının çoğunlukla bu topluluklar arasında kısa aralıklarla değişimli olarak dolaşmasıdır. yani o zamanki müzik piyasası genellikle belli genç sanatçılar üzerinden işlemektedir. british rock topluluklarının doğmasında etken olan diğer önemli bir ortamı, ingiltere’nin çeşitli okullarındaki arkadaşlıklar hazırlamıştır. john lennon ile paul mccartney’in liverpool’daki okul arkadaşlığı beatles’in kurulmasını, syd barrett ve david gilmour’un ki ise pink floyd’un 1968’deki, yine syd barrett’in ruhsal problemlerinden kaynaklanan grup içindeki büyük krizden sonra hayatta kalarak süper grup statüsünü almasını sağlamıştır. fakat bu konuda en tipik örnek, tüm kurucu elemanları (tony banks, peter gabriel, anthony phillips, michael rutherford, chris stewart) charterhouse public school’dan kaynaklanan genesis topluluğudur. 1960’lı yılların başlarında blues, rock’n’roll, beat ve pop ağırlıklı müzik yapan değişik topluluk elemanlarının sonraları bir araya gelerek progresif türde müzik üreten üstün kaliteli gruplar oluşturması sık rastlanan bir durumdur ve the artwoods (jon lord), roundabout (ritchie blackmore, jon lord ve ian paice), episode six (ian gillan ve roger glover) gibi sıradan topluluk elemanlarının deep purple çatısı altında “hard rock” türünün yaratıcısı olması da bunun en tipik örneklerinden biridir. diğer bir gelişme şekli ise, belli bir grubun müzik türünü ya da elemanlarını değiştirerek yeni bir isim ile progresif rock’a yönelmesidir. önceleri earth adıyla blues denedikten sonra “heavy metal” türünü yaratan black sabbath bunlardan biridir. basit ama melodik pop şarkıları ile başlangıç yapan okul topluluğu görünümündeki genesis, sonraları başlıbaşına bir ekol olacak progresif “theater rock”a imzasını atacaktır. bu arada, 1963-1970 yılları arasında rock’n’roll, beat, pop, “classical”, hint müziğinin de etkisinde “psychedelic” olmak üzere çok çeşitli türler deneyen beatles ile 1960’lı yılların sonlarındaki ilk üç albümünde genellikle pop ağırlıklı olmak üzere diğer sanatçılara ait liste parçalarının yeni yorumlarına yer verirken 1970’li yılların başlarında önce “classical” sonra da kendisine özgün “hard rock”a yönelen deep purple’nin de burada anılması gerekmektedir. ancak, rock tarihinde kendini en çok yenileyen müzik topluluğu olma sıfatını manfred mann (earthband) taşır. bunun, 1963’den günümüze ulaşan uzun kariyerinde beat / pop, psychedelic, progresiv rock, etnik (güney afrika), alternatif / new age, pop (daha çok ticarî amaçlı) gibi denemediği müzik türü kalmamış denebilir. zamanında biraz da kontrat zorunlulukları ile belli sanatçılara eşlik ederken, sonradan süper grup statüsünü yakalayan beatles (almanya’daki kariyerlerinde polydor plak şirketi kontratı ile tony sheridan’ın eşlik grubu), nice (ımmediate plak şirketi kontratı ile siyahî amerikan şarkıcı pat p. arnold’un geri grubu) gibi topluluklar da bilinmektedir.
    1960’lı yılların ortalarından başlayarak kısa sürede türeyen sayısız müzik topluluğunun kariyeri, grup elemanlarının sanatsal yetkinliklerine ve yaptıkları müziğin kalitesine bağlı olarak değişik yol izlemiştir. bazıları, sadece sıradan parti ya da klüp topluluğu olarak tek bir kayıt yapamadan, bazıları da bir ya da birkaç plaktan sonra müzik piyasasından kaybolup gitmiştir. başarılı olanlar arasında ise led zeppelin, yes, black sabbath ve queen gibi, ilk yıllarında kendilerine yöneltilen olumsuz kritiklerden dolayı kariyerlerine pek de şanslı ve mutlu başlayamayanları da vardır. ancak bu konuda en ilginç örneği uriah heep oluşturmaktadır. ilk albümleri hem anavatanları ingiltere’de hem de okyanus ötesinde amerika’da müzik eleştirmenleri tarafından yerden yere vurulan ve hiçbir zaman gerçek anlamda ciddiye alınmayarak “poor man’s deep purple” diye aşağılanan uriah heep’in, aslında dinleyicileri tarafından sevilip desteklendiği ve bu sayede kısa sürede süper grup statüsüne ulaştığı görülür. emerson, lake and palmer, roxy music ve bad company gibi topluluklar ise, daha ilk albümlerinden başlayarak aldıkları olumlu kritikler bakımından oldukça şanslıdır. tabii bunda, emerson, lake and palmer ve bad company’nin aslında daha önceden tanınan ünlü topluluk (nice, king crimson, free, mott the hoople) elemanlarından oluşmaları, yani sağlam temellere oturmuş olmaları da önemli bir rol oynamaktadır. british rock tarihindeki başarılı kariyerlerde sadece sunulan müzik kalitesinin etken olmadığı ve bunun diğer bazı özellikler ile de desteklenmesi gerektiği izlenir. grup elemanlarından en az birisinin dinleyicileri ya da hayranları etkileyebilecek derecede çekici, karizma sahibi ya da görüntüsel bakımdan —kıyafet ve saç dahil olmak üzere— ilginçlik göstermesi gerekmektedir; örnekler: mick jagger, david bowie, keith emerson, alvin lee, ian anderson, robert plant, ian gillan, peter gabriel, rick wakeman, ian hunter, freddie mercury. ayrıca, ilerleyen teknolojinin elverdiğince bazı toplulukların müziklerini o zamana göre muhteşem sayılabilecek sahne gösterileri ile renklendirdikleri izlenir: emerson, lake and palmer, genesis, pink floyd gibi. hatta 1972-1975 yılları arasında müzik kariyerinin doruğunda bulunan genesis topluluğu konserlerinin sunulan müzikten daha çok peter gabriel’in garip maske ve kıyafet gösterisini izlemeye gelenlerce doldurulduğu hala söylenip yazılmaktadır.
    british rock grupları ilk dönemlerde, beat music geleneğini etkisiyle vokalist, lead gitarist, ritim gitarist, bas gitarist ve bateristen oluşan klasik ve basit kadrolardan oluşur (beatles, rolling stones). sonradan buna, klavyeli ve üflemeli çalgılar da eklenmiştir (manfred mann, moody blues). rock müzik’te kullanılan en yaygın kadro solist, lead gitarist, bas gitarist ve baterist sistemidir (who, led zeppelin, black sabbath, nazareth, bad company). buna klavyeli enstrümanların eklendiği (deep purple, yes, uriah heep) daha dinamik kadrolar da izlenmektedir. oldukça sık denenen diğer bir sistem ise, daha çok elemanlarının kişisel yeteneklerine dayanan üç kişilik ve solo ağırlıklı “süper” topluluklardır. bunlar ya lead gitarist, bas gitarist, baterist elemanlı ve gitar ağırlıklı (mesela cream; daha sonra mountain, bakerloo, west, bruce & laing, beck, bogert & appice tarafından da tekrarlanmıştır), ya da orgçu, bas gitarist, baterist elemanlı ve klavyeli çalgılara dayanan (mesela nice; sonraları emerson, lake & palmer, refugee, triumvirat) müzik temsilcileri olarak isim yapmışlardır. zamanın akışında, bünyelerinde dikkat çekici ilginç kombinasyonlar uygulayan beş-altı üyeli daha geniş grup örneklerine de rastlanır: davul yanında diğer vurmalı çalgılar kullanan traffic, iki davulcu ve saksofoncu deneyen wizzard, üflemeli çalgılar (saksofon, obua) yanında elektro kemana yer veren roxy music, yine üflemeli çalgılar ve elektro keman denemekle beraber melotron dışında klavyeli müzik aleti kullanmamaya özen gösteren king crimson ve müziğini viyola, viyolonsel gibi değişik yaylı çalgılar üzerine kuran senfonik —hatta modernize edilmiş oda müziği— tadındaki electric light orchestra.
    her müzik topluluğunda elemanların birbirine olan hiyerarşik konumu, yaratılan müziğe katkı, karizmatik özellik ve hayranlar üzerindeki fiziksel çekiciliğe bağlı olarak farklılık gösterir. topluluğun esas kurucusu, ya da parça bestelerinde aslan payına sahip olan kişi doğal olarak lider pozisyonundadır. grup önderliği için genellikle, sahnede ön planda yer alan solist ve lead gitaristler daha fazla şansa sahip olagelmiştir. müzik dahisi kabul edilen sanatçılar tarafından kurulan ya da bunları barındıran topluluklar, varlıklarını tüm kariyerleri boyunca tartışmasız “tek liderli” konumda sürdürmüştür: who (pete townshend), kinks (ray davies), ten years after (alvin lee), jethro tull (ian anderson), manfred mann’s earthband (manfred mann), cockney rebel (steve harley), rainbow (ritchie blackmore) ve dire straits (mark knopfler). kesin lider konumundaki bazı müzisyenlerin (alvin lee, ian anderson), topluluklarının en başarılı dönemlerinde medyaya verdikleri “aslında bir liderlik durumunun söz konusu olmadığı, herkesin kendinin efendisi ve eşit söz hakkına sahip olduğu” gibilerinden alçak gönüllü ve politik demeçler, aslında pek de gerçekleri yansıtmamaktadır. bu arada, british rock tarihinde grup liderliği için yapılan çekişme ve verilen savaşların sayısı hiç de az değildir. bunun sebebi tabii ki iki liderli konumunda olma (beatles, rolling stones), ya da zaman akışında yeni lider adaylarının ortaya çıkma durumudur (pink floyd, deep purple). aşağıda bunlardan bazıları:
    beatles: topluluğun liderliği, besteleri yapan paul mccartney ile john lennon arasında paylaşılmıştır. en akılda kalan parçaların paul mccartney tarafından yazılması ve onun beatles’in kadın hayranlar arasındaki en gözde elemanı olması zamanla ibrenin kendisine dönmesini sağlamıştır. 1967’de yayınlanan sgt. pepper’s lonely hearts club band albümü ile de müzik liderliği gözle görülür şekilde paul mccartney’e geçmiştir. john lennon’un topluluk içinde bilgiç, hırçın ve yaramaz çocuk rolü oynamasının, aslında paul mccartney’e karşı komplekslerinin sonucu olduğu hep söylenip durur. beatles, bu iki müzisyen arasındaki gerilim ve işin içine john lennon’un yeni evlendiği yoko ono’nun da katılması sonucunda 1970’de dağılmıştır.
    rolling stones: topluluk önceleri etkileyici görüntülü brian jones’a mal edilse de —ki aslında da öyledir— onun müziksel bakımdan yetersizliği rolling stones’in mick jagger ve keith richards tarafından yönetilmesini gerektirmişti. brian jones, uzun yıllar sırf kadın hayranları memnun etmek için sahnede ve medyada süs olarak kullanılmış, stüdyoda ise geri planda tutulmuştu. gruptan, 1969 yılında mick jagger’dan nefret ederek ayrılan (daha doğrusu atılan) brian jones kısa bir süre sonra hayatını kaybetti. 1970 başlarında yeni bir müzik anlayışına yönelen rolling stones artık tamamen karizmatik şarkıcı mick jagger ve rolling stones müziğinin arkasındaki gerçek kişi olduğu söylenen keith richards’ın güdümündeydi. bunlar arasında da arasıra kişisel gerilimlerin yaşandığı izlense de, topluluğun artık eski popülerliğini yitirmesi nedeniyle, bu krizler fazla büyümeden atlatılmıştır. huzursuzluğun nedeni, keith richards’ın haklı olarak topluluk içinde ve medyada hak ettiği ilgiyi görmediği psikolojisine girmesidir.
    cream: gitarcı eric clapton ile basçı jack bruce arasındaki gizli çekişme, iki sanatçı arasındaki değişik müzik anlayışı sebep gösterilerek topluluğun dağılması ile sonuçlansa da, bunda gerçek nedenin, topluluk müziğinin arkasındaki gerçek kişi olan jack bruce’nin, eric clapton’un medya ve kamuoyundaki nerede ise tapınılan düzeydeki popülerliğinin gölgesinde kalmasından da kaynaklandığı bellidir. cream’de yollar ayrıldıktan sonra, davulcu ginger baker de, kendisine zamanında topluluk müziğinde pek şans tanınmadığından yakınmıştır. ayrıca kendisi, jack bruce'dan hiç haz almamaktadır.
    moody blues: esas kurucu üye piyanist mike pinder, topluluğun senfonik rock yapılanması ve bu şekilde ünlenmesi ardından gitarist / solist justin hayward ve basçı john lodge üstünlüğüne 1978 yılına kadar dayanmış ve bundan sonra topluluk ile yolunu ayırmıştır.
    pink floyd: kuruluş yıllarında kesinlikle syd barrett’in grubudur. çünkü topluluğu aniden ünlendiren ilk albüm bütünüyle onun elinden çıkmıştır. uyuşturucu bağımlısı syd barrett daha ikinci pink floyd albümünde gitarından tek ses çıkaramayacak hale düşünce yeri david gilmour tarafından doldurulur. topluluğun rock şaheseri “dark side of the moon” albümüne kadarki kariyeri genellikle elemanların uyum içinde ve parçalara eşit katkılarıyla yürümüştür. ancak “wish you were here” albümü, basçı roger waters’ın baskın müzikçi olarak ön plana çıkmasının habercisidir ve bu durum takibi albümlerde de daha belirgin halde devam etmiştir. “the wall” ve “final cut”a şüphesiz birer roger waters albümü gözü ile bakılabilir. zaten son albüm “final cut” orgçu rick wright’ın yer almadığı, gitarist david gilmour’un da varlığının pek hissedilmediği bir eserdir. bunu takiben roger waters pink floyd ile yollarını ayırıp solo çalışmalara ağırlık verir. topluluk daha sonra roger waters dışındaki üyeleriyle bu sefer gitarist / solist david gilmour liderliğinde yeniden bir araya gelmiştir.
    mott the hoople: grubun ilk elemanlarından orgçu verden allen, güçlü müzisyenliğine rağmen dört yıl kadar arka planda kaldıktan sonra, mott the hoople’ın listelerde ilk ses getiren albümü “all the young dudes”in yayınını takiben topluluktan ayrılır. böylece topluluk liderliği bir süre solist ian hunter ile gitarist mick ralphs arasında paylaşılmıştır. bestelerinin ian hunter tarafından yeterince iyi yorumlanmadığından şikayetçi olan mick ralphs da 1973’de topluluğu terketmiş ve bundan sonra mott the hoople daha çok ian hunter’in eşlik grubu haline dönüşmüştür. yeni gitarist mick ronson’u da yanına alarak solo kariyere başlayan ian hunter’den sonra adını önce mott (1975) sonra da british lions (1978) olarak değiştiren topluluk, klavyeli çalgılar üyesi morgan fisher’in tüm çabalarına rağmen 1970’li yılların sonlarında hızla değişmekte olan müzik piyasasına ayak uyduramayıp tarihe karışır.
    traffic: kurucu üyeler blues-jazz ağırlıklı steve winwood ve pop müzik eğilimli dave mason arasındaki güç dengesi, hem etkileyici sesi hem de spencer davis group’tan gelen “harika çocuk” namı nedeniyle zamanla steve winwood lehinde değişmiş ve topluluğun ikinci albümünden sonra dave mason’a yol gözükmüştür. traffic’in müziğinde en az steve winwood kadar söz sahibi olan baterist / solist jim capaldi ise, hep geri planda kalmayı yeğleyerek, topluluğun başka bir liderlik krizi yaşamasını önlemiştir.
    nice: ilk kurulduğunda topluluğu götüren orgçu keith emerson ve gitarist brian o’list arasındaki uyumsuzluk, klavyeli çalgılar virtüözü keith emerson’un açık üstünlüğü ve böylece nice’ın ikinci albümünü elektro gitar ve brian o’list’e hiç de ihtiyaç duymadan çıkarması ile sonuçlanmıştır.
    jethro tull: kurucu üyeler solist ian anderson ile gitarist mick abrahams arasındaki liderlik savaşı, her yönden sanatsal bir dahi olan ian anderson’un topluluğun daha kuruluş yılındaki (1968) zaferi ile sonuçlanmıştır.
    deep purple: bu topluluğun uzun tarihindeki liderlik durumu ve kavgaları oldukça ilginç bir seyir göstermiştir. pop ağırlıklı ilk üç lp ve özellikle klasik müzikten esinlenen dördüncü “concerto for group and orchestra” albümü sırasında grubun lideri olarak orgçu jon lord kabul edilmektedir. takibi “ın rock” albümü ile gitarını gerçek anlamda konuşturmaya başlayan virtiyöz ritchie blackmore topluluğu domine etmeye başlamış ve bu, izleyen “fireball” ve “machine head” ile devam etmiştir. zamanla, deep purple hayranlarının sahnedeki gerçek favorisi olan solist ian gillan ve kıskanç rolü oynayan ritchie blackmore arasında başlayan sürtüşme, “who do we think we are !” albümü yapımı sırasında doruk noktasına ulaşıp ian gillan’ın 1973’de topluluktan ayrılması ile sonuçlanmıştır. her zaman ian gillan’ın yanında yer alan eski arkadaşı basçı roger glover’e de bu arada yine ritchie blackmore’nin telkinleriyle yol gözükmüştür. topluluğa 1973’de ritchie blackmore’nin başını ağrıtmayacağı düşünülen david coverdale ve glenn hughes alındı. bir ara, free’nin eski solisti paul rodgers’in ian gillan’ın yerini alacağı söylentileri çıksa da, yine baskın karakterli olan paul rodgers’in ritchie blackmore’ye ne kadar itaat edeceği ya da en azından onunla nasıl anlaşabileceği tabii ki soru olarak kalıyordu. hiçbir zaman ian gillan kalitesine ulaşamayacak genç solist david coverdale aslında doğru bir seçimdi, ancak trapeze’den gelen deneyimli basçı-solist glenn hughes hem değişik müzik eğilimi (blues, funk) hem de karizmatik kişiliği ile “stormbringer” albümü yapımında ritchie blackmore’yi rahatsız etmeye başlamakla gecikmedi. ritchie blackmore çareyi, deep purple’yi bu albüm ve birkaç konserden sonra terkedip tek başına domine edebileceği kendi topluluğu “ritchie blackmore’s rainbow”u kurmakta buldu. gitarcının tek liderlik egosunun ne boyutlara ulaştığı, rainbow’un 1975-1983 (ve çok kısa bir süre için tekrar 1995) arasındaki tarihinde hemen her yeni albümde bir eleman değişikliği yaşamış olması ile kolayca izlenir. deep purple, ritchie blackmore’nin yerine daha düşük profilli müzisyen amerikalı gitarist tommy bolin’i almış, görünüşe göre de liderlik yine jon lord’a geçmiştir. ancak grubun son albümü “come and taste and band”deki yeni müzik rotasının da (blues, funk) gösterdiği gibi, grubun arka plandaki gerçek lideri, tommy bolin’le her bakımdan iyi anlaşan glenn hughes’tir. durumdan hoşnut olmayan jon lord, david coverdale’nin şikayetleri ve son konserlerin başarısızlığını da dikkate alarak 1976’da deep purple’ye diğer kurucu üyesi ian paice ile beraber son vermiştir. topluluğun çok büyük paralar teklif edilmesi sonucunda 1984 yılında denenen klasik kadrolu ikinci yapılanması da yine ian gillan ve ritchie blackmore arasındaki geleneksel düşmanlığın nüksetmesi nedeniyle fazla uzun ömürlü olmamıştır. önce ian gillan topluluğu terketmiş ve yeri ritchie blackmore’nin rainbow’dan eski meslekdaşı joe lynn turner tarafından doldurulmuştur. bu operasyon sonucunda deep purple müziğinin daha çok rainbow havasına bürünmesine gelen kritikler, ian gillan’ın tekrar topluluğa davet edilmesini, ama bu sefer ritchie blackmore’nin ebedî olarak kaybedilmesini beraberinde getirmiştir. bugün, klasik kadrosundan sadece ian paice, ian gillan ve roger glover’i koruyan deep purple, bu üçlünün uyumlu çalışması sonucunda — zaten ian paice her zaman için toplulukta birleştirici görevi görmüştür— varlığını kavgasız gürültüsüz sürdürmektedir. ancak sundukları müziğin 1970’li yıllarla karşılaştırıldığında ne kadar yaratıcı olduğu konusu da tartışma götürür.
    uriah heep: topluluğun gerçek müzik beyni orgçu ken hensley, sesi ve sahne adamı ise solist david byron’dur. ikinci albüm salisbury ile beste konusunda dümeni ele alan ken hensley ile karizmatik david byron arasında 1970’li yılların ortalarında soğuk havalar esmeye başlar ve nihayet 1976’da ken hensley’in “ya ben ya o” tehdidi ile zaten alkolün pençesine düşmüş olan david byron’a yol güzükür. ken hensley’in de 1980’de uriah heep’ten ümidini iyice keserek ayrılmasından sonra topluluğun liderliği konumuna, o tarihe kadar hep arka planda kalmış orta karar gitarist mick box geçer.
    strawbs: tartışmasız lider, bestelerde aslan payına sahip olan solist dave cousins’dir. toplululuğun ilk yıllarında (1970-1971) kısa bir süre çalışan genç orgçu rick wakeman, özellikle konserlerde uzun ve etkileyici soloları ile fazla dikkat çekmeye başlayınca, zarif bir operasyon ile yes’e gönderilir. 1973’de “part of the union” parçaları ile strawbs’ı ilk kez listelere sokan başarılı richard hudson (bateri) john ford (bas gitar) ikilisi ise bu başarıdan hemen sonra strawbs’ı solo kariyer için terkederek topluluğu yine dave cousins’in mutlak hakimiyetine bırakırlar.
    focus: hollandalı topluluğu götüren iki virtüöz jan akkerman (gitar) ve thijs van leer’in (klavyeli çalgılar, flüt) focus çatısı altında altı yıl beraber çalışıp büyük eserler vermesinden sonra jan akkerman solo kariyere yöneldi. bunun sebebi olarak daha sonra çıkan, gitarcının thijs van leer’in kendisini kötü alışkanlıklara itmesi korkusu söylentisi herhalde fazla dikkate alınamaz. nitekim focus’un jan akkerman’ın ayrılmasından önceki son albümü “mother focus” topluluğun müzik rotasının nasıl radikal ve ticarî amaçlı bir şekilde değiştiğini açıkça göstermektedir.
    sparks: amerikan asıllı topluluk tartışmasız ron ve russel mael kardeşlere aittir. çoğunlukla besteleri yapan büyük kardeş ron, ama topluluğu ses, imaj ve sahne konularında götüren russel olmuştur. sparks, kariyerindeki altın çağını 1974 yılında ingiltere’de yaşar. bu başarıda, prodüktör muff winwood (steve winwood'un ağabeysi) ve mael kardeşlere eşlik eden üç kişilik güçlü grubun çok katkısı olmuştur. gitarist adrian fisher ve özellikle basçı martin gordon müzisyen olarak fazla sivrilip, beste yapma konusunda da hak iddia etmeye başlayınca ikisine de yol gözükür. prodüktör muff winwood ile de yollarını ayıran ve memleketleri amerika’ya geri dönen sparks, 1974’de kısa süreler ile yayımlanan “kimono my house” ve “propaganda” albümlerindeki müzik seviyesini bir daha asla tutturamamıştır. martin gordon ise daha sonra kurduğu jet topluluğu ve solo çalışmaları ile gerçekten ciddiye alınması gereken bir müzisyen olduğunu kanıtlamıştır.
    electric light orchestra: move topluluğunun üyeleri roy wood ve jeff lynne tarafından kurulan elo’ya ilk albümden hemen sonra iki yetenekli müzisyenin fazla gelmeye başlaması sonucunda “multi enstrümantalist ve komple müzisyen” roy wood, daha çok “pop” müzik deneyen kendi topluluğu wizzard’ı kurdu. jeff lynne yönetimindeki elo ise özellikle 1970’li yılların orta ve sonlarında çok sükse yapmıştır.
    yes: yes’in ilk kurucuları jon anderson, chris squire ve bill bruford arasında değil de, topluluğa sonradan katılan iki virtüöz steve howe (gitar) ve rick wakeman (klavyeli çalgılar) arasında yaşanan gizli çekişme, tales from the topographic ocean albümünde kendisinin arka planda bırakıldığından şikayetçi olan rick wakeman’ın 1974’de topluluğu terk etmesi ile sonuçlanır. rick wakeman’ın arkasından basına zehir-zemberek beyanlarda bulunan steve howe’un topluluğa başka bir orgçu alınmaması için çok uğraş verdiği rivayet edilse de, diğer yetenekli sanatçı patrick moraz aynı yıl yes’e katılmıştır. rick wakeman yes’e 1976’da geri döner. hem kendisi hem de steve howe artık solo albüm yapmaya ağırlık verdiğinden, aralarındaki çekememezlik görünüşe göre bir daha tekrarlanmamıştır.
    genesis: topluluğun müziğinde söz sahibi olan gitarist anthony phillips 1970’de yayınlanan trespass’dan sonra genesis’i terkedince besteci konumunda orgçu tony banks ve bas gitarcı mike rutherford ön plana çıkarlar. topluluğu sahnede temsil eden eleman ise, solist ve gerçek bir gösteri ustası olan peter gabriel’dir. bu müzisyenin “görsel” önderliği 1972-1975 yılları arasında sürekli artarak devam etmiştir. genesis hayranlarının artık konserlere topluluk müziğini dinlemekten daha çok peter gabriel’in sahne gösterilerini izlemek için geldiklerinin açıkça belli olmasından sonra topluluk içinde tansiyon artmış ve bu durum, solistin solo çalışmalara yönelmesi ile sonuçlanmıştır. peter gabriel’den sonra şarkıcılık görevine de soyunan baterist phil collins topluluğu uzun sayılabilecek bir süre ve nerede ise “phil collins band” konumunda yönetmiştir. topluluğun kurucusu ve gerçek beyinleri olan tony banks ile mike rutherford’un bu duruma nasıl ve neden seyirci kaldıkları ise kafalarda hala bir sorudur.
    roxy music: topluluğun ilk yıllarında solist bryan ferry ile synthesizer / özel efekt elemanı brian eno arasında özellikle konserlerde sahneyi kullanma konusunda huzursuzluk belirir. müzikten pek anlamadığını sıkça itiraf eden, ama british rock dünyasında bir sanatçı olarak çok sayılan brian eno’nun ikinci albümden sonra ayrılması sonucunda, topluluğun kesin lideri durumuna bryan ferry geçer. yetenekli müzisyen gitarist phil manzanera’nın fazla profil vermemesi sayesinde roxy music uzun yıllar bryan ferry’in baskın liderliğinde ama harmoni içerisinde varlığını sürdürmüştür.
    king crimson: gitarist robert fripp’in (ingiliz müzik basınında “crimson’s king” olarak da adlandırılır) baskın önderliğine rağmen toplulukta genellikle harmoni hakim olmuştur. greg lake, bill bruford (king crimson’a, çok daha popüler olan yes’i terkederek katılmıştır), john wetton gibi pek çok ünlü sanatçı onunla çalışmaktan gocunmamış ve topluluk tarihindeki sayısız eleman ayrılmaları sessiz sedasız gerçekleşmiştir. basında ses getiren tek çatışma, şarkı sözü yazarı ve albüm kapak resimlerini yapan pete sinfield’in 1972 başındaki robert fripp ile karşılıklı “ya ben ya o” beyanlarından sonra topluluğu terketmesidir.
    10 cc: tüm elemanlarının aynı kalitede beste yapabilme yeteneğine sahip olan ender topluluklardan biridir. ancak zamanla grup içinde eric stewart / graham gouldman ve lol crème / kevin godley takımları kutuplaşması belirmiş, ve bu, ikinci çiftin 1975’deki son derece başarılı “how dare you” albümünden sonra topluluktan ayrılması ile sonuçlanmıştır. böylece tam anlamıyla ikiye bölünen 10 cc’nin müzik basınında alay yollu “5 cc” diye anılması aslında gerçeği ifade eder. çünkü gerçek a takımı eric stewart / graham gouldman’ın varlığına rağmen bir daha eski müzik kalitesine ulaşamamıştır.

    (muhlisbey’in 2008 yılında kaleme aldığı “british rock” notlarından)