şükela:  tümü | bugün
65 entry daha
  • özet: bu uzun ve yer yer konunun özünden kopan yazıda aslında temel amacım olayları yorumlayabilmek için çoğu zaman tarih, politika, ekonomi, siyaset bilmeye olan gereksinimi göstermekti. kimsenin okumadığı yazıları sözlükte inatla neden yazdığımı ben de bilmiyorum.

    oldukça fazla olan katkıdır. mesela sunay akın, erol günaydın, bahriye üçok, rüçhan çalışkur gibi birçok isim ya trabzonludur ya da trabzon'da doğmuştur.

    ama yine kimsenin okumayacağı uzun bir yazı daha yazacağım. sanırım dün bir futbol maçı vardı, ya da yakın zamanlarda olmalı ve geleneksel trabzon'a sallama başlıklarından birini yine gündemde gördüm. zaten bunun olması için ya bir futbol maçı olması gerek, ya da trabzonlu birinin söylediği saçma sapan bir sözün gündeme gelmiş olması.

    trabzon da ülkenin geri kalanı ne kadar iyiyse o kadar iyi olan bir şehirden başka bir şey değildir. sadece dışarıdan bakıldığında görülen temel unsur mikro milliyetçiliğin trabzon'da ülke ortalamasının üzerinde olduğudur. bunun nedenleri üzerinde de duracağım.

    weber'e göre devlet belirli bir alan üzerinde meşru şiddet kullanma hakkını elinde tutan örgüttür. marx ise toplumu sadece ekonomik ilişkiler üzerinden okurken devleti yapının bekçiliğini yapan bir kurum düzeyine indirger. oysa bence gerçek bunların hiçbiri değildir. devlet, sadece elinde tuttuğu meşru şiddet uygulayıcısı olma rolüne dayanarak toplumu dönüştüremez. bunun haricinde, yatırım tercihleri, eğitim sistemi tercihleri, başka birtakım sosyal ve güvenlik politikaları ile hep beraber olarak toplumu getirmek istediği yere getirir.

    cumhuriyet tarihine baktığınızda devletin tasavvur etmek istediği toplumu görürsünüz. bugün trabzon'un içinde bulunduğu lümpen anlayış ülkenin her yerine homojen olarak dağılmış bir durumdadır.

    cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllara geri dönelim. o dönem, içinde bulunduğu şartlar gereği devlet, burada devleti bütün olarak algılıyorum yoksa miras aldığı kurumlar gereği osmanlı da cumhuriyet de devlette bir süreklilik arz ediyordu, toplumun bilgi üretim hızını artırmak zorundaydı. çünkü bu hızın düşüklüğünden dolayı koskoca bir imparatorluk çöktü.

    bilgi üretim hızının artması, toplumun bir bütün olarak moderniteyle buluşmasını sağlamayı gerektiriyordu. çünkü bilginin üretim hızını artırmak için başka bir gerçek yoktur. nitelikli emek ile nitelikli sermayenin buluşmasını bizzat devlet sağlamak zorundaydı.

    bu zorunluluğun en temel nedeni ise osmanlı döneminde en çok yatırımın ve verginin tuna vilayeti ve çevresine yoğunlaşmasıydı. o dönem devletin maliyesine baktığınız zaman bu gerçek çok net görünüyordu. bu argümanı çürütmek için ama şu yapıldı, bu yapıldı denebilir. bu yüzden bakılması gereken yer osmanlı maliyesinin tablosudur. hazine-i osmaniye'nin yekunu temerküz edecek şekilde değerlendirilmesi mühimdir.

    her neyse, toplumsal bilgi üretim hızının artırılmasına odaklanma gereksinimi refahı tabana yaymanın tek etkili yoludur. bu açıdan değerlendirildiğinde, zamanın ruhu gereği şu anki bilgi üretim hızı geçmişe nazaran katbekat daha yüksek olsa da, bilgi üretim hızının zaman göre türevinin yani bilgi üretim ivmesinin en yüksek olduğu dönem cumhuriyetin ilk çeyrek asrıdır denebilir.

    sermaye sahibinin devlet olmak zorunda kalmış olması, tarihten gelen hiyerarşik toplum küçüktür devlet vakıasının katılaşmasına sebep olmuştur. şartlar gereği gelişen bu katı devlet/toplum ya da devlet/halk pratiği nedeniyle, dünya'dan azade bir şekilde yaşamayan türkiye coğrafyasında da birtakım değişimler yaşandı.

    bunların başında ikinci dünya savaşı sonrası soğuk savaşın başladığı dönemde, stalin'in tehditleri üzerine nato'ya katılım sağlanması ve soğuk savaş dönemi türkiye tarihinin bilgi üretim hızının düşmesinde başrol oynayan kültürel kutuplaşma gelmektedir.

    özellikle bilgi üretiminin artırılmasını sağlayan ama bugün orta sınıfa kadar indirgenmiş kesimin nitelikli sermayenin gelişimini baskılayan hiyerarşik ortamda devlet tarafından sürdürülmesi istenen müesses nizama karşı toplumsal tansiyonları yükseltmesi nedeniyle 12 eylül ve ardından gelen ekonomide dışa açılma süreçleri gelir dağılımını olduğu kadar kültürel üretim süreçlerini de toplumun dar bir kesimine sıkıştırmıştır.

    trabzon'un bugün içinde bulunduğu nokta bundan başka bir şey değildir. yazının başında bahsettiğim isimler, benim bilmediğim daha birçoğu trabzon'dan çıkmıştır, gelecekte de çıkacaktır. mamafih, refahı tabana yaymak refahı yaratmaktan çok daha meşakkatli bir yolculuk gerektirir. şurası da açıktır ki biz ülke olarak şu an bu yolculukta geriye gidiyoruz ama bunun için üzülecek değiliz, ileri gidecek kültürel momentuma da sahibiz.

    yani klasik sorudur. muhtemelen şu an bu başlıkta ülkeye değer katmış ve trabzonlu olan birçok isim sıralanacaktır ve bu durum da herkesin aklına şu soruyu getirecektir.

    ya iyi de trabzon'da bu kadar değerli insan yetişmişken, bugün bu şehrin genel profili neden bu kadar bozuk görünüyor?

    çünkü daha başta dediğim gibi, refahı yaymak refahı yaratmaktan daha zordur. cumhuriyetin ilk döneminde beka meselesi olan bilgi üretim düzeyi refahı düşük ölçekte de olsa tabana yayabilme şansını getirmişti. oysa bugün refah sahibi sermayesiz kesimden yani nitelikli emek sahibinden alınan zorlama tüketim vergileriyle refahı tabana yaymaktan her geçen gün uzaklaşıyoruz.

    bu beraberinde kültürel sınıflaşmaları da getirdi. bugün trabzon'da yaşayan insanlar yayılamamış olan refahın içinde kendi kültürlerini yaratıyorlar. bunun en açık örneği olarak zaman makinesine binin ve 1950 yılının trabzon şehir merkezine gidin, bir de şimdi gidin. 50'ler, 60'lar ve hatta 70'ler devlet otoritesinin merkezinde toplumsal tasavvur amaçlı politikalarının, kültürel değişimlere daha sonradan etki ettiği dönemlerdi, tabii ki 12 eylül'e kadar.

    eğitim az, çoğu insan büyük şehirlere göç etmiş, iş olanakları kısıtlı üzgünüm ama nitelikli sermayenin gelişemediği bir ortamda nitelikli yatırım neredeyse nitelikli emekçi de oraya gitmek zorunda kalır. bugün ülke nüfusunun ve milli gelirinin %80'inin 8-10 şehirde bulunmasının nedeni budur ama bundan 60 yıl kadar önce bu durum böyle değildi.

    refah ve gelişmişlik düzeyi zaman çizgisi üzerinde toplumun ve coğrafyanın her kesimi için aynı hız vektörüyle değişmez. bu durum da, kültürel iktidar gibi kavramlar yaratır. bu kavram siz farkında olmasanız da sizde karşınızdakine karşı hiyerarşik olarak aşağıda olma hissi yaratabilir. bu durum türkiye/batı ilişkilerinde olduğu gibi, türkiye içinde tarihten gelen gelenekçi/yenilikçi ilişkilerinde de toplumsal bir psikolojik refleks halinde kendine gösterir.

    burada değerli bir yazar vardı, futbolun türkiye'de milliyetçilikle olan ilişkisi üzerine bir tez yazmıştı. umarım sözlüğe geri döner. trabzonspor'un 1970'lerdeki başarısı ve bunun futbolda istanbul takımlarının hegemonyası üzerine atılmış bir çizik olması o dönem içindeki şartlar gereği de dikkat çekiciydi ama yine de bugünkü kadar absürt değildi. çünkü o yıllarda biz refahı bugüne nazaran tabana daha iyi yayabiliyorduk.

    fakat zaman doğrusal akmasa da, tarih ve mekan toplumların hafızasındadır ve bu hafıza kendi kültürünü oluştururken, ister lümpen kültür ister kültürel iktidar, bu hafızadan faydalanır. bugünkü şehir kültürü de bu hafızadan faydalanarak oluşturulmuştur. belki refah yoktur, kültürel iktidar yoktur ama trabzon'un anadolu şehirleri içindeki en dikkat çekici özelliklerinden biri olan mikro milliyetçiliği kendini bu hafızaya borçludur.

    çünkü tabana yayılamamış refah yüzünden, kendi lümpen kültürünü geliştiren bireyler hayata karşı bir zafer kazanmış olma duygusuna ihtiyaç duyarlar. açıkçası bu durum devletin yaratmak istediği toplum tasavvuru olduğuna göre de, devletin yüzünün bu duyguya hitap etmesi gerekir. mesela bizi kıskandığı söylenen avrupa ülkelerinin üretimi olan otomobillere binme aşkı bizdeki kadar yüksek bir başka toplum yoktur ama bilinç altı bunu görmezden kolaylıkla gelir çünkü ortada inanılarak mutlu hissedilen bir şey vardır, mantıklı ya da değil.
22 entry daha