şükela:  tümü | bugün
5 entry daha
  • “aynı kökten gelen bambuların, yeryüzünde dikildikleri yerler birbirlerinden ne kadar uzak olursa olsun, aynı tarihte çiçek açıp, aynı tarihte öldükleri söylenir.”

    kitabın başlangıcında bu cümleyi okuduğumda bir süre üzerinde düşündüm. hemen kitaba başlamak istemedim. kitabın gerçek bir olaya dayandırılarak yazıldığını biliyordum sadece, konusunu bilmiyordum. bu cümle cezbetti beni. insanlara yordum. insanoğlu her ne kadar kendini kategorize etse de aslında herkesin özde aynı olduğunu düşündüm.

    kitap, nagazaki’de kurallı ve düzenli yaşamı seven yalnız bir adamın, shimura-san'ın başına gelen ilginç bir olayı anlatıyor. 56 yaşında. meteorolog. bir kenar mahallede müstakil bir evde oturuyor. yalnız yaşama has alışkanlıkları var. ancak o bu alışkanlıklarından hoşnut. bir gün mutfağındaki sebzelerin, içeceklerin eksildiğini ve bazı nesnelerin yer değiştirdiğini fark etmesiyle o düzen birden bozuluveriyor. düzenin bozulmasından hiç hoşlanmıyor. alışkanlıkların hayatımızdaki etkisi bu işte; afallamak ve panik olmak. bir anda darmadağın oluyoruz. shimura-san o anda belki de hafızasının eskisi gibi çalışmadığını düşünüyor. asabı bozuluyor çünkü düzenin bozulmasına tahammülü yok. yalnız yaşamaya alışmış her insan gibi.

    bunun üzerine evine gizlice birisinin girdiğini ya da bir hayaletin gazabına uğradığını düşünerek evin belirli yerlerine kamera yerleştirmeyi aklediyor. böylece kendisi işteyken evin içinde ne olup biteceğini izleyebileceğini düşünüyor. niyeti eve birisi giriyorsa onu suçüstü yakalamak. bir gün gözünü kırpmadan kameraya bakarken evde bir kadın belirdiğini fark ediyor. görebildiği kadarıyla mutfak tezgahından pencereye doğru bakan bu kadın, yüzüne vuran güneşte çok güzel, incecik bir boynu var. shimura-san hemen polise haber veriyor. polis anında gelip kadını yakalıyor ve kadın hapse giriyor. epey zamandır sokaklarda yaşayan evsiz bir kadının, shimura-san’ın kullanmadığı bir odasındaki dolabın içine yerleştiğini, bir yıldır orada yaşadığını öğreniyoruz.

    kadının ilk mahkemesinde shimura hakim önünde ses tonuna tüm sitemkârlığını da katarak “kendimi evimde hissedemiyorum artık." dediğinde hayatın gidişatı çoktan bozulmuştu. evini satılığa çıkaracak kadar büyük bir bozulmuşluk bu.

    kitabın bundan sonrası shimura'nın ve kadının kendi düşüncelerini anlatıyor. kitap, çelişkileri, sessiz isyanları, çaresizlikleri, yalnızlıkları ve utanç duygusunu çift taraflı veriyor.

    shimura-san, evdeki gizli konuğun yakalanması ile rahatladığını düşünse de huzur bulamıyor bir türlü. bir yandan, tek mahrem alanı evinde bir başına rahatça hareket ettiğini zannederken aslında yalnız olmadığını, acaba hangi 'rahat davranışlarının' kadın tarafından izlendiğini merak ediyor, bir yandan da kadını ihbar ettiği için vicdanen rahatsız hissediyor. insanın tanımadığı birine karşı hissettiği merhamet ne kadar da ağır bir duygu. mahremiyetin anlamını kaybedecek kadar.

    aslında shimura’yı tanıdığımız kadarıyla, o her ne kadar kendisini egolardan arınmış biri olarak görse de en sonunda kadına yaptığı bu ihaneti hiçbir zaman kendine yediremediğini anlıyoruz. kitabın başında şöyle demişti kendi kendine; "başarılı olanları hiçbir zaman sevmemişimdir. başardıkları için değil ama başarılarının, körleşmiş bir ben'in oyuncağı haline geldiği için. ne pahasına olursa olsun ben diye düşünmek insanın sonudur." işte bu çok garip. çünkü hiçbirimiz sandığımız şey değiliz hiçbir zaman.

    bir gece yorgun ve bitkin uyumaya çalışırken kendi ile hesaplaşma sürecine giriyor. kalbin en ağır yüküdür bu. kendinle hesaplaşma, yüzleşme ve kendine kızma. şöyle düşünüyor: "hafızasının tereddütlerini insanın yorgunluğa yorması ne kadar çekicidir... yorgunluk neyin kusurunu örtmemiştir ki?”

    bu çok doğru. insanın zor zamanlarda kendini ve düşüncelerini hafifletmeye sakinleştirmeye çalıştığında sarf ettiği cümleler ve çıkarımlar her zaman bir ders niteliğinde.

    kitabın sonunu beğenmeyen çoğu okuyucuya rağmen ben sevdim. çünkü belirsiz. istediğin şekilde sonunu yazıp ona inanmaya fırsat veriyor. çok dozunda bir son. haddimi bilirim edasında. ikisinin de ömürleri boyunca eski ufak, belki de sıradan* mutlulukları elde edemeyeceklerini düşündüm ben.

    "belleğini yitirenlere ne mutlu, çünkü mazi ıstırap vericidir."*