şükela:  tümü | bugün
2 entry daha
  • biyoloji kısmından alıntılar

    kara ölüm'ün avrupa'yı vurması, ancak iki koşulun sağlanmasıyla gerçekleşti. öncelikle hıyarcıklı vebayı insanlara aktarabilecek pireler taşıyan kara sıçanlar, avrupa kıtasının tamamına yayıldı. ikinci olarak da, akdeniz'i kuzey avrupa'ya bağlayan bir gemicilik ağı oluştu, böylece hastalığı taşıyan fareler, sıçanlar ve pireler kıtanın bütün limanlarına taşınabildi. kara sıçanların kuzey avrupa'ya yayılması muhtemelen, akdeniz'le kuzey limanları arasındaki taşımacılık sözleşmelerinin yoğunlaşmasının bir sonucuydu
    ortaçağın sonlarıyla kıyaslandığında 19. yüzyılda kadınlar ticaretten daha katı bir biçimde dışlanıyordu

    salgından kilise otoritesi hasar görmüş bir halde (din adamı karşıtlığı yoğunlaştı), sektiler hiyerarşilerse güçlenerek çıktı.60 fakat nihayetinde salgını durduran planlı bir yanıt değil, deneme-yanılma yoluyla salgına ayak uydurma çabasıydı

    genelde yabancılara çok kapalı olan venedik, orada en az bir yıl yaşayan herkese bedava yurttaşlık vermeye başladı.62 hayatta kalan elitler, saflarını taze kanla güçlendirmek istediğinden toplumsal hareketlilik arttı. salgının sebep olduğu büyük demografik değişim yüzünden kentler arasındaki ilişkiler de değişti. sonunda venedik'in ağ sisteminin merkezi haline gelmesi, önemli ölçüde bu demografik değişimlerin sonucuydu

    14. yüzyılda birçok kent (örneğin floransa), uzak bölgelerden tahıl ithal ediyorduysa da, venedik ve cenova gibi kentler, başından beri hayatlarını sürdürmek için ticaret yapmaya mahkum olmuşlardı.

    ekolojik bakımdan yoksul olan başka bir geçit kapısı limanı olan amsterdam ve civarındaki birleşik eyaletler, sınırlı düzeydeki bereketli toprakları verimli bir tarım makinesine çevirmişlerdi çevirmesine ama o da dış piyasalara yönelmişti.71 birçok bakımdan bu ağ kentleri toprağa bağlı değillerdi ve bizim bugün ulusaşın şirketlerle ilişkilendirdiğimiz türde bir hafiflik, hareketlilik gösteriyorlardı.

    braudel bizi, binyılın tarihini farklı hızlarda hareket eden üç ayrı akış olarak görmeye davet eder. bir yanda az çok toprağa bağlı, gelenekleri çok yavaş değişen köylü nüfusun hayatı vardır. avrupa'yı besleyen mısırla çin'i besleyen pirinç, köylüleri sıkı sıkıya kuşanılmış alışkanlıklara ve rutinlere, kapalı bir üretim döngüsüne bağlı kılan tiranlardır. işte bu braudel'in "maddi hayat" dediği şey

    köylü kitleleri bir anlamda, doğal ekosistemlerin tabanında toplanan flora toplulukları gibidir, etraflarındaki her şeyi hareket ettiren enerjiyi yaratan taşınamaz bir motordur adeta.

    ardından pazarlar ve ticaret dünyası gelir, bu dünyada tarihin akışı biraz daha hızlıdır. braudel pazarların kurulduğu kasabalara "tarihsel zamanın hızlandırıcıları" der.73 köylüler kentlere, bazen kendi rızalarıyla gelseler de, çoğunlukla gelmeye zorlanırlar ve bu zorlanma ölçüsünde kentlerin tıpkı otçullar gibi, köylülerle ya da onların parçalarıyla beslendiğini söyleyebiliriz. dolayısıyla maddi hayatın en alt katmanında, farklı piyasalar arasındaki yatay iletişim

    16. yüzyılda avrupa kendi kendini sömürgeleştirmeye başladı, doğu bölgelerini (polonya ile hamburgviyana-venedik ekseninin doğusunda kalan başka ülkeleri) tedarik bölgesine çevirdi. bütün çevre bölgeler gibi bu bölgelerin de kendilerini sömüren merkezle ilişkisi çoğunlukla olumsuzdu: buralardaki pazar kurulan kasabalar canlılığını yitirdi, yenilikler karşısında düşmanca duygular yükseldi ve sınıflar arasındaki bariyerler arttı. sonuçta, birbiriyle ticaret yürütebilen ve nihayetinde itaate zorlandıkları ikincil konumlarını aşan orta bölgelerin tersine, bu çevre bölge!er daimi bir geriliğe yazgılı hale geldi.

    kanalları yaratan piyasa ekonomisinin gözde toprakları yatıyordu: burada arz, talep ve fiyatlar, genellikle bir ölçüde otomatik bir koordinasyonla birbirine bağlanıyordu. onun yanında ya da bir parça üstünde büyük avcıların kol gezdiği ve orman kanunlarının hüküm sürdüğü antipazar bölgesi geliyordu. burası -bugün olduğu gibi geçmişte de, sanayi devriminden önce de sonra da- kapitalizmin gerçek yurduydu.74 burası, azami hareketliliğin gözlendiği katmandı, örneğin büyük miktarlarda finans sermayesi, sürekli son derece karlı bir bölgeden diğerine akıyor, sınırları aşıyor, birçok tarihsel süreci hızlandırıyordu. kısacası braudel'e göre avrupa ekonomisi üç alandan ya da katmandan oluşuyordu: biyokütle akışının kaynağı olan, köylülerin bulunduğu hareketsiz katman; para akışı yoluyla fazlaları hareketlendiren piyasa ekonomisi; son olarak da, kendini biyokütleden ayıran paranın, kar üretimini yoğunlaştıracak herhangi bir faaliyete yatırımda bulunabilecek hareketli, mutant bir akış haline geldiği antipazar.

    bu en son katman, rekabetçi olmayan, tekelci (ya da oligopolcü) doğasını vurgulamak için "avcı" diye nitelenebilir. antipazarlar, başka avcılarla (ya da mcneill'in dediği gibi "makroparazitler"le)75 bir arada bulunuyordu elbette. bu avcılar, geçimini vergiler, harçlar ya da zorla çalıştırma yoluyla, başkalarının ürettiği enerji akışlarından sağlayan merkezi devletler ve feodal hiyerarşilerdi.

    haçlılar yakındoğu'ya geldiklerinde, yüzyıllar sonra kuzey amerika sömürgelerine yerleşen britanyalı yerleşimcilerin "uyum sağlama" dediği evreden geçmek zorunda kaldılar; yerel bakteri florasını hazmetmeleri ve ona karşı direniş geliştirmeleri gerekti. önce hastalıklar geçirmeli, doğu' daki mikrohayat ve parazitlerle bir modus vivendi'ye (geçici anlaşmaya) varmalıydılar. ancak bundan sonra araplarla çatışabilirlerdi. bu uyum sağlama evresi, zamanlarından, güçlerinden ve verimliliklerinden çaldı, onbinlercesinin ölmesiyle sonuçlandı.

    birbirleriyle yakın temas halinde olmayan iki halkın karşı karşıya geldiği ve yalnızca işgalcinin "medeni" hastalıkları taşıdığı durumlarda, bir insan kitlesinin diğerini hazmettiği devasa bir besin zinciri ortaya çıkıyordu sanki( avrupa'nın uzak toprakları ele geirirken yarıdmcısı mikroorganizmlarıd)

    yiyeceklerini yumuşatmak için önce bir enzim çorbası salgılayan böcekler gibi, ispanya'dan gelen fetihçiler de kurbanlarını hıristiyanlaştınp sömürge kültürüne katmadan önce, onları çiçek ve kızamık aşılarıyla öldürmüş ya da zayıflatmışlardır.

    yerli nüfusun kendi taş silahlarının avrupalıların zırhlarını deldiğini ve atlarını yaraladığını gördüğü, ispanyolların doğru düzgün çalışmayan, tek atışlık tabancalarının yetersizliğine tanık olduğu ilk karşılaşmalar sonrasında, bu kültürel avantajlar darmadağın olup gidebilirdi. fakat yerli nüfusun büyük bölümü hastalanıp ölünce kültürlerini ayakta tutan beceri ve uygulama bilgisi deryası da kuruduğundan, bu orta karar avantajlar kılanın fethi için yeterli oldu.

    16. yüzyılda, avrupa'nın amerika'da ele geçirdiği hazinelerin ta uzakdoğu'ya ihraç edilip burada yerel paraya ya da külçelere çevrilmesi küçük bir ayrıntı değildir. avrupa dünyayı yutmaya, hazmetmeye başlamıştı.

    belli bir tür (ya da daha doğrusu bir türün gen havuzu) bir ayıklama sürecinin (seçilim baskılarının etkisiyle genetik malzemelerin birikmesinin) tarihsel sonucu olarak görülebilir

    gayet iyi incelenmiş bir iç sebep örneği "özgül eş tanıma sistemi"dir.87 cinsel üremeyle çoğalan türlerin üyelerinin, olası eşlerini tanımak için bir özellikler ve sinyaller (davranışsal, anatomik ya da her ikisi birden) sistemi kullanır. bu sistemi (çiftleşme çağrılan, kur yapma ritüelleri, ayırt edici işaretler ve süsler, kokular) etkileyen genetik değişiklikler, bir türe ait değişiklik göstermiş farklı kollar, genlerini karıştırabilme potansiyeline sahip olsalar da, çiftleşme önünde engel teşkil edebilir.

    bir bütün olarak biyosferdeki gen akışı, sırf büyük hayvanlara bakınca zannettiğimiz kadar kesintili (ve katmanlı) olmayabilir.

    aslında bazı özel koşullarda, toptan bir üretken yalıtım içindeki hayvanlar bile kalıtımla aktarılabilen virüslerle (retrovirüslerle) genetik malzeme alışverişinde bulunabilir.89 bütün bunları dikkate alacak olursak, ortaya çıkan evrimsel süreçler tablosunun katı bir hiyerarşiden çok bir ağa benzediğini, dallanmış bir ağaçtan ziyade bir çalıyı ya da köksapı andırdığını görürüz

    1970'lerde bilgisayarcı john holland, bir dizi şifreli talimatı izleyerek kendi kendini kopyalayan ve bu talimatların bir kopyasını da kendinden sonraki kuşağa aktaran basit bir bilgisayar programı geliştirdi. holland'ın programı, kendisinin değişken kopyalayıcı benzerlerini üretmekten başka pek bir şey yapmıyordu. ama bu kopyalayıcı programların bir kısmı topluca bazı seçilim baskılarına maruz kalırsa (örneğin programın kullanıcısı bir gelişmeymiş gibi dunnayan varyantları silip yalnızca işe yarar görünen varyantları bırakırsa), tek tek programlar birçok kuşak sonra yararlı özellikler geliştiriyordu.

    kopyalama yoluyla gen akışları, hayat dediğimiz şeyin bir parçasıdır yalnızca. diğer kısımlan biyokütle akışları oluşturur

    benzersiz kararlı haller mefhumu, (enerji akışını ve enerji akışının yarattığı dengeden uzak koşullan dikkate almayan aşın derecede basitleştirilmiş bir evrim versiyonu dayatarak) evrimci biyolojiye biraz hasar verdiyse de, "en uygun olanın hayatta kalması" düşüncesi insan kültürlerine uyarlandığında çok daha büyük bir hasar vermiştir. bu yanlış anlama neredeyse derhal sosyal darvinciliğe ve soyantımı hareketine dönüşmüş, daha sonraları da nazi almanyası'nın ırkçı temizlik politikalarına esin kaynağı olmuştur.

    antropologların dogmatik konumlardan uzaklaştığı, (ilk dogma tek çekerli, evrimin nihai sınırı olduğuna inanılan ve bunu sosyal alana uygulayan, ikinci de bunu tamamiyle fesedip, insanlarda sadece kültürel evrimin olduğunu söyleyen dogmalar) organik ve kültürel evrimi eşzamanlılık içinde değerlendiren yeni bir etkileşimci yaklaşım geliştirdiği görülüyor. bu yeni yaklaşımın bilhassa (william durham'ın geliştirdiği) bir versiyonu göründüğü kadarıyla burada incelemekte olduğumuz görüşe oldukça yakın: yani hem organik hem kültürel değişimin kopyalayıcılar üzerinden işlediğini ve yeni yapıların, varyantların seçilip tutulmasıyla doğduğunu söylüyor. ayrıca durham, burada biyolojik kavramların metaforik kullanımının söz konusu olmadığında da hemfikir. (buna campbell kuralı diyor: kültürel birikimlere yapılacak analoji organik evrim üzerinden değil, daha genel bir evrimsel değişim modeli üzerinden kurulmaktadır; organik evrim bu modelin yalnızca bir ömeğidir

    durham'a göre, genetik ve kültürel kopyalayıcılar beş farklı yoldan etkileşime girer

    renk algılamasının "evrenselliği"ne ilişkin kritik kanıtlar, l 960'larda brent berlin ve paul kay adlı antropologlar tarafından karşıt bir varsayımı kanıtlamak için tasarlanan bir deney sırasında toplanmıştır. her dilin, renklerin dilde şifrelenmesi deneyimini farklı bir biçimde gerçekleştirdiği yönündeki varsayımı kanıtlamak için yapılan bu deneyde, yirmi farklı dilden gruplara, geniş bir renk kartları örneklemi göstermiş, rengi belirten kelimenin neyi çağrıştırdığını sormuş, aynca sözcüğün dış sınırlarını tarif etmelerini istemişlerdi. araştırmacılar, dilsel görecilik varsayımına dayanarak (yelpazeyi kesmenin "doğal" bir yolu olmadığı düşüncesiyle), deneylerinin dağınık bir çağrışımlar silsilesini ortaya koyacağını, dış sınırların uyumsuzluğunu göstereceğini um?uşlardı, ama tersine, belli bir yerel sözcük dağarında renkle ilgili kaç kelime bulunursa bulunsun, çağrışımların son derece sıkı bir gruplaşma gösterdiğini (sınırların da sıkı biçimde örgütlendiğini) gördüler.

    yakın zamanda yapılan çalışmalar farklı kültürlerde renkler için farklı sayıda sözcük kullanılsa da, bu birikimin sıralanışında bazı düzenlilikler bulunduğunu,"siyah" ve "beyaz" için kullanılan sözcüklerin hep önce geldiğini, onları belli bir sırayla asal renklerin (örneğin kırmızı-yeşil-sarı-mavi) takip ettiğini göstermiştir. muhtemel bir yorum, biriken ilk etiketlerin ("siyah" ve "beyaz"), repertuvara her biri özgül ve son derece sınırlı bir biçimde yeni etiketler eklendikçe yavaş yavaş farklılaşan geniş, bileşik kategorileri (sırasıyla "karanlık-soğuk" ve "hafif-sıcak") temsil etmekte olduğu yönündedir. durham buna dayanarak, bu durumun algıyla ilgili olarak kültürel kopyalayıcıların (renk sözcüklerinin) birikimini yönlendiren genetik kısıtlamaların bir örneği olduğu sonucuna varmıştır.99 buna karşılık, kültürel malzemeler ters yönde harekete geçebilir ve genlerin birikimini etkileyebilir. renkleri ifade eden terimlerin birikim sürecinin tersine, genetik malzemelerin birikimi o denli yavaş olur ki, neredeyse gözlenemez. dolayısıyla bu örnekte, sağlam kanıtlar bulmak çok daha zordur ve sözgelimi mitlerin bize sunduğu dolaylı kanıtlara dayanarak varsayımsal senaryoları tartışmak zorunda kalırız. durham'ın ayrıntılı olarak tartıştığı bir örnek vardır: bazı hint-avrupa ırklarında yetişkinlerin çiğ süt hazmetmesini mümkün kılan gen. öncelikle bu genin varyasyonları vardır ve bazı kültürel örüntülerle büyük bir paralellik gösterir. bugün nispeten büyük miktarlarda çiğ süt tüketen ve yetişkinlerin çiğ süt tüketimini hem kayıt hem teşvik etmiş antik mitolojilere sahip olan halklarda bu gene sık rastlanır. öte yandan, bu genetik ve kültürel malzemeler, güneş ışınlarının az olduğu, dolayısıyla d vitamini ve metabolik kalsiyum eksikliğinin kronik boyutlarda olduğu bölgelerle, yani çiğ süt tüketiminin sağlığı olumlu yönde etkileyebileceği bölgelerle ilişkilidir.

    durham, farklı toplumlarda tabuyu oluşturan düzenlemelerin kültürel seçilim baskıları altında evrildiği sonucuna varmıştır. (fakat, içgüdüsel kaçınma da, insanın evriminin başlarında bu baskıların birikiminde rol oynamış olabilir.)

    geçmişte birçok medeniyet, topraklarının kullanımını dikkatsizce yoğunlaştırmış, bu değerli kaynağın silinip gitmesini önleyecek elverişli teknikler (teraslama gibi) uygulamakta yetersiz kalmıştır. sonuçta, bu toplumlar ister istemez genlerinin, kendilerinden sonra kaç kuşağa aktarılacağını da kısıtlamış oldu. (bir tarihçinin hesaplamalarına göre, birçok kültürde üst limit 70 kuşaktı.) bu örnekte, birçok elitin kısıtlanmış rasyonalitesinin ve kısa vadeli kazanç ihtimalinin, uzun vadede bu uygarlıkların gen havuzlarının kendi kendini yeniden üretebileceği koşullan ortadan kaldıran alışkanlıklar ve rutinlerin birikmesine yol açtığını görüyoruz.

    büyük hayvanlardaki gen akışı katı, dikey bir yön izlerken (bir kuşaktan diğerine), mikroorganizmalardaki gen akışı bunun yanında yatay bir gen değişimine de açıktır (plazmidler ya da başka taşıyıcılar yoluyla). aktarım kanallarının sayısı bakımından, insan toplumlarındaki kültürel malzeme akışı son derece açıktır ve bu anlamda, bakterilerdeki gen akışına benzer. kültürel kopyalayıcılar birinden-diğerine (ebeveynden çocuklara) geçen bir yapı ya da birçoğundan-diğerine geçen bir yapı (bir topluluktaki birçok yetişkinin bir çocuğa baskı yapması gibi) içinde dikey olarak akarlar. kültürel kopyalayıcılar yatay olarak da akar; yetişkinden yetişkine (birinden-diğerine) ya da liderden takipçilere (birinden-birçoğuna).

    durham bütün kültürel kopyalayıcılar için mem terimini kullanır.] sforza ise, dilsel normların (tek tek kelimeler hariç) farklı kültürler arasında kolayca kopyalanmadığını, onların organik altyapısı vazifesi gören insan bedenleriyle bir yerden diğerine gittiği gözleminde bulunur. (buradan hareketle dilsel ve genetik haritalar arasında sıkı paralellikler görür.) bu muhafazakar eğilimi de, ilk iki (dikey) kültürel aktarım mekanizmasıyla ilişkilendirir. ıos öte yandan yatay kanallardan akış, taklide dayalıdır, bu yüzden de mem akışı olarak değerlendirilebilir.

    braudel, matbaanın ve seyyar topların avrupa'nın güç dağılımında kalıcı bir dengesizlik yaratmadıklarını, zira uygulayıcılarının hareketliliği sayesinde kıtaya büyük bir hızla yayıldıklarını savunur. 16. ve 17. yüzyıllarda matbaacılar ve paralı askerler sürekli göç ediyor, becerilerini ve uygulama bilgilerini gittikleri her yere götürüyor, bir salgın gibi yayıyorlardı

    e kopyalayıcı akışının (gen, mem, norm ya da rutin) hikayenin ancak yarısını anlattığı gerçeğini gözden kaçırmamalıyız. madde ve enerjinin bir sistemdeki akışı da (genelde canlı ya da fosilleşmiş biyokütle akışı anlamına gelir) aynı ölçüde önemlidir, özellikle yoğunlaşma dönemlerinde daha da önem kazanır. genetik ve kültürel kopyalayıcıların rolü (daha doğrusu bu kopyalayıcıların fenotipik etkilerinin rolü), yoğun madde-enerji akışlarının mümkün kıldığı kendi kendine örgütlenme süreçlerini kolaylaştıran ya da engelleyen katalizör vazifesi görmektir. bir sistem için elverişli olan termodinamik kararlı hallerin doğasını bu akışlar belirler; katalizörler bir kararlı hali diğerine tercih ederek, yalnızca kontrol mekanizması vazifesi görürler. katalitik faaliyetin bir başka unsuru da, az enerji harcamanın yüksek enerji dönüşümünü beraberinde getirebilmesidir. örneğin bir enzim, belli bir kimyasal tepkimeyi hızlandırarak, ama kendisi bu süreçte değişmeden (yani, kendisi büyük enerji aktarımlarına katılmadan) belli bir maddenin büyük miktarlarda bi
    rikmesini sağlayabilir.

    1750'lerde bir araya gelen birkaç faktör bu insan bedenleri kitlesini büyütecek bir etki yarattı. mikroplarla ilişkinin değişmesi, büyük kentleri ölüm tuzağı olmaktan çıkarıp insan üreticisine dönüştürmeye başlamıştı. yeni tarım yöntemleri, yoğunlaşmış gıda üretimini biraz daha sürdürülebilir kılmaya başlamıştı. belki de daha da önemlisi, kitlesel göç, bu dinamik sisteme bir kaçış yolu açmış, sistemi gerilemeye sürüklemesinler diye aç kursakları yurtdışına ihraç edilebilecek bir araç kazandırmıştı.

    pangaea, kuzey ve güney yarıkürelerin milyonlarca yıl evvel, henüz ayrılmamışken oluşturduğu varsayılan büyük karakütlesine verilen isimdir. üretken topluluklar birbirinden yalıtılırken, yeni hayvan ve bitki türleri ortaya çıktı; dolayısıyla pangaea'nın kadim çağlarda parçalanması (ve buna bağlı olarak üretken toplulukların birbirinden ayrılması), yoğun bir organik heterojenleşme dönemini tetikledi. ne var ki, 1800'lerin büyük göç akışına tanıklık eden dünya, çoktan yeniden homojenleşme yoluna girmişti. crosby'nin dediği gibi, pangaea'nın birbirinden ayrılmış parçalan, okyanusaşın iletiş?mle yeniden birbirine bağlanmıştı.

    bir kent ekosisteminin işleyebilmesi için besin zincirlerinin kısaltılması ve biyokütle akışını hiyerarşinin en tepesine yeniden yönlendirmek üzere belli organizmaların kullanılması gerekir.

    amariga

    yerel otlar, ancak ve ancak büyük yerel otçulların varlığını sürdürebildiği bölgelerde (örneğin buffalo sürülerinin bulunduğu amerika'daki büyük yaylalarda) mücadele şansına sahipti.m neo-avrupalann birkaçında yabancı otların "sömürgeleştirme cephesi", adeta gelişeceği zemini hazırlamak için insan dalgasının önüne geçti. hatta, insan sömürgecilerin eski hatalarını tekrarladığını, yeni toprakların kullanımını (örneğin dikkatsizce sürdürülen ormanlann açılması pratiğiyle) aşın yoğunlaştırdıklarını dikkate alırsak, yabancı otlar terk edilmiş topraklara yeniden istikrar kazandırmak ve erozyonu önlemek gibi başka bir kilit rol daha oynadılar. "yenmiş ve yanmış geniş et yüzeylerin üzerine yerleştirilmiş deri nakilleri gibi, yabancı otlar da işgalcilerin toprakta açtığı taze yaraların iyileştirilmesine katkıda bulunmu

    arjantin'de sığırlar vahşileşmiş, insan topluluklarının çoğalmasını engelleyecek sayılarda yayılmışlardı. arjantin'de ve başka ülkelerde bu büyükbaş hayvan kalabalığı, "avrupalı çiftçilerin atlantik'in batısına doğru göçünü önceleyen bir büyükbaş hayvan cephesi" haline gelmişti.117

    köle ticareti, milyonlarca afrikalının amerika'ya akmasına neden olmuştu, 19. yüzyılda köleliğin lağvedilmesinin ardından çok sayıda asyalı sözleşmeli işçi olarak yurtdışına çalışmaya gitti. ama 20. yüzyıla gelindiğinde avrupalı göçmenler, toplam göç akışının yüzde 80'ini oluşturuyordu. 119 avrupalılar bu kitlesel insan akışından birkaç biçimde yararlanmışlardı. göç avrupa'daki nüfus patlaması karşısında bir çıkış kapısı işlevi görmüş, avrupa'nın sömürgeci girişimlerine kalıcılık gücü kazandıran da bu kitleler olmuştu. ayrıca yeni avrupalar'a yerleşen göçmenler görülmemiş doğurganlık oranlarına ulaşmışlardı. 1750 ile 1930 arasında nüfusları 14 katı artmıştı, dünyanın geri kalan kısımlarındaysa 2,5 katlık bir nüfus artışı yaşanmıştı

    kentsel avrupa, polonya'yı ve doğusundaki başka bölgeleri tedarik bölgesine dönüştürmeye başladığında, bu kurumlar topluluğunun en "ileri" kesimleri (örneğin amsterdam'daki bankacılar ve toptancılar), özgür köylüleri yeniden serfe dönüştürebilmek için en "geri" kurumlarla, doğu avrupalı feodal toprakbeyleriyle danışıklı dövüş içinde hareket etmişlerdi.124 "ikinci serflik" ilerleme merdiveninde geri atılmış bir adım değildi, daha ziyade dinamik sistemde her zaman saklı olmuş (ya da geçilebilir olmuş) kararlı bir hale (istikrarlı bir ürün elde etme stratejisine) doğru bir yan geçişti.

    ti. benzer bir biçimde antipazarlar, amerikan sömürgelerine de hepsinde köle emeği kullanılan büyük şeker plantasyonları sayesinde girdiler. sömürgecilik çağının en etkili biyokütle biçimlerinden biri olan şekerin, büyük miktarlarda avrupa'ya akmasını başlatan da bu kurumsal karışımlar oldu.

    şeker büyük kar getiriyordu ve elde edilen bu karın büyük bölümü plantasyonlarda değil, ürünü pazarlayan ve girişimler için kredi imkanı sunan avrupa kentlerinde birikiyordu.127 şekerden elde edilen kar avrupa ekonomisinin yakıtı oldu, sonraları da sanayi devrimi'nin sürdürülmesinde önemli bir rol oynadı.

    gıda tedarikinin güvenceye alınmış olması ve örgütlü tıbbın yükselişi, avrupa kentleriyle onların sömürgelerdeki kopyalarının, 18. yüzyıl ortasından itibaren eski biyolojik rejimi geride bırakmasını sağladı. fakat yeni bir kararlı hale açılan bu çatallanma gerçekleştiği sırada, kent kültürü yavaş yavaş kıtlıkların ve salgınların organik kısıtlamalarından kendini kurtarırken, avrupa kentlerindeki kurumlar topluluğu da önemli bir dönüşüm geçirmekteydi.

    askeri kurumlar, tıp kurumlan, eğitim kurumlan ve yargı kurumları, gerçek anlamda, hiç olmadıkları kadar "biyolojik" hale gelmişlerdi: geleneğe ve sembolik jestlere artık o kadar bağlı olmayan hiyerarşileri, iktidarı da giderek insan bedeninin işleyişine uygun kılınan bir biçimde kullanmaya başlamıştı. 18. yüzyılın ortalarında başlayan insan nüfusu patlaması bu dönüşümün doğrudan sebebi değilse de (örneğin ordularda bu süreç 16. yüzyılda başlamıştı), yeni bir örgütlenmeler neslinin kurumlar topluluğu arasında yaygınlaşmasına katkıda bulunmuştu.

    . okyanuslardaki ticaret yollarında ticari mallar, para, düşünceler ve mikroplar hep beraber aktığından, donanma hastaneleri salgına neden olan karmaşık etkenler bileşiminin çözülmesi için mükemmel bir ortam oluşturuyordu:

    on sekizinci yüzyıl süresince yalnızca hastaneler değil, bütün bir kurumlar topluluğu değişti. yine de bu değişimi tıbbi terimlerle tanımlamak yararlı olabilir. foucault, bu kurumsal değişimin gerisindeki kılavuz ilkeyi şu deyişiyle etkileyici bir biçimde tanımlamıştı: " 'cüzamlılara' 'veba kurbanı' muamelesi yapmak."m avrupa'da cüzamdan mustarip insanlar, geleneksel olarak genelde ortaçağ kasabalarının surları dışına inşa edilmiş özel binalara kapatılırdı. l 3. yüzyıla gelindiğinde böyle on dokuz bin özel bina vardı. tj4 öte yandan vebanın vurduğu bir kasabanın halkı daha farklı bir işleme tabi tutulurdu; en azından daha 15. yüzyılda bile karantina düzenlemelerini oturtmuş olan akdeniz ülkelerinde durum böyleydi. vebalı kasabanın halkı toplumdan uzaklaştırılmak, gözlerden uzak bir yerde tecrit edilmek yerine evlerinde tutulur, özel sağlık müfettişlerince her gün titizlikle izlenir, vaziyetleri kayıtlara geçirilirdi. gözlemcileri merkezi komutaya bağlayan bir rapor akışı oluşurdu böylece.

    foucault'ya göre, kasabanın açık uzamında uygulamaya konan bu üç unsur -sistematik uzamsal ayırma, kesintisiz teftiş ve daimi kayıt-artık yeni bir biçimde birleştirilmiş ve hastanenin kapalı uzamında uygulamaya konmuştu. 18. yüzyıl hastaneleri optik makineler haline gelmişlerdi, nüfuz edici klinik bakışın eğitilebileceği, geliştirilebileceği yerlerdi; aynı zamanda yazı makineleriydi, "kayıt ve belgelemeye dayalı yöntemlerin uygulandığı büyük laboratuvarlar"dı; viziteler, muayeneler, dozlar ve reçetelerle ilgili her ayrıntı titiz bir biçimde kaydedilirdi.136 bu anlamda, bu modern "cüzam evi" karantinaya alınmış kent merkezini gerçekten de içselleştirmişti. öte yandan, bireylerin belli kategorilere (sağlıklı/hasta, normal/anormal) zorunlu olarak atanmasını sağlayan test ve muayene işlerini yürüten hastaneler, cüzam "işlemi"nde kullanılmış olan ikili bölme ve işaretleme stratejisini benimsiyorlardı. kısacası, hastalıkların kontrolü konusundaki disipliner yaklaşımlar iktidarın evriminde ileri bir "aşama"yı temsil etmez; daha ziyade yüzyıllardır birikmekte olan malzeme karışımına eklenmiş yeni unsurlardır

    bu kurumların yeni mimari tasarımları ve yeni inceleme, belgeleme teknikleri geliştirildikçe, "cüzamlılar" (öğrenciler, işçiler, mahkumlar, askerler) gerçekten de veba kurbanlarıyla aynı işleme tabi tutuluyordu: yerlerine sıkı sıkıya bağlı kılmıyorlardı, davranışları (ya da hataları) sistematik olarak izleniyor, kaydediliyordu. fakat bütün bunlar, disipline yönelik bu yeniliklerin tek kaynağının tıp kurumları olduğu anlamına gelmez. bazı eğitim örgütlenmelerinin yanı sıra, ordular da bu alanda büyük yenilikçi güçlerdi. foucault, bu gayri resmi tekniklerin kendiliğinden bir araya gelip kenetlenerek kendi kendine örgütlenen bir ağ ya da "anonim bir hakimiyet stratejisi" oluşturduğu varsayımını inceler. onun sözcükleriyle bu stratejiyi oluşturan şey şuydu: farklı kökenlerden gelen, farklı yerlere dağılmış, birbiriyle örtüşen, birbirini tekrar eden, taklit eden, destekleyen, uygulama alanlan bakımından birbirinden ayrılan, bir araya gelerek yavaş yavaş genel bir yöntemin anahatlannı oluşturan genellikle de minör birçok süreç. bu süreçler, erken tarihlerden beri ortaöğretimde işbaşındaydı, sonra ilkokullara da geçtiler; yavaş yavaş hastanelerin uzamına yayıldılar; otuz-kırk yıl içinde de askeri örgütlenmeleri yeniden yapılandırdılar. kimi zaman bir noktadan diğerine hızla aktılar (ordu ile teknik okullar ya da ortaokullar arasında), kimi zaman da yavaş yavaş ve gizliden (büyük atölyelerin gizlice silahlanması) aktılar.

    bu kurumların bazıları (çoğunlukla ordular, ama aynı zamanda okullar), insan bedenlerini bir kayıt ve gözlem ağı içinde bir araya getirmenin yanında hem talim hem cezalandırma amaçlı sürekli fiziksel egzersizlerle ve hemen itaat uyandıran sinyallere dayalı bir komuta sistemiyle bu bedenlerin enerjisini de emiyorlardı. bu unsurlar hep birlikte büyük "ölçek ekonomileri"ni oluşturuyorlardı.

    bedenin hiçbir farklılık arz etmeyen bir bütün olarak değerlendirildiği kölelik ya da serfliğin tersine, burada önemli olan bedensel eylemlerin mikro nitelikleriydi. yeni hedef bedenleri incelemek, bedensel eylemlerin temel niteliklerini belirlemek, ardından bedenlerdeki uygulama bilgisini boşaltmak ve onları sabit rutinlerle yeniden programlamaktı. sonuçta askerlerin "verimliliği"nde gözlenen artış, hollanda ordularının savaş alanında neden o denli başarılı olduğunu da açıklar.

    750 sonrasında avrupa'da nüfus artışı yoğunlaşırken, yeni kitleler hastaneler, fabrikalar, okullar ve başka kurumlardan oluşan inceleme, kaydetme ve bölümleme makineleri tarafından "işlenme"ye başladı. bu kurumlar ayıklama aygıtı vazifesi görüyordu; mevkilerin homojen olduğu hiyerarşik yapıları doldurmakta kullanılacak "normal" yurttaşlar rezervuarından belli bireyleri ayırıyordu.

    hollandalılar daha büyük sığırlar yetiştirdi, britanyalılar ise üstün kalitede yün veren koyunlar. bu yetiştirme pratikleri yaygınlaştıkça, sürekli gözlemlerin ve kayıtların kullanılması da yaygınlaştı. (1650-1800)

    nasıl ki denizaşırı denizcilik (türlerin kitlesel aktarımını sağlayarak) dünyanın belli bölgelerinin homojenleşmesini hızlandırmışsa, hayvanların gen akışı etrafında tekeller ve oligopoller kurulması da avrupa'nın genetik heterojenliğinin imhasına katkıda bulundu.

    topraktaki besinleri yabancı otlardan esirgemek ve avcı hayvanların çiftlik hayvanlarını yemesini önlemek insanların besin zincirlerini kısaltmasının başlıca yoluydu; buna bağlı olarak da ürünlerin dönüşümlü ekilmesi eski yöntemin kritik bir parçasıydı. flamanların tarımsal yoğunlaşmaya katkılan nadas döneminin bertaraf edilmesi, onun yerine tahılların yemlik ürünlerle (örneğin yoncayla) dönüşümlü ekilmesi olmuştu. hollandalı tarihçi jan de vries'in savunduğu gibi, nüfus artışı eski yöntemi sıklıkla bir kısırdöngüye hapsediyordu: insan besinlerine talep arttığında toprakların daha büyük bir bölümü tahıl üretimine ayrılıyor, daha azı otlak olarak kullanılıyordu. bu da hem sürülerin boyutlarının küçülmesine hem de kullanılabilir gübre miktarının azalmasına yol açıyordu. gübre azaldığı için de toprağın verimliliği azalıyordu. getiriler azalınca toprağın daha büyük bir bölümü tahıl üretimine ayrılıyor, bu da gerilemeyi iyice artırıyordu. t48 bu kısırdöngüyü verimli bir döngüye çevirmenin bir yolu, dönüşüm sistemini yeniden örgütleyerek sürülebilir toprakların yemlik ürün miktarına katkıda bulunmasını sağlamaktı.

    son derece kentleşmiş bir bölge olan flandre, avrupa'nın en az feodal bölgelerinden biriydi; bu durum, yeni tarım yöntemlerinin neden burada geliştiğini büyük ölçüde açıklıyor. fakat bölgenin feodal olmaması, "kapitalist" olduğu anlamına gelmiyor. daha önce tekrar tekrar işaret ettiğim gibi, özel mülkiyet ve ticarileştirme her zaman antipazarların varlığına işaret etmez. nitekim de vries de bu tarım rejiminin evrimini analiz etmek üzere, biri piyasaların müdahalesine diğeri antipazarların müdahalesine dayalı iki ayn model geliştirerek bu farklılığın altını açıkça çizer.

    1800'lerin ortalarına gelindiğinde, ingiltere'de geniş ölçekli tarım yeni avrupalar'daki, yani abd, avustralya ve arjantin'deki benzer, fakat daha büyük girişimlerin gölgesinde kaldı. buralarda (aynı zamanda sibirya'da da) norfolk sisteminin ayırt edici özelliği olan ağa, yeni bağlantı noktalan veya düğümler eklenmişti (hasat yapmanın kimi yönlerini otomatikleştirmiş olan mccormick'in biçerdöğeri gibi yeni makineler biçiminde) ve ağ daha büyük boyutlara ulaşmıştı.151 dahası, norfolk sistemine damgasını vuran çok sıkı besin döngüleri, doğal ve yapay gübrelerin tarımsal üretimde kullanılmaya başlamasıyla birlikte aniden açılıp genişlemişti.152 örneğin abd' ye, şili gibi uzaklardaki bir ülkeden bile gübre akıyordu.153 besin döngülerinin uzaklardan gelen girdilere açılmasının yanı sıra, ortaya çıkan ürünler de topraktan kopmuştu: birçok gübredeki azot ve fosfor, bitkiler tarafından tam anlamıyla emilemiyordu (bu besinlerin neredeyse yarısı ziyan oluyordu). bu besinler norfolk sisteminden kaçarak yeraltı sularına karışıyorlar ve ötrofıkasyon denilen bir süreçle yeraltı sularını aşırı derecede zenginleştiriyorlardı.154 dahası çiftlik dışından her besin akışı, antipazarlar açısından yeni bir sisteme giriş noktasıydı ve dolayısıyla gıda üreticilerinin denetimi daha fazla yitirmeleri anlamına geliyordu. birazdan göreceğimiz gibi, yüz yıl sonra şirketler, aşırı gübreleme gerektiren tahıllar üzerinde genetik mühendisliğe gidecek, böylece antipazarlar sisteme giriş noktalarını ürünlerin genlerine dek genişletecekti.

    bitki biyokütlesi akışı üzerindeki, topyekfine yakın bu tür bir genetik denetim ancak 20. yüzyılın sonlarında gerçekleşti, fakat bitkilerin genlerini disipline etme işlemleri 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında zaten uygulanıyordu.

    melez mısır, çiftçilere ilk kez 1926 yılında tanıtıldıysa da, 1933'e gelindiğinde mısır kuşağı'ndaki arazilerin yalnızca yüzde 1 'ine melez türler ekilmişti. fakat bu durum hızla değişti, 1944'e gelindiğinde mısır kuşağı'nın yüzde 88'ine melez mısır cinsleri ekilmişti. getiriler hızla arttı: "mısır gücü" doğmuştu

    19. yüzyılda amerikan mısırının gen havuzu çeşitlilik bakımından zengindi, fakat il. dünya savaşı'na gelindiğinde bu genlerin büyük bölümü dışarı atılmış, yerlerini iç döllemeyle üretilen birkaç ebeveyn cinsin klonlanmış genetik malzemeleri almıştı.

    o dönemlerde bu süreç "ilerleme" gibi görülüyordu, fakat mısır kuşağı'nın (ve gıda üretilen başka bölgelerin) homojenleşmesi gerçekten de son derece tehlikeliydi. tahıllar ve hayvanlar, antik çağlardan bu yana tıpkı insan nüfusları gibi salgınlara açık oldularsa da, genetik yapılarının bir ölçüde heterojen olması tükenip gitmelerini önlüyordu.

    sonuçta ortaya çıkan genetik tektipleşme birçok sanayileşmiş ülkeyi, bugün "gen zengini" gelişmemiş komşularının genetik kaynaklarını kıskançlıkla gözleyen "gen yoksulu" ülkeler haline getirmiştir.

    abd'de (ve ingiltere'de, almanya'da) soyarıtımı kayıt ofisi gibi özel örgütler kuruldu ve insanın gen havuzunu sürekli bir kayıt ve gözlem sistemine tabi tutma işini üstlendi

    amerikan soyantımcıları, birkaç kurumu insanın genetik malzeme akışının denetimine doğrudan dahil etmeyi başarmıştı. 1907'de lndiana'dan başlayarak, yirmiyi aşkın eyalet açıkça belli genleri gen havuzundan def etmeyi amaçlayan bir girişimle mecburi kısırlaştırma yasaları çıkardılar. bu "genlerin" birçoğu düzmece olmasına rağmen (örneğin ayyaşlık, geri zekalılık ve serserilik "genleri"), binlerce insan kısırlaştırıldı ve soyantımı hareketinin ölmesinden çok sonra bile zorla gen havuzundan ayn tutuldu.

    göçü denetim altında tutma uygulaması konumuzla epeyce ilgili, çünkü bugün hala bir "ayıklama aygıtı" işlevi gören yeni bir tür inceleme tekniği kullanılmaya başlamıştı: ıq testi. aslında özel bir eğitime gereksinim duyabilecek çocukların tespit edilmesine katkıda bulunmak için [ 1905 ile 1908 arasında alfred binet tarafından] geliştirilen ıq testi, amerikan soyantımcılarının elinde bütün çocukları ve yetişkinleri [kalıtsal olduğu varsayılan] zihinsel değerlerine göre sınayıp derecelendirmeye yönelik rutin bir aygıta dönüştü.162 bir "rasyonalite" özü koyutlanıyor, beyinde bir "şey" olarak somutlaştırılıyor, sonra da gen havuzundaki varlığı ya da yokluğu kurumsal yönlendirmeye tabi tek bir "gen"le bağdaştırılıyordu.

    on dokuzuncu yüzyılda abd'de obstetrik (doğumla ilgili bilim dalı) ve jinekolojinin yükselmesiyle birlikte tohum soyu konusunda çok önemli bir kurumsal tecavüz yaşandı. bu yeni uzmanlıklar birkaç onyıl içinde doğuma yardımcı olan yöntemler ve uygulamalar konusunda neredeyse tekel konumuna yerleşti. "20. yüzyılın başlarında doktorlar, ebeleri ortadan kaldıran ve doğumu evden hastaneye taşıyan 'obstetrik reformları' için bastırıyorlardı. l 900'de amerikalı kadınların taş çatlasa yüzde 5'i hastanelerde doğum yapıyordu, l 940'lara gelindiğinde bu oran yüzde 50'yi bulmuştu, l 960'lardaysa neredeyse hepsi hastanede doğum yapıyordu."164 doktorların yaptığı tıbbi çalışmaların gösterdiği üzere, hastaneler genetik malzeme akışındaki bu kritik konumu geleneksel uygulamaların elinden alıncaya dek geçen süre zarfında, obstetrik uzmanları kadınlara, ebelerin hiç vermediği kadar zarar vermişti. forsepslerin sertçe kullanılması doğum kanalında yırtılmalara yol açıyordu, hijyen koşullarının yetersizliği yenidoğanlar arasında hastalıkların yayılmasına neden oluyordu

    hastanelerde doğum yapan uyuşturulmuş kadınlar, bu iş sırasında alınan kararlar (örneğin cerrahi müdahale gerekip gerekmediği kararı) üzerindeki denetimlerini yitirmekle kalmaz, aynı zamanda sonraki işlemler üzerindeki denetimlerini de yitirirler:
    l 930'1arda doktorlar anne sütü yerine (gerber'in ilk bebek maması reklamlarında "değişken ifrazat" deniyordu anne sütüne), ilaç ve süt şirketlerinin sunduğu bir ürünü, bebek mamasını geçirmeye başladı

    kolera sudan bulaşan bir hastalıktı, dolayısıyla salgına verilecek cevabın su temini ve kanalizasyon atıkları için yeni sistemlerin kurulmasını da mutlaka içermesi gerekiyordu. gerekli altyapının nüfuz edici bir nitelik taşıması (örneğin özel mülkiyetin altından borular geçmesi) ve o zamanlar salgınların hata pis ve zehirli hava kuramıyla (havayı ve toprağı başlıca aktarıcılar olarak görüyordu bu kuram) açıklanıyor olması, projeye direnç gösterilmesine neden oldu ve bu engeller ancak koleranın yarattığı büyük korkuyla aşılabildi. avrupa'nın başka bölgelerinde ve avrupalıların yerleştiği topraklarda da benzer durumlar yaşanıyordu:

    veba amerika'nın kuzeybatısına 1900 civarında gemilerle gelmişti. 1906'daki depremden hemen sonra başlayıp üç yıl süren san francisco veba salgınında 200 kayıtlı ölü vardı. sonuçta abd'nin batı yakası, özellikle de new mexico, bugün dünyada vebanın (özellikle de sıçanlarda ve tarla farelerinde) yerleşik olduğu iki büyük merkezden biridir -diğer büyük merkezse rusya'dır. veba basili batı sahilinden doğuya hızla ilerledi ve 1984'te ortabatı bölgelerindeki hayvanlarda veba basiline rastlandı. yılda yaklaşık 57 km'lik dalgalar halinde ilerliyor ... veba abd'nin kentleşmiş geniş bölgelerin bulunduğu doğu sahillerine ulaşırsa, ya da daha doğrusu ulaştığında, ciddi bir salgın yaşanma olasılığı yüksektir. örneğin new york'ta sıçan popülasyonu yüksektir, bir insana bir sıçan düşer; farelerin -onlar da etkili taşıyıcılardır- sayısı daha da fazladır.11o bu örneğin de açıkça ortaya koyduğu gibi, modem tıbbın mikroorganizmalar üzerinde daha geniş çaplı bir denetime sahip olması, artık bakteriler, virüsler, mantarlar, mikroplar ve başka asalaklarla bir ağ oluşturmadığımız anlamına gelmiyor. fakat bileşimin genelindeki komuta unsurları artmıştır ve bunun da önemli tarihsel sonuçları olmuştur. salgınlarla mücadelemiz sırasında ortaya çıkan tıp ve kamu sağlığı kurumlarının 1900 yılı civarında kentleri bir eşiğe sürüklediğini söyleyerek başlayabiliriz: binyıl içinde (ve muhtemelen tarihte) ilk kez büyük kentler, kırsal kesimden sürekli göç akışı olmaksızın insan nüfusunu yeniden üretebilir hale gelmişti. kent bir anlamda kendi kendini üretir hale gelmişti.

    l 9. yüzyılın büyük sömürgeci girişimlerinden bazıları -abd'nin ( l 904'te) panama kanalı'nı açması ve avrupalı birkaç gücün afrika kıtasını silip süpürmesi- askeri tıbbın sıtma ve sanhumma üzerinde denetiminin artmasıyla mümkün olmuştu. her iki hastalığın da taşıyıcıları (sivrisinekler), "sivrisinek sayılarının ve davranış örüntülerinin titizlikle gözlenmesiyle sürdürülen ve desteklenen" katı bir kamu sağlığı politikası sayesinde disiplin ağına takılmışlardı.111 fakat mikroorganizmaları piramitsel bir denetime tabi tutma yönündeki girişimlerdeki asıl büyük atılım, mikrobu mikroba kırdırmanın sanayi ölçeğinde nasıl mümkün olacağının laboratuvarlarda öğrenilmesiyle gerçekleşti. bu atılım penisilin ve kükürtlü ilaçlar gibi bir dizi yeni kimyasalın keşfedildiği il. dünya savaşı sırasında gerçekleşti. l 942'de antibiyotik terimi ilk kez kullanıldığında, bir mikroorganizmanın metabolizmasındaki yaşamsal bir bağlantıya müdahale eden, böylece onu öldüren ya da büyümesini engelleyen bir başka mikroorganizmanın ürettiği kimyasal madde olarak tanımlanmıştı.112 (bugün bazı antibiyotikler kimyasal olarak sentezlenir, dolayısıyla tanım genişlemiştir.) doğal olarak ortaya çıkan bu maddeler mikroplar arasındaki bir silahlanma yarışının ürünü olabilir

    hiyerarşik tıp kurumlarıyla hızla gelişen mikrop ağlan arasında yeni bir silahlanma yarışı boy vermiştir.

    1970'lerin başında arap petrol karteli fiyat yükseltmeye başladığında, gübre fiyatlarında ciddi bir artış gözlendi ve yeşil devrim çöktü. daha da kötüsü, yeni bitkilerin klonları artık yerel gen havuzlarına hakim olmuştu ve geleneksel çeşitliliğe sahip (gübreye bağlı olmayan) birçok genetik malzeme kaybolup gitti, saatleri geriye almak imkansız hale geldi( bu arada bu arap olayı neoliberalizmin başlangıcı)

    birkaç yüzyıl önce kültürler (islam kültürleri, avrupa kültürleri) genlerin ekosistemler arasındaki aktarımında başlıca taşıyıcılardı; bugünse bu homojenleştirme görevini şirketler üstlenmiştir. örneğin mcdonalds, burbank patatesinin; adolph coors company, moravian ııı arpasının ve quaker oats company de birkaç çeşit beyaz mısır melezinin yayılmasının gerisindeki başlıca aktörlerdir.

    örneğin "disiplinli" domuzlar ve inekler -yani kapalı tutulmanın yarattığı gerilime dayanabilecek ve et kesim sanayiinin talep ettiği tektip özellikleri karşılayabilecek hayvanlar- bugün ya melezlenerek ya da mühendislikle üretilmektedir. dahası hayvan nesilleri arasında gen akışı üzerinde sıkı denetim sahibi olmak için kullanılan teknikler (yapay döllenme, tüpte döllenme ve embriyon aktarımı), "güvenli" ve verimli oldukları anlaşıldıktan kısa süre sonra insanlara da uygulanmıştır. yakın zamanda soyarıtımının yeniden dirilmesine (insan geni bankalarında görüldüğü üzere)18' ve süregiden insan genomu projesine karşın (yeni binyılın ilk onyılı içinde genetik bilgimizin tamamına ulaşmayı hedeflemektedir), türümüzün homojenleşmesi açısından varılacak sonuçlar, tarım ürünlerimiz ve hayvanlarımızda olduğu kadar ağır olmayacaktır. bunu söylemeye gerek bile yok. etimiz kentsel gıda piramidinde akmadığından, gıda işleyenler ve ambalajlayanlar tarafından zorla "evrimleştirilme" riski bizim için pek söz konusu değildir. yine de daha önce gördüğümüz gibi, insanın genetik manipülasyonu da gerçek bazı tehlikelere gebedir. fakat bu tehlikeler başka yerlerde yatmaktadır.

    vebayla mücadele için geliştirilen, sürekli tetkike ve kayıt tutmaya dayalı kurumsal stratejiler önce insanlara, arkasından bitki ve hayvan soylarına uygulanmıştı. kalıtsal hastalıklarımızı tespit amac.yla (insan genomu programının gerisindeki temel mantık budur) izlenmemiz için geliştirilen genetik testler de, birçok kurumun insanları izlemek ve ayıklamak için halihazırda kullandığı giderek artan inceleme prosedürleri silsilesine katılacaktır. şu da var ki, yakın gelecekte genetik testlerle tespit edilebilecek olan birçok genetik hastalığın etkili bir tıbbi tedavisi ya da devası yoktur. bu koşullarda bir genetik testin yapıp yapabileceğinin tümü, bazı bireyleri hastalık taşıyıcısı olarak damgalamak olacaktır. dolayısıyla genetik testleri eleştiren bazılarının dediği gibi "iş verilemez, eğitilemez, sigortalanamaz diye tanımlanan insanların sayısını artırma riskine giriyoruz. biyolojik bir altsınıf yaratma riskine giriyoruz."ı
1 entry daha