159265 entry daha
  • şu an yatağında kıvrıla büküle ilerleyen akarsu gibiyim. dümdüz akmıyorum. çağrışımlarımın ve hislerimin seyrine kapılıp arada böyle sağa sola kayabilirim o yüzden bir akarsu gibi yazarken. hislerim çok çabuk değişiyor çünkü. her zaman da öyle olmuştur hayatımda.

    örneğin bu gece (yarına allah kerim) kendimi basil hallward gibi hissediyorum. hani basil hallward bahçede bir aşağı bir yukarı dolaşıyor ve biraz sonra gene geliyordu da lort henry'e şöyle diyordu ya:

    "dorian gray benim için ancak bir sanat aracı, henry. sen onda belki de hiçbir şey bulamazsın. kendisinden hiçbir iz bulunmadığı zamanlar resimlerimde varlığı daha çok sezilir. dediğim gibi, yeni bir resim biçimi aşılıyor o bana. birtakım çizgilerin kıvrımları arasında, birtakım güzellikleri, incelikleri içinde onu buluyorum. o kadar."

    sonra lort henry ona: "peki öyleyse portresini niye sergiye göndermiyorsun?" diye soruyordu.

    basil hallward da: "çünkü, ben bu resme, istemeden, şu garip sanatkar tapınmasından bir parça koymuş bulunuyorum. bundan kendisine hiç söz etmek istemedim elbette. onun hiç haberi yok bundan. ikimiz de bunu hiçbir zaman bilmeyeceğiz. gel gelelim, başkaları anlayabilir; benim ise onların o yalınkat meraklı bakışları karşısında ruhumu çırılçıplak sermeye hiç niyetim yok. kalbimi onların mikroskobu altına koyacak değilim. o resimde benden çok şey var, henry... çok şey!" diyordu.

    günümüzde kırık bir kalp çok satıyor, üst üste baskı yapıyor. ama basil hallward ün kazanmak için tutkunun ne kadar gerekli olduğunu bilen ozanları işte tam da bu yüzden hiç sevmiyordu:

    "sanatkar güzel şeyler yaratmalıdır ama, içine kendi hayatından hiçbir şey koymamalıdır. öyle bir çağda yaşıyoruz ki herkes sanatı sanki yaşamış bir kişinin öyküsü imiş gibi ele alıyor. güzelin soyut anlamını yitirdik. bir gün dünyaya göstereceğim bunun ne demek olduğunu. onun için de benim dorian gray portremi kimse görmeyecek." diyen basil hallward'a "bence yanlış düşünüyorsun ama, basil, tartışacak değilim. düşünce bakımından yollarını yitirmiş olanlar tartışırlar ancak." diyordu lort henry.

    ekşi sözlüğe yazmaya başlayalı uzun zaman oldu. çaylaklık zamanlarımı hatırlıyorum da... o zamanlar yazarlara mesaj gönderemiyorduk. yazarları ulaşılmaz zannettiğim bir dönem bile oldu. onlara ulaşmak benim için ünlü birisine ulaşmak gibiydi. otisabi, depeyi, terelelli temcik... "ah bir konuşabilsem"di adeta benim için. hatta bazen "ekşi sözlük dertleşecek insan veritabanı" başlığından anonim olarak connected'den herhangi bir yazara yazıyordum. kime yazdığım önemli değildi. zaten hangisi olursa olsun mutlaka sanki önemli birisiyle konuşuyormuş gibi hissediyordum. sonuçta o kadar kişi arasından seçilip çaylaklıktan yazarlığa terfi etmiş, yazmak konusundaki rüştünü ispat etmiş birisiydi o. hatta bir keresinde ilk defa entry'mi favlayan birini gördüğümde çok sevinmiştim. üstelik favlayan kişi bir yazardı. ilk yazar olduğum gün de çok sevinmiştim. uzun zaman sonra yazar olduğumda ilk olarak nickimi değiştiremediğimi öğrendim. yazar olduktan uzun bir zaman sonra da takip, takipçi listesi olduğunu ve profil fotoğrafı koyulabildiğini öğrendim. ilk iş ne kadar takipçim olduğuna bakmak oldu. oldukça azdı. hatta o kadar zaman ekşi sözlükte kendi kendime konuşmuşum denilebilir. tabi bunun yanında basit dil bilgisi kurallarını dahi bilmeyen kişilerin ve hatta hiçbir orijinal tarafı olmayan insanların da yazar olabildiğini öğrendim. bitişik yazılan de bağlacı, söyleyen hakkında ne çok şey anlatıyor. kaynaksız bilgi(!) sunan bir sürü "yazar"la karşılaştım.

    çaylak olduğum zamanlar günlük gibi kullanırdım ekşi sözlüğü biraz ben. yalnız hissederdim, yalnızlığımı anlatırdım; mutlu hissederdim, mutluluğumu anlatırdım; düşün ki o bunu okuyor'da "o"na yazardım. içimden geldiği gibi, çağrışımlarım beni nereye götürürse, kimseden çekinmeden... bazen insan kendini korumak için kibirliymiş gibi davranır. bazen umursamıyormuş gibi. bazen de komik biriymiş gibi.
    ama herhangi bir yerde yaptığım rolü burada yapmazdım. komik biri olmak zorunda değildim örneğin. kibirli, umursamaz biri gibi görünmek zorunda da değildim. içimden nasıl gelirse öyleydim. umursuyorsam umursuyordum. kırıldıysam kırılıyordum. üzülüyorsam üzülüyordum. gülüyorsam gülüyordum. buydu. neysem oydu. bugün bir şeyler değişmiş gibi hissediyorum. içimden geldiği şekliyle konuşamıyormuş gibi hissediyorum ben. burada kimselere anlatmadığım anılarımı paylaştığım oldu. burası olmasa asla kimselerin bilmeyeceği bir dağ sessizliğini akort eden sırlarım öylece bana kalırdı. ama çocukluğumu, el değmedik acılarımı, çantayı anlattım burada.
    anlattım ama bugünlerde basil hallward gibi hissetmeye başladım. kalbimi, ruhumu meraklı bakışların karşısına çırılçıplak olmasa da nispeten soyunarak serdim. ve bugün kalbimi birilerinin mikroskobu altına yatırmış hissediyor ve bir pişmanlık duygusuna kapılıyorum. bu duyguya kapılmalı mıyım emin değilim. sonuçta o an içimden onları yazmak gelmişti ve yazmıştım baktığında. tıpkı şu an olduğu gibi. ama söylediğim gibi. yaklaşık birkaç aydır kendimi nedense sansürlüyorum. aslında nedenini biliyorum. dışarıda rol yaptığım ya da burada tanıştığım insanların burayı okuyor oluşu. sanki onlara rol yapmaya devam etmek mecburiyetindeymişim gibi hissediyorum. (bunu yapmamalıyım)
    şayet burası benim günlüğüm olarak kalsaydı onu hiç kimseye okutmazdım. eminim birçok kimse de öyle yapardı. çünkü insan ancak kendisine yazıp kendisine okuttuğu haliyle en içindekini yazabiliyor. ne kadar rol yapmıyor gibi gözüksek de cümlelerinde bazı duygularını sansürlüyor. bu haliyle bile hayal kırıklıklarımı, güçsüzlüklerimi bu kadar açık yazmak bazen kötü hissettiriyor. elbette yazdıklarımızda bazen kendimizi güçlü göstermeye çabaladığımız zamanlar da oluyor. ennihayetinde "her otobiyografi aynı zamanda bir müdafaanamedir." insan zaaflarından bahsederken bile cümlenin sonuna bir "ama" ekliyor ve gücünü göstermeye çabalıyor. tıpkı küçük prensin çiçeğinin bütün o nahifliğine rağmen dikenini göstermesi gibi. "ama benim dikenim var!" anladın mı? bazen burada yazdıklarımı beni daha yakından tanıyanlarla paylaşasım geliyor ama ufacık bir tereddüde kapılıp bundan vazgeçiyorum. insan, ruhunu nedense en yakınlarının gözlerinin altına yatırmaktan imtina ediyor. şimdi burada zaman içinde tanıştıklarım da oldu. bazen yakın arkadaş, bazen görüşüp iki haftalık sevgili olduğumuz insanlar da... (uzun zamandır gönül ilişkilerim iki haftadan fazla sürmüyor eninde sonunda pörtlüyor da benim)
    başka bir platformda beni tereddüde düşüren "şey" artık burada da tereddüde düşürüyor. "acaba bunu okuyup şöyle düşünür mü? acaba burada bu kelimeyi kaç kişi üzerine alınır. şimdi kesin şu mesaj atar" gibi birtakım kaygılar. buraya ilk kaydolduğumda baya rahattım. kahverengi defterime yazar gibi yazıyordum. bazen gözyaşı dökerek bazen kahkahalar atarak yazıyordum. uzun zamandır kendim olamıyorum burada da. kaygılarım var. e insanız, başkaları önemli oluyor nedense. hakkımızda kötü düşünsünler istemiyoruz her ne kadar "sikeyim insanları" desek de. umursamazlık zayıf insanların savunma mekanizması. terk etmek yine terk edilmemek için belimize taktığımız bir tabanca, ama kurusıkı bir tabanca. keşke diyorum bazen hiç tanışmasaydım birileriyle. kahverengi defterime yazıyor gibi yazmayı özledim zira. bir dış gözün "harika olmuş" demesi bile rahatsız ediyor sanki. bununla beraber tuhaftır görülsün, okunsun istiyorum yazdıklarım. hatta bu sebeple ufak üçkâğıtlar yaptığım da doğrudur.
    hikayemi yetkinlik gördüğüm bir yüzde okuma hevesindeyim. bunun sebebini daha önce şurada açıklamıştım aslında.

    (bkz: #96754134)

    çünkü bazen insan "yazımı okudun mu?" diye soracağı bir yüz arıyor.

    ama işte birisinin kalkıp içinden "bunun da götü kalkmış havalara bak" diyecek olması ihtimali rahatsız ediyor beni. birinin içinden bile olsa "saçma. olmamış. hani beni seviyodu bu; hani böyle demişti!" gibi... ya da bi kelimeyi üzerine alınıp "bunu bana mı dedin?" vs deme ihtimali........
    sevmişimdir. mutlaka bi şeyini sevmişimdir... de işte... olmamıştır sonra. olmuyor da zaten. bir yerde hep patlıyor.

    bunun için hiç sevmedim ben dış gözleri. dıştan yapılan had bilmez yorumları. hikâyeme üstten bakıp yaşı büyük biri edasında verilen dersleri hiç sevemedim. yetkinlik gördüğüm birinin kendi hayat hikâyesini anlatıp vereceği "ben olsaydım...." şeklinde başlayan dostane tavsiyelere gene bi nebze kulak asarım. ama bir de benim yetkinlik, bilgelik görüp gönlümle arayıp bulduklarım var ki onlardan bazılarını saymak gerekirse örneğin kemal sayar'dır, saadettin ökten'dir, burhan eren'dir, cahit çollak'tır. böyle kendilerinde yetkinlik gördüğüm kimseler dillerini her hikâyeyi biricik kabul ederek yontarak şiirleştirirler ve hikâyelerini anlatırlar. evet, sadece bunu yaparlar. senin hayatına bakıp onu yorumlayıp yaşamkoçuvari yüzeysel öğütlerini sıralamak yerine yaptıkları tek şey hikâye anlatmaktır. bilgece verirler tavsiyelerini bile. hikâye anlatıcıları hayata dair derslerini sezdirmek kabiliyeti ile verirler. milyonuncu kez duyduğum şeyleri milyon birinci kez tekrar etmezler. "rol yapma! kendin ol! yalan söyleme! risk all!" falan gibi yaşamkoçuvari yüzeysel tavsiyeler vermezler. zaten bunu bininci kez duymak da bana hiçbir şey katmayacaktır. ima ile hikâyene dokunup içinde demleyeceğin ve hayatına rehberlik edecek bilgece hikâyeler anlatarak yaparlar yapacaklarını. çünkü insan kendisine öğüt verecek birisinde bir bilgelik, bir yetkinlik görmek ister. terapötik ilişki kurabildiği bu bilge kimseleri can kulağıyla dinler. her söylediği değerli olur kendisi için.

    ve o kimseler hikâyelerini hayatına değebilecek imaları ile anlatır geçerler. bilirler ki sezdirme en etkili öğüttür ve hikâyeye saygıdır. ipuçlarını verip keşfi sağlamakla ona ve aklına, keşfetme kabiliyetine de hürmet ediyoruz demektir hem. zira asıl kabiliyet sezdirme kabiliyetidir. yoksa ideolojik metinler olur yazdıklarımız. işte yetkin kimselerin hayatımı okumalarına muhtacım diğer taraftan.
    kişi okur. ihtiyacı olan da öğüdünü alır gider. ama onun haricinde hikâyesi ve yaşantısı olmayan birinin vereceği boktan öğütlere ve yorumlara bakış açım budur .

    - "kendine güven! kendini sev! rol yapma! kendin ol! doğru söyle! umursama!"

    - e tamam o zaman oldu ya çok sağ ol gerçekten ışık tuttun ben de ne eksik diyorum kaç gündür amınakoyim iyi ki söyledin yani. hemen yarın gelip başlıyorum.

    görselde ve diyalogda gördüğünüz üzere bunu yapabilen kişileri gösteren çizgi hani neredeyse yok gibi bir şey. çok çok az yani. kaldı ki hayatının büyük çoğunluğunu kitaplarla geçiren birisine böyle boktan öğütler vermek vejetaryeni işkembeciye götürmek gibi bir şey.

    bununla beraber işte belki bu tür yetkinlik göremediğim gözlerin bana bakışlarının olmadığı bir yerde, mesela evimde atıyorum dilediğim gibi tepinip zıplayabilirim, dans edebilirim (ha gene çekinmeden yapacağımı yapıyorum o ayrı). ama (dandik) bir ikinci gözün beni seyrettiği (aslında seyrettiği değil de hiç ilgisi olmayan abuk subuk manalar çıkartıyor olması) ihtimali düşüncesi hareketlerimi sınırlıyor -gibi-. bugüne kadar olmadı çok şükür de hani atıyorum birinin"uzun yazmışsın kısa yaz" demesine(hatta içinden geçirmesine bile) sikimde değil diyorum ama deli ediyor beni. sinir oluyorum. kardeşim yazmış bir ara:
    "ya insanlar nasıl sağlıklı bir biçimde tartışıyor ben belli bir zaman sonra kendimi duvara fırlatıyorum sinirden" diye. vallaha ben de. insanın cidden bi yaştan sonra aptallığa tahammülü kalmıyor. karşıki duvara kendisini vura vura gebertmek istiyor. hatta bak eminim şu an yazıyorum ya bunları, tam da bahsettiğim profildeki kıl olduğum insanlardan gene bazıları "ben sizin iyiliğinizi düşünüyorum" gibi gıcık bir jargonla gelip kafa sikecekler biliyorum. okuduklarını da anlayamıyorlar bu tipler zira. türkçeleri de zayıf. sıkıntı büyük yani. sorun bu. türkçe önemli. özellikle okuduğunu anlayamayanlarla ya da anladığını zannedenlerle dolu bu ülkede anlaşılma ihtiyacı ciddi bir lüks haline gelmiştir. bir okulum olsaydı ve bana "nedir kardeşim bu okula alınma şartı?" diye sorsalardı "okuduğunu anlasın yeter" derdim.

    her zaman yürüdüğüm gibi yürüyemiyorum işte bu yüzden. "önce sol, sonra sağ, ve ileri..." yürümek bu kadar basit ve sıradan. fakat sanki burada şu günlerde kapıldığım his bana yürümenin kurallarını fısıldayan ağızların olduğu yönünde. sağ adımı atsam, kalkıp "o adım öyle mi atılır" diyecekmiş gibi birisi. ya da "önce solu atmalıydın" diyecekmiş gibi. "önce sol, sonra sağ, şimdi ileri" şeklinde yürümeyi aşama aşama tarif eden birisi karşısında insan telaşa kapılıp yüzükoyun yere kapaklanabilir. öyledir, en basit eylemler bile birisi tarafından tarif edildiğinde karmaşıklaşır, yapılamaz bir şeye dönüşür. oysa "yürü işte"... her zaman yaptığın şey. insanın kendi yürüyüşü olmalı oysa. hiç olmazsa kendisi gibi yürüdüğü sokakları. her zaman yaptığın yürümek konusunda bile hal böyleyken söz konusu en derin duygularımız, en içtekilerimiz, hâlimiz olunca iş daha da karmaşıklaşıyor. insanoğlu çamur gibi. ellerine alıyorlar o çamuru. yumruk yapıp sıkıyorlar. ya avucundan, ya parmaklarının arasından kendine bir delik bulup fışkırıyor. "bunu" kabul etseler "şunu" kabul etmiyorlar. "bu" tamam da "şu" olmamış diyorlar. evet biliyorum kimseye yaranamazsın bu yüzden. evet biliyorum, kimseyi takmamalıyım bu yüzden. "üniversiteyi kazanır kazanmaz simsiyah pala kaşlarına aldırmaksızın saçlarını kızıla boyatan selin görünümlü kezban" hakkımda ne düşünür diye şekilden şekile girmemeliyim. ama nedense beceremiyorum ben bunu. takıyorum. illa bir yerde şimdi bunu okuyan şu, şu, şu kesin hakkımda şunları, şunları, şunları düşünmüştür diyorum. galiba içimde bir yerlerde hala bir "kendine güvenememek" duygusu pusuda yatıyor. içimde saklı duran aşağılık duygusu dikkatsizliğe muhatap olduğumda harekete geçiyor adeta. kendimi bir hiç gibi hissediyorum. bugün aklıma lisede bir öğretmenimden aldığım "aferin" geldi. bana "aferin çok zekisin" demişti bir keresinde herkesin içinde. ve ben çok içten gülmüştüm buna. kendisi çoktan unutmuştur ama ben bunu hâlâ hatırlıyorum. düşündüm, neden? neden hâlâ bunu hatırlıyorum? çok mu az takdir edildim? çok mu az beğenildim? hâlâ beğenilmeye mi ihtiyacım var ki lisede bir öğretmenimin bana söylediği bu şeyi hatırlayıp gülümsüyorum.

    evet... galiba birtakım sebeplerden ötürü içimde saklı duran aşağılık duygusu çok çabuk harekete geçiyor. karışık konuşuyorum değil mi? ama söyledim ya şu an zuhurat tan konuşuyorum. yatağında kıvrıla büküle ilerleyen akarsu gibiyim. dümdüz akmıyorum. arada böyle sağa sola kayıyorum. içimden geldiği gibi. içimden geldiği gibi konuşmama müsaade edin zira şu an ben çağrışımlarımın, hislerimin seyrine kapılıp yazıyorum. öyle bir bütünlük falan yok, farkındayım ama zaten öylesine konuşmak için yazıyorum biraz da şu an. takılmayın yani. gene birazdan içimde sakladığım bi şeyleri itiraf edecem galiba. neyse.

    ekşi sözlük benim için deniz gibi. ve burada yaptığım şey bildiğin denize resim çizmek. bazen soruyorlar bana: "ne demek istedin, lütfen şu hikayenin şurasını ya da tamamını anlatır mısın?" gibi... bazen yüklemi olmayan cümleler kuruyorum. cümlelerimi yarıda bırakıp yüklemini onun acısını yaşamış olan anlayıp bulsun istiyorum. devamı olmayan cümleleri doğru tamamlayanlar o acıdan en az bir kaşık yudumlamış oluyorlar. soru soranlar da işte genelde o duyguyu, o hissi bir kere bile hissetmemiş kişiler oluyor. yaşayan, bilip anlıyor; yaşamayan, anlamayıp soruyor ve de yoruyor. sanırım şu an 700 resim var çizdiğim. henüz takvimlerin tarihini yazmadığı; şarkılarını toprağın, güneşin bestelediği; sessizce dinlediği ağaçların, yine sessizce ağladığı bir dünyaya dair, yazılar yazıyor, resimler çiziyorum denize. bana sormasın kimse ne yapıyorum böyle? denize çizdiğim resimde her şey... demek isterim onlara. sorma onun için. bir kezban atasözünün de dediği gibi: beqen qec yorum yapma!¡ neden böyle yapıyorsun? aslında çok basit. canım öyle istediği için. bugüne kadar ne yaptıysam büyük çoğunluğunu canım öyle istediği için yaptım.

    bu resimler arasında zaaflarımı, en içimdekini, itiraflarımı, nefretlerimi, uç duygularımı açıklamada oldukça cesur davrandıklarım da var; işin içine mizah karıştırıp eğlenmek için öylesine kurgulayıp yazdıklarım da... farkında olmadan basil'in yapamadığını yapmışım sanki. resimlerime benden çok şey koymuşum. hâlâ itiraf edemediklerim, utandıklarım olsa da yine de resimde benden çok şey var! hakeza şu an çizmeye uğraştığım resim de öyle. "ağlattı" diye yazıyor biri; "gözlerimden yaş geldi, hâlâ gülüyorum" diye yazıyor öteki. bazen gelen mesajlarla odama ağlama sesleri doluyor; bazen de kahkaha sesleri. ama bazense hiçbir ses dolmuyor odama. eskiden resimlerimi kahverengi defterime çizerdim. orası apayrı bir deniz. belki orada daha cesur şiirler yazıp, resimler çizdiğim bile oluyordu. hiçbir kaygı taşımadan olduğu gibi yazabilmek cesaretini ıssız denizlerde yapabiliyor insan. biri bakarken soyunamamak diyeyim ben ona. çırılçıplak kalmasam da don kilot kalabildim sanırım yine de. o zamanlar bütün bunların herkesten gizli olmasıyla gizli bir gurur duyardım. çünkü bir yerlerde kimsenin haberinin olmadığı bir adam kutsal acılar çekiyordu. bazen acaba öyle mi kalsaydı diyorum. ama söylediğim gibi diğer taraftan bütün hislerimin benimle gömülecek olmasını da kabullenemiyorum doğrusu. bütün bunları yalnızca kendi kendine konuşup kaydetmeden öylece ölüp gitmek işime gelmiyor. galiba en azından bir kısmı bilinsin istiyorum. bir tema için bir malzemeydi acılarım. bakın şimdi bir şey daha çağrışım yaptı acı deyince. acı çekmenin insana artık iyi geldiği bir eşik vardır. alıştığı o acının bir gün ondan ayrılacağını düşündüğünde ne yapacağını bilemez bir yerden sonra insan. bir ressam; bütün bir ömrünü, kendinden çok şeyler koyacağı bir portreye bir yüz arayarak geçirir. fırçasını batırdığı renklerin bulunduğu palet "acı"sıdır. "o benim için ancak bir sanat aracı!" diyen birisi kuyuya düşmekten artık memnundur. bir adam her gün aynı acıyla kıvranıp sigara içmeyi sever bir zaman sonra. onu hâlâ hatırlatan bir zaman dilimi olduğu için midir bilinmez, bazıları sever acı çektiği saatleri.
    bilirsiniz, bazen insan düştüğü kuyuda, kuyuya düşmekten memnun, öylece boşluğa bakar.
    "bunu da bilirsiniz. acı çekmek bir süre sonra çok iyi gelmeye başlar insana. şairin “fiyaka” dediği yerdir orası. acısını bir başına yaşamak, acı olmasa hayatta kalamayacağını zannederek o acıyı kaşık kaşık yudumlamak ister. günün birinde, belki bir sabah aydınlığında, belki bir ikindi güneşinde, belki bir gecenin dibinde bakar ki acı yoktur. acı yoktur ve hayatta kalmayı başarmıştır. ilerde, ta uzakta gördüğü şey bir serap değil, kendisine doğru yaklaşan bir teknenin yelken direğidir. bu acıdan adada yeteri kadar yalnız kalmış, esareti bitmiştir. bitkin ama umutlu şekilde biner tekneye. adını bilmediği, tadını ise bir daha asla unutamadığı bu acıdan bir başka yere göçer."
    rahatladınız değil mi başka bir yere göçme sahnesinde. işte ben... galiba uzaklarda o yelken direğini görsem bu adadaki esaretimin biteceğine üzülürüm. bazıları o kadar uzun zaman geçirmiştir ki adada, eşkiya filmindeki baran gibi kalıverir esaretinden kurtulduğunda.
    demek istediğim... işte "o" da... benim için artık çekmek istediğim acının bir aracı oldu sanki. acıyı iyi etmenin en doğal yoludur hüzün. ve bu 'acı'dan gidecek olmak bile bir tür vefasızlıkmış gibi geliyor bana. bir yanda yuva kurup mutlu olmak isteği diğer yanda bu his. hem dürüst hem vefalı olunmuyor. küçük sevgi denemeleri yapıp bazen sahiden ısınıyor birilerine için ama biliyorsun ki acı çekmek için hâlâ "o"nu hatırladığında olmayacaktır. neden bilmiyorum, zevk duyuyorum bu acıdan. bunun acısını çekmeden yaşamak hayatımın bütün anlamını silip atmakmış gibi geliyor. "acıyı sevmek olur mu?" diyor ya şarkıda. ben bu şarkıyı ne zaman duysam, tam burasında, kendi kendime "oluyor galiba" diye mırıldanıyorum. galiba şiir de sevmiyormuşum ben aslında ama nedendir bilmem bir tek "o"nu düşününce şiir yazasım geliyor. onun kadar kimseyi sevmediğim doğrudur. ama sanmıyorum doğru olsun ondan sonra bir kişiyle bile denemediğim.
    çok sevmem ben insanları. aşırı adam seçerim.
    eskiden öyle değildi ama bir gün bir baktım kestirip atan bir adama dönüşmüşüm. hiç mi içim ısınmadı birine? ısındı tabi. bazen "oluyor galiba, yapıyorum, seviyorum" der gibi oldum, bazen yalnız kalmamak için numara yaptım, bazen beni sevişi ve ilgisi hoşuma gitti muhatabımın, bazen, öylesine takıldım. hiç yatmadım ama biriyle bile ben. kendime yakıştıramadığım şeyler yaptım. sonra pişman olup dürüstlüğü oynadım. olmuyor, dedim. eninde sonunda nefret edildim. bazen terk ettim. pişman oldum. geri döndüğümde kimse kalmadı. hayat akıp geçti. sırf evlenmek için "iyi bir insan olsun yeter" düşüncesine bile kaptırdım kendimi bir gün. insan acısını sevince güven vermeyen birine dönüşüyor. kendisinin bile inanmadığı yalanlar söylüyor. ve elinde olmayan bu iğrenç durum; sevmek ve sevilmek için, normal bir flört ilişkisi kurabilmek için utanacağı yalanlar söyletiyor.
    geçen birine dürüst olayım dedim. baktım dürüstlük çalışmıyor. gene yalan söylemeye devam ettim. bi şey söyliyim mi? ben inanılmaz yalancı bir herifim. bakın bu konuda bana güvenebilirsiniz, çok ciddiyim. yani böyle bir konuda güveninizi istemek komik oluyor farkındayım ama söylediğim yalanları üst üste koysalar.......... gerçekten. herkes yalan söyler, eyvallah, tamam. "ben hiç yalan söylemem" diyen biri en iyimser tahminle o an ikinci yalanını söylüyordur. buna da eyvallah, tamam. ama benim söylediğim yalanlar.............. bu cümlenin yüklemini bulamıyacam. yaklaşık bi on yıldır ben... bir sürü sevildim. ama önemli bir sorunum var: sevememek. sevme ihtiyacının sevilme ihtiyacı kadar baskın olacağını bi on sene kadar önce aklıma bile getirmezdim. ama bugün acısını çektiğim şey sevememek.

    bi şey söyliyim mi? "yok ya bırakmam ben seni" diyorum ya... inanmayın, bırakırım. e dengesizim çünkü. eskiden ses olsun diye televizyonu açardım. kpss'ye çalışırken bile açık olurdu o ses. sonra televizyon bozuldu bizim. uzun zamandır evde televizyon melevizyon yok. heh işte bazen sırf ses olsun diye... anlıyo musunuz?.. sigaranın elime, küfrün ağzıma yakıştığı gün çok değişti her şey. dürüstlüğümü kaybettim. insanları duygularını inciten düşüncesiz, piç birisi oldum çıktım.

    ama öyle olur,
    "bir aşk öyküsü yaşamış olmanın en kötü yanı insanı romantiklikten sıyrılmış bir halde bırakmasıdır."
    daima öyle olur.

    bak şurda ben çıkmaz saatlerden bahsetmişim ya. yalvarmışım resmen al götür bu saatleri diye. sonra da "ya da yok ya götürme" demişim. şurda sesini özlemişim. bi kere "iyi misin diye sorsana be" demişim. "sesin bir yaprak olsa bütün ağaçları dolaşırdım biliyor musun? her sonbahar dökülen yaprakları toplardım" demişim. en önemlisi şu. "aslında seveceksin lan. üstüne basa basa seni seviyorum diyeceksin birine" demişim ki yaptım da ben bunu sonra. ama olmadı işte. olmuyor anasını satiyim. ben burda baya baya mantıklı şeyler söylemişim aslında. haklı yani bence.

    haklı haklı olmasına da. amınakoyim çıkmaz sokak lan bu. hahahah gülüyorum ama, bakma güldüğüme. mutlu bir yuva falan demişim bir de. he he tabi mutlu yuva! doğru söylüyor. tam bir tutarsızım. ibn rüşd beni görseydi "tutarsızlığın tutarsızlığını ben seni görmeden yazmışım" deyip koca kitaba paragraflarca edit düşerdi anasını satiyim.

    önümde iki seçenek var: ya hayatıma girecek insanlara yalan söyliyecem. ki başka yolu da yok gibi duruyor. ya da dürüst olup yalnız kalacam. acı dediğin ne kadar subjektif bir şey. hani pazardan gelirken 2 kiloluk poşet o yolun sonuna doğru 8 kiloymuş gibi gelir ya. hah işte anasını satiyim taşı allah taşı yemin ediyorum dayanamıyorum artık. çok ağırlaştı yani bildiğin gibi değil. gerçi benim "acı"ya bakışım da biraz farklı. sen benim için "acı" bile değilsin. bana ağır gelen başka şeyler. bak burda ne güzel demişim. suyun önünü açmak lazım falan demişim. nispeten yine açtım ben o suyun önünü. ya da açamadım mı ya... bilmiyorum. yani ilk günkü yas halim yok. ilk günler çok zordu. telefon kartını kırıp altıncı kattan aşağı atmıştım. sonra altı katı da merdivenlerden ağlaya ağlaya inip kırık kartı aramıştım. dram lan bu. ilk günler zordu. ama şu an öyle değil. bunları hatırlamak güvenli bir limana varmak gibi. o zamanlar hatırlamak başımı ağrıtıyordu, ama artık öyle değil. ya ben hatırlamak istiyorum. bazen böyle hafızamı zorluyorum daha fazla ne hatırlayabilirim diye. işkence olsun diye değil, gerçekten özlediğim için. acıyı hüzünle iyileştirmek hep söylediğim gibi en sağlıklı yol.

    insanın şanslıysa ömrüne sığdırabileceği aşk sayısı "bir", belki "iki"dir. şu "belki"nin hatırına deniyorum.
    ne dersiniz, "unutamamak" şehrinden hemşehrimiz çıkar mı? hüznü incitmeyecek birisi. hatta isterim ki sevmeye yeteneği olduğunu kanıtlayacak bir geçmişi, bir vefası olsun elinde. damarları bitiştirir acımıza da bağışıklarız elbet birbirimizi. olmaz mı? allah bilir, neden olmasın. ama......

    ama benim eninde sonunda pörtleyen ilişkilere bakacak olursak yüksek ihtimalle hiiç evlenemiyecem. ilgisizim... sıkılıyorum... soğuyorum hemen... tek başınalık saatlerini paylaşamıyorum... siktir ediyorum aha bu yüzden . (bkz: ilgisizlikten ayrılan kadın)

    benim hayata yüklediğim anlamı, çok seversem kendisine yüklediğim anlamı taşıyabilirler mi? eninde sonunda pörtleyen boktan bir sürü ilişkim bunun sinyalini veriyor yani. e yalanlar söylediğimi de söyledim zaten demin.

    bazen şaka yollu "sana kız ayarlarım aslında ben yakışıklı adamsın da işte kızı yakmak istemiyorum" falan diyorlar bana. haklılar ne diyeceksin ki.

    bana bi çıkış yolu gösterin hadi. varsa hikâyeniz buyrun anlatın. bilgeliğinizden, yetkinliğinizden verin buyrun eğer varsa. napayım, kendimi mi öldüreyim ben şimdi? siz olsaydınız napardınız? bunu atamıyosunuz. e dürüst olursan da yalnız kalacan. olmazsan vicdan azabı çekecen. napalım peki şimdi ölek mi amınakoyim?

    çok tuhaf. kendime gülesim geliyor bazen. bu yazıyı nereye bağlayacaktım ben ya?

    neyse. bizimkiler de iyice yaşlandı. patlıcana da zam gelmiş galiba. anneannem kim bilir kaçıncı kazağa başlamıştır bu yıl? bakalım bu kazağı bitirebilecek mi? bakalım onu giyebilecek mi?

    anaa, ben de yaşlanıyorum lan. çok acayip.

    not: "siz olsaydınız napardınız" sorusunu sırf başıma öğütçüler toplanmasın diye özellikle bu şekilde sormuştum. ama gene karga gibi üşüştüler başıma amınakoyim ya. boktan öğütler veresiniz diye sorulmadı bu soru abicim. varsa tecrübeniz, hikâyeniz bu konuda paylaşın da faydalandırın diye soruldu. 17 yaşından 45 yaşına kadar herkes üşüşmüş anasını satiyim amma meraklıymışsınız şunu yap bunu yap demeye ya.
    çantayı at diyen var. tabbi laaaan olum bu benim aklıma niye gelmedi ki??? iyi ki varsın aşkısı ya gerçekten hayatıma şifa oldun lan.
    pusu mu kurdunuz naptınız olum. sabahtan beri yıldım amk şöyle yap böyle yap mesajlarından ya. içim şişti!!! oy!!! hayır aslında bu soru bile değil. çıkmazımı en iyi böyle anlatabilirdim, böyle anlattım. şaka mısınız lan siz??
40931 entry daha