şükela:  tümü | bugün
7 entry daha
  • efendim hawks'a ve filmine gelen eleştirileri (kimden geldiğini bilmiyomuş gibi yapıyom, sözlük formatına aykırı. bu da bizi ister istemez orhan pamuk'un kara kitap'ta anlattığı yaşlanmış köşe yazarlarının kinayeli, göndermeli üslubuna yönlendiriyor. veyahut her zora girdiğimizde oraya mı yönleniyoz? öyle mi sosyalleşmişiz?) okudukça şaşıyorum. "argüman nerede?" diyorum, "aslında bazı filmlerini severim, ama bir üslubu, şahsiyeti yok!" denilip geçiliyor. neden argüman soruyorum? zira hawks'u beğenmeyen beğenmesin, sıkıcı desin, bir sıkıntım yok. ama beğenilmeyen filmi aşağılayacaksak, "çöp" diyeceksek o filmi beğenen insanlar olduğunu ve o insanların çer çöp sevdalısı olduğunu gayrı ihtiyari söylemiyor muyuz? (aslında söylemiyoruz, ama cümlenin gidişinden öyle bir argüman oluştu, öyleymiş gibi yapalım. şurda sen beni tanıyon ben seni.)

    taklit deniyor to have and have not'a. "taklit" ifadesini aşağılayıcı manada kullanıyorsak, bunun bir anakronizm olduğunu belirtmeye çalışıyorum, asya tarzı üretim biçimi, kapitalist üretim biçimi, ha bide 1940lı yıllar ve holivud var diyorum. casablanca bilinmeyen bir film miydi ki göz göre göre taklit edilsin? hayır, taklit günün modasıydı, bogart malta şahini'nin de tutunca the big sleep'de oynatılıyor, john wayne red river'da yaşlı ve otoriter bir adamı oynayınca takiben the searchers çekiliyordu. claude rains'i hep claude rainsimsi, peter lorre'yi hep peter lorremsi filmlerde görüyorsak bu bize birşeyler söylemiyor mu? taklidi yapılıp sömürülen eser, "orjinal otör bir sanatçının" eseri mi? (casablanca ve angels with dirty faces'dan başka onlarca curtiz filminden kaçını izlemeye tenezzül ettik? tabii bu curtiz'in kötü olduğu manasına da gelmiyor. maksat dönemi anlayalım arkadaşım). to have and have not basbayağı "taklittir", ama bunun "ayıp" olan hiçbir tarafı yoktur. zira dönem holivudunda casablanca gösterime girdiğinde büyük ihtimalle 3 ayrı filmle aynı matinede gösterilmiş, bunun gözden kaçma ihtimaline karşın gene de etkilenen yapımcılar, casablanca tarzı biraz siyaset biraz aşk konseptli filmlerin tuttuğuna karar vermiş, böyle projelerin üretilmesini sağlamıştır. curtiz'in filmografisine bakarsanız da orada burada benzer bir proje muhakkak vardır, olmuştur. bunu taklit mi orjinal mi? ayrımına göre değil, iyi mi kötü mü?ye göre değerlendirmek daha akılcı gözüküyor.

    hawks'ın şahsiyeti, üslubunu göremiyor olmaktan şikayet ediliyor. iyi bir film için şahsiyet ve üsluba ihtiyaç olduğu inancını geçtim, sorgulamıyorum, ama anakronizme tekrar dikkat çekeyim. 1944 nerede, cahiers du cinema nerede? şahsiyet geliştirmeye uygun bir endüstri yok ki, şahsiyet olsun gibi bir argüman kurabilirim. anca hitchcock gibi şahsiyetinle kitleleri sinemaya çekebiliyosan... tabii cahiers du cinema'ya göre herhalde auteur olmak daha bazal bişey. ama daha önemlisi, hawks'un her filmini saniyesinde ayırdedemiyorsanız, bu hawks'un şahsiyetsizliği ve üslubunun zayıflığından değil, sizin bu filmlerle ilgili beklentilerinizden dolayıdır.

    daha evvel çeşitli yerlerde de yazdım: profesyonellerin dünyası, duygulara gem vurulan sert bir dünya hawks'unkisi. eğer o dünyada dramatik patlamalar, duygusal anda güzel kadının suratına yaklaşan, yakın plana geçen kameralar bekliyorsanız nafile namaz kılıyorsunuz demektir. hawks kamerasını ancak bir oyuncu hareket ederse hareket ettiriyor, genelde amerikan plan dediğimiz mesafede kalıp, aksiyonu dikkatlice ama fazla kesmeksizin izlemeye özen gösteriyor. aşk sahnelerinde yakın planları bıraktım, ışığı kısıp öpüşen karakterleri gölge halinde gösteriyor, ölüm sahneleri tok bir iki diyalogla uzatılmadan geçiveriyor. tüm bunlar yönetmenin hem görsel "üslubu" hem de hayata bakışının parçalarıdır. burada bir şahsiyet göremiyorsanız, aslında siz hawks'un şahsiyetini, dünyasını takdir etmiyorsunuz demek değil midir? şahsiyeti proust'un burjuvaları gibi tanımlıyorsunuz gibime geliyor. takdir etmek zorunda değilsiniz, ama varlığını reddetmekle takdir etmemek iki ayrı şey.

    kamera oyunları seyircinin dikkatini bozmaması üstüne kurulu. kesmelerini hep ekranda bir hareket olduğu anda yapıyor ki seyirci afallamasın. bu işçilik yüzündendir ki, hawks filmlerini zevkle izliyoruz, izlerken bir an olsun "vay be ne büyük yönetmen" dedirtmeye çalışmadığını görüyoruz, kendimizi hikayeye kaptırıyoruz. ama tüm bu mütevaziliğe rağmen, gene misal "hatari" başlığında bahsettiğim gibi, hawks tamamen kendine ait bir dünya, kendi kurallarının işlediği hikayeler anlatmaktan geri duramıyor. eğer ki bu hikayelerin ve dünyanın işleyişine dair bir eleştiriniz varsa, gelin onları tartışalım. yoksa garbıç marbıç, bunlar hesaplı saldırılar. bu saldırıların hesabı sorulur. max von sydow başlığı bir başlangıçtı.
23 entry daha