şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
239 entry daha
  • filmi ilk açtığımızda distopik olduğunu düşündüğümüz için bir noktaya kadar çok gerçekçi bir mantik üzerine oturtmaya çalıştım. yalniz 2den fazla "mesih" lafi geçince metaforlara uyanmaya başladım. ertesi gün tekrar izleyince tam olarak algıladım ve şimdi görüyorum ki burada da asagi yukari benzer seyler yazılmış, bazıları hiç anlamamış, bazıları da bambaşka metaforlar üzerinden yorumlamış. filmin bu kadar genel bir anlatimi olmasi yoruma çok açık bir hale getiriyor o yüzden birinden biri dogru olmayabilir. o zaman şöyle girelim mevzuya:

    --- spoiler ---

    film dini öğretiler üzerinden dünya düzenini betimliyor. nietszche'nin "tanri öldü" sözünü yüceltmek icin doğrudan, olduğu gibi yorumladığını düşünüyorum.
    tanrı bu yaşam düzenini kurdu (deliği), yasak elmayi yiyip ceza olarak bu düzene yollanan -yani doğuştan günahkar olan- tüm insanoğlu için yaşam alanı bu yüzden hapishane olarak belirlenmiş olabilir. onlara sayısız nimetler verdi, öyle kusursuz kaynaklar sundu ki yemeğin içinden çıkan tek bir kıla dahi tahamül edilmedi. ama sonra tanrı öldü. ve insanlarin durumunu takip etmeyi birakti. bu düzen bu sekilde islemeye, delik sürekli ona verilen gorevi yapmaya devam etti ancak islerin çığrından çıktığı gözlemlenmeden. bence yemeklerin olduğu platform bu yüzden süzülerek aşağı iniyor, tanridan geldiği için.

    delikte dünyada da olduğu gibi kapitalizm hakim çünkü insanın doğasında benmerkezcil olmak var. üst kattakiler geçen ay alt katta açlıktan ölmek üzere olduğunu hemen unutuyor ve tıka basa yemeye başlıyor çünkü güçle birlikte gelen umursamazlık alt kattakiler için bir sempati veya acıma uyandırmıyor.

    goreng deliğe bir diploma almak için ödemesi gereken bedeli ödemek amaciyla gonullu olarak geliyor. yani günahkar değil. kendisine filmin ilerleyen noktalarında sürekli mesih atıfı yapılıyor ama zaten bu adam isa. düzenin icine girerken yanına almayı seçtiği eşya kitap. yani incil. hem de ben incilim diye bağıran bir incil, don kişot.

    katlardaki adalet sisteminin ezber bir sistem olmasi yine tanri öldü diyor. mekanizma otomatik ayarlanmış, bir parça ekmek dahi alamıyorsun çünkü başkasının lokmasını almak çalmaktır ama doğrudan o insani parçalayıp yerken seni kimse izlemiyor ve evin cehenneme dönüşüp seni cezalandirmiyor.
    bu cehennem meselesinden bahsetmişken, alt katlara indikçe yüzü yanık insanlar vardı. bu da yine üst katlarda sürekli gözümüze sokulan aç gözlülük olabilir. yemeğe devam etmek uğruna diri diri yanmak. diri diri yanmaya rağmen başkasının hakkını yemeye devam etmek, ıslah olmamak.

    bıçaklı adam şeytan; ama dini kitaplarda anlatılan gibi bir şeytan değil, gerçek şeytan. içimizdeki şeytan. salt kötü değil, en benmerkezcil yanlarımızı ortaya çıkaran, analitik düşünen, hayatta kalmak için kötü olanı tercih eden ve ettiren, bu konuda azmettiren. zaten şeytan asla kendini bir şey uğruna feda etmez.
    bu sebepten gayet haklı sebepleri olan şeytan, hayatta kalmak için kötü olanı seçiyor ama goreng elinden kurtulup ona saldırdığında ve ağır eleştirdiği şeyin aynısını güç ona geçince gözünü kırpmadan yaptığında benliğinin derinliklerinde yatan şeytanı uyandırmış oluyor. kaldı ki filmin en güzel repliklerinden biri onunla yüzleştiği anda duyduğudur bence: "savunmasızdım ama yine de beni katletmeyi seçtin. benim sana duyduğum saygıyı sen bana göstermedin."

    eski çalışan gönüllü kadin da 25 yildir hizmet ettiği kurum hakkinda bilgi sahibi değil. her dindar gibi yalnızca bildirilenleri bilmiş, anlatılanları dinlemiş ve mutlak bir inanci var bu yere karşı. entrylerde hakkında melek falan denmiş, bence biraz da araf'ı temsil ediyor o katta. olan biteni sorguluyor ama mekana dair sorulan sorulara da çok kesin cevaplar veriyor: "200 kat var, 16 yaşından küçük kimse yok, yonetim bu konuda cok titiz."
    bu yüzden iyi bir mürid olup vicdanını temiz tutuyor. sisteme inancı tam olduğu için 400 kişiye yetecek yemeği eşit dağıtmaya çalışıyor ve iyi kalmaya uğraşıyor. ancak 202.kata düşünce araftan çıkıyor ve anlıyor ki 25 yıldır insanlari nasıl bir yanılgıya yolladığından biraz da kendisi sorumlu. yalnız çarkı döndürecek kadar, bilmesi gerektiği kadar bildirilmiş ona her şey. inancını kaybediyor, bir özür olarak bedenini yiyecek olarak sunuyor ve kendini asıyor.
    alt kattakileri ancak "yemekleri eşit paylaştırmazsanız her bir pirinç tanesine bulaştırana kadar yemeğinizin içine sıçarım" şeklinde ikna edebilmek de yine cehennem olgusuna selam çakıyor. ucunda ceza olduğu için iyilik yapmayı kabul ediyorlar, tıpkı toplumumuzda var olan cehenneme gitme korkusu yüzünden düzgün davranan insanlar gibi. iyi insanlar değiller ama kötülük de yapamıyorlar çünkü yanmak istemiyorlar.

    baharat, halatla yukari çıkıp hapisten kurtulma peşinde ama bu da işlemiyor çünkü dünya düzeninde kurtuluş varsa bunun bir kestirme yolu yok.

    baharat ve goreng bu sistemin çarkını kırmak için şeytanlarla savasiyorlar ve bu isa'nin müridini kaybetmesine ve kendini feda etmek için yeterince yaralanmasına sebep oluyor.
    bilge adam mesajı neden iyi sunulmuş bir yemek olarak tanımlıyor? herkesin sevdiği yemeklerden oluşan bir sofrada bir yemek mutfağa geri dönerse o kişinin bunu yemediği, bir problem olduğu anlaşılacak. belli ki mutfakta herkesin sadece kendi yemeğini yediği varsayılıyor. üzerinde bir toz tanesi bile bulunmayan, cımbızlarla mükemmel hazırlanan panna cotta neden ilk defa kimse tarafından yenmedi? onu yiyen kişinin başına bir iş mi geldi? hazırlık aşamasında içinden çıkan kıl çıkan yemek panna cotta idi. böyle kusursuz hazırlanan bir ürünün geri dönmesi şefe hakaret olur.

    burada mesaj panna cotta değil, küçük kız. neden küçük kız? 16 yaşından küçükler giremez, sistem bu konuda çok katı. çünkü küçük çocuklar günahsız ve melektir. dünyanın/deliğin adaletsizliğini, acımasızlığını, vahşetini hak etmezler. dünyada yaşanan da tam olarak bu, her yıl milyonlarca çocuğun açlıktan kırılarak ölmesine bir atıf olduğunu düşünüyorum. ama bunu görecek kimse yok, çünkü tanrı öldü ve küçük kız orada kaldı. bu yüzden kendisi bir şeylerin dünyada/delikte ters gittiğini göstermek için iyi bir mesaj. bilge adam da küçük kızın en altta kaldığını biliyordu ve pudingle karnını doyurup onu yukari göndermeyi en baştan düşündü bence. filmin en başında vurgulanan "yediğin şeysin" mesajı gibi (ben artik senin bir parçanım çünkü içindeyim). mesajı ye ve mesaj ol.

    panna cotta; insanoğlunun kurtuluş için kestiği kurban, adadığı adak, ettiği dua. bunu bir melekle tanrıya yolluyorlar ve bir şeylerin değişmesini umuyorlar. bekleyiş içindeler, kendilerini bunun için feda ettiler. ulaştı mı, ulaşmadı mı, cevap var mı, yok mu belli değil. film burada bitiyor.
    sessizlik oluyor.

    çünkü tanrı öldü.

    edit: çocuğunu arayan kadının meselesini oturtamamıştım, şimdi çözdüm galiba. fikrimce kadın oyuncu olduğu için köpekli kadını tek olduğuna ikna etti ama aslında gizlice kızı da içeri soktu. delik hakkında kimsenin fikri olmadığı için içeri girince korktu ve çocuğu en alt kata sakladı. kız kayıtlarda orada olmadığı için platform o katta kimsenin olmadığını varsayıyor bu yüzden de yiyecek içecek orada kalabiliyor olabilir. büyük ihtimal annesi uyutulup random başka bir kata atanmadan önce ayda 1 kez aşağı inip istiflediği yiyeceklerle ayın sonuna kadar kızını azar azar orada besliyordu. zaten kadını da hep ayda bir gördük. yani inip kızı besleme, geri yukarı çıkma gibi bir durum yok.

    edit 2: bir şey fark ettim; karakter değişimleri ve gelişimleri de iyi işlenmiş. goreng şeytanın etini yedikten sonra daha kibirli ve acımasız, kadının etini yedikten sonra daha sakin ve dengeli davranıyor. hakikaten yedikleri onun bir parçası oluyor. öf bütün gün bu filmi düşündüm resmen sürekli aklıma bir şeyler geliyor.

    --- spoiler ---
1380 entry daha