şükela:  tümü | bugün
1546 entry daha
  • "suudi" aslında hanedanın ismi. ancak arap dünyasında arabistanlı araplar da “suud” olarak bilinir. suudiler çok ilginç adamlardır. en başta bir mısırlı, ürdünlü ya da suriyeliden çok daha koyu tenleriyle ayrılırlar. dahası, dünyanın en tembel adamları bunlar olabilirler. ülke ekonomisini ayakta tutanlar dışarıdan gelen suriyeli, mısırlı, hintli, filipinli ve bunlardan çok daha az olmak üzere türk işçilerdir. suudi arabistan vatandaşları genellikle patron olmalarına karşın ülkenin ekonomisinde (petrol, hac ve umreyi saymazsak) pek bir rol oynamazlar. buna karşın ülkenin parantez içinde saydığımız kısımları haricinde işçileri ve ekonomiyi suudi orta sınıfı idare eder. ülkenin en güçlü kesimi ise başta suud hanedanı (en güçlü 2000-3000 kişisi) ve diğer emir aileleri gelir. kurumlar, bakanlıklar zaten topyekün başta suudi hanedanı olmak üzere bu ailelerindir.

    amerikalıların en çok silah sattığı ülkelerden birini teşkil eder arabistan. ha, bu silahları yerinde kullanacak doktrine sahipler midir? orası tartışılır, her halükarda etkin bir askeri güç değildir. dahası, yemen'de 1960-70'lerde iç savaş patlak verdiğinden beri zaten bu mesele suudilerin kanseri haline geldi. arabistan da hala bu konuda iyi bir sınav verebilmiş değil. özellikle 70’lerden bu yana yemen ve yemen ile paralel iran’ın arz ettiği tehlikeden dolayı amerikalıların en büyük müşterisi bu adamlardır. körfez savaşından itibaren saddam’ın tehditlerinden dolayı bu silahlanma kbrn savunma ekipmanı da dahil olmak üzere bir hayli artmıştır. bir diğer husus, bu ülkede zikinizi sallasanız hanedan üyesine çarpar. riyad sokaklarına gezerken kolaylıkla bir suud hanedan üyesine rastlayabilirsiniz. suudi hanedanının kurucusu olduğundan arapça telaffuzuyla “bet abdülaziz (abdülaziz bin suud)” olarak bilinirler ve arabistan’da öyle anılırlar. suudi değilse diğer emirlerdendir. bürokrasiden orduya hanedan üyelerinin sayısı binlerle ölçüldüğü için (yaklaşık 15-20.000 civarı, ama bunların 2-3.000 kadarı gücü elinde bulundurur) silahlı kuvvetlerde, bakanlıklarda, bürokraside suudi hanedanı en asttan en üste kadar devletin kurumlarına sirayet etmişlerdir.

    sadece suudi hanedanı ve önde gelen birkaç emir ailesi için geçerli olmak üzere bu adamlarda inanılmaz bir israf hastalığı vardır. hayatınızda lükse bu kadar düşkün insanlar göremezsiniz. dahası hanedanın gücü elinde bulunduran azınlığı, rüya gibi bir hayat yaşarlar. en pahalı mücevherler, son model arabalar, manken gibi hatunlar ve hatta en kral viskiler, şaraplar ve aklınıza gelebilecek her türlü içkiyi götürürler. hele ki kralsanız bir de... halkı da sadece kral faysal ve fahd döneminde oluşan orta sınıf olmak üzere bu dönemlerdeki petrol fiyatlarının patlama yapmasından dolayı refaha alışmıştır.

    bir diğer özellikleri ise çok katı bir şeri hukuk. içki kesinlikle yasak. ağır bir ceza infaz edilmez belki, ama içki içmekten suçlu bulunursanız sopa/kırbaç yersiniz. tekrarında hapis cezası ve nihayetinde sınır dışı edilerek bu cezalar artar. cuma namazı saatlerinde sokakta tek bir adam göremezsiniz. polisleri de şişman adamlar olmakla birlikte ellerinde cop veya birer sopa ve tabanca taşırlar. ayrıca ahlak polisleri de vardır. sokakta şeriata aykırı gezen bir kadın, cuma namazında yasayı ihlal ederek sokakta bulunan, kepenk açan bir esnafa gereğini yapmak da polisin görevidir. gerçi, en son çıkan haberler kadınların artık eskisi kadar izole olmadığını söylüyordu, bilmiyorum artık. (en azından maçlara gidebiliyorlarmış)

    mısırlı, ürdünlü, suriyeli ve arabistanlı olmayan arapları ise biraz daha kendilerinden küçük görürler ama olumlu yaklaşırlar. yemenlilere ise pek ısınamazlar. şiilere filan hiç girmiyorum zaten. zina, şirk, küfür kesinlikle ağır suç kabul edilir ve en iyi ihtimalle hayatınız kayar, en kötü ihtimal zaten idamdır. zina ile suçlu bulunan kişi kadınsa recm (taşlanarak öldürme), erkekse hadım edilerek cezalandırılır. @arphazon nickli yazarın uyarısıyla : recm (taşlanarak öldürme) cezası, zinadan suçlu bulunan kadın evliyse uygulanır. bekar ise 100 kırbaç vurulur. kendisine teşekkür ederim.

    ilginç olarak, 1920-40’taki arap bağımsızlık girişimleri, 1960-70’lerdeki orta doğuyu ırak, suriye ve mısır başta olmak üzere kasıp kavuran baas, askeri darbeler ve en önemlisi arap-israil savaşları gibi orta doğunun önemli olaylarının hep dışında kalmaya özen gösterir suudi arabistan. politik olarak değil belki, ama örneğin baas dalgasından ve arap israil savaşlarından mısır ve suriye’ye kıyasla öyle pek etkilenen bir ülke olmamıştır. mesela ürdün, suriye ve ırak orduları gibi imha derecesinde sarsılmamış veya mısır gibi hava kuvvetleri daha yerdeyken imha edilmemiştir. buna karşın suudilerin bir nevi kendilerini orta doğudan izole etmeleri, diğer arap devletleriyle şimdiye değin süren bir soğukluk getirmiştir. orta doğuda millet birbirini boğazlarken, yemen ve 1990 kuveyt’i haricinde arap yarımadası, orta doğunun çalkantısının hep dışındadır. orta doğudaki amerikan ve ingiliz operasyonları için de hayati rol oynar bu sikik yarımada. hele körfez savaşında bu önem daha da bir artmıştır. ocak’ta şu iranlı generali öldüren amerikan iha’sı, bu yarımadadan kalkmıştı örneğin.

    bunun yanında özellikle baasçılar, orta doğuda 60 ve 70’lerden süregelerek suudileri, bilhassa suudi hanedanını hiç sevmezler. abdülnasır, hafız ve oğlu beşşar esad, saddam hüseyin, hepsinin demeçlerinde arap yarımadası'ndaki suudi kralına karşı şeyler bulunur. bunda suudilerin anti-semitizm’e diğer araplar kadar istekli olmamaları, arap israil savaşlarında ve orta doğudaki diğer olaylarda işlerin hep dışında kalmaları ya da kalmaya çalışmaları etkili olabilir. orta doğu gibi bir coğrafyada yaşıyorsanız ve sizinle aynı ırkı paylaşan devletlerle bazı konularda ortak hareket etmemek, sizin için iyi bir fikir değildir. bu politikaya en son başvuran hafız esad olmuş ve bu diplomatik olarak kendisine hiç de iyi şeyler getirmemişti.

    suudi arabistan’a bir benzetme yapmak gerekirse, ortaokulda bütün sınıf topluca okuldan kaçacakken ihbar eden bir puşt olur ya, hah işte, suudiler de diğer arapların gözünde böyledir. örneğin bugün bütün orta doğuyu gezin, ürdün, ırak, mısır, suriye, hepsinde cemal abdülnasır kadar sevilen bir adam bulamazsınız. gel gelelim, bütün arapların sevdiği bir adamı suudiler pek sevmez örneğin. arap yarımadası, orta doğunun üvey çocuğu ya da mahallenin züppesidir arapların gözünde. belki de gerçekten öyledir, bilinmez.

    bütün orta doğuda olduğu gibi, arap yarımadası, daha doğrusu kutsal şehirlerin bulunduğu hicaz, akabe ve yetişen mamüllerden dolayı daha güneyde yemen’deki osmanlı idaresi de yavuz sultan selim ile başlar. osmanlı arabistan’ı, örneğin birinci dünya savaşına yakın 1913 senesini ele alırsak, pek güzel bir vilayet değildi. ne ırak gibi sessiz sakin bir yer, ne suriye gibi zaman zaman özellikle dürziler gibi azınlıkların ayaklanmasına karşın bir ticaret merkezi idi. arabistan’ı o zamana değin ilgi çekici yapan tek şey, hicaz, hicaz’da bulunan mekke, medine gibi kutsal kentler ve güneydeki yemen’in kahve gibi ticari maddelerden ötürü belirli bölgeleriydi. hint okyanus’u ve basra körfezi dolayısıyla da ingilizlerin sömürge yolu için de önem arz ediyordu ki, ingilizlerin kıyılardaki etkisi de az değildi. dahası o zamanlar arap yarımadası’nda petrol olduğu da bilinmiyordu. şimdi rihanna’yı ferraride 1000 dolarlık viskisiyle gondikleyen zengin arap şeyhleri ve çocukları o zamanlar deve üzerinde çölü arşınlıyorlardı. kaldı ki imparatorluğun merkezi gücü zayıfladıktan sonra orta doğu topraklarını elde tutmak için başvurduğu eşrafçılık, yani o bölgenin ileri gelen aileleri üzerinden bölgeye hükmetme politikası (sivil osmanlı bürokratları bile iplenmezdi), suudi ailesini kapsamıyordu. suudi hanedanı çıkardıkları iki vahhabi isyanından sonra vahhabiler ile birlikte arabistan’da ve tüm imparatorluk coğrafyasında dışlanmışlardı.

    osmanlılar, asırlardır bölgeyi peygamberin kabilesi, kureyş kabilesinin bir boyu olan ve soylarını hz muhammed’in büyük büyük dedesi haşim bin abdülmenaf’a dayandıran ve bugün sadece ürdün’ü yöneten haşimoğulları (hashemites) üzerinden yönetiyorlardı. haşimoğulları, hz ali’nin öldürülmesinden sonra emevi/ümeyye hanedanı ile artık devletleşmiş olan “islam devletinin/halifeliğinin” halifeliği için mücadeleye girmişlerdi. emevi hükümranlığından sonra abbasi halifeleri, 10.yüzyılda mekke emiri olarak haşimoğulları soyundan birini tayin etmişler, o zamandan arap isyanına kadar, yani yaklaşık 1000 yıl boyunca da haşimoğulları kutsal kent mekke’nin “koruyuculuğunu” sürdürmüştü. orta doğunun sayısız efendisi de, memlükler, eyyubiler vb., bu geleneği bozmamıştı. yavuz sultan selim de orta doğu seferinde böylesine köklü bir ailenin konumundan edilmesini tehlikeli bulduğu için haşimoğulları’nın halifeliği ele alan osmanlı hanedanına ve istanbul’a biat etmesi karşılığında mekke’nin emirliğini sürdürmelerine izin vermişti.

    günümüzde suudi arabistan’ı yöneten suudi ailesi o zamanlar osmanlılar’ın orta doğudaki küçük düşmanlarından birisiydi. ama arabistan’ın o zamanlarki durumu, ki petrolden önce arabistan çoğunlukla hicaz, yemen ve körfezden ibaretti, suudilerin ciddiye alınmasını önlüyordu. suudi’lerin bu durumu, o zamanlar ciddi bir dış desteklerinin olmamasına, karşılarında kavalalılar gibi ciddi bir güç ve haşimoğulları gibi islamiyetten daha eski ve istanbul’a tabi bir ailenin hükümranlığından dolayıydı. suudileri asıl güçlendiren şey vehhabilik oldu.

    muhammed bin abdülvehhab, sadece ve sadece kur’an’ı referans alarak islam’daki birçok şeyi bid’at, o dönemin önde gelenlerini, islam halifesi de dahil “kafir ve mel’un” ilan edince suudi ailesinin reislerine de bu fikrini açar ve destek görür. suudiler de bu fikrin, daha doğrusu itikadî mezhebin müritleri tarafından desteklenir ve ilk vehhabi ayaklanması çıkar. bu arada abdülvehhab’ın kızı da suudi hanedanına gelin gider. vehhabiler de arabistan’daki sahabe mezarlarını bid’atlar meselesi yüzünden yakıp yıkmıştır. suudi hanedanı o zamanlar günümüzdeki orta arabistan’da hüküm sürmektedir. orta arabistan tam anlamıyla çöl olduğu için de bu adamları kimse iplememektedir, ama vehhabiler ve vehhabi-suudi devletinin günümüzde riyad’ta kurulması, suudi hanedanı için bir milat teşkil eder (1744). abdülvehhab’ın ölümünde suudiler ve vehhabiler bütün orta arabistan ve hatta medine’ye kadar yayılmışlardır.

    ikinci mahmud’un çabalarıyla 1818’de bu devlet, kavalalı mehmed ali paşa’nın emriyle oğlu tosun paşa tarafından yıkılır ve suudiler ile arkadaşları vehhabiler, tekrar arap yarımadası’nın kuş uçmaz kervan geçmez iç kesimlerine sürülürler. burada ikinci suudi devleti/necid sultanlığı kurulur, ama suudiler buradaki hakimiyetlerini de raşidi ailesine kaptırıp kuveyt’e sürgüne gönderilirler (1891). bu arada ilk vehhabi isyanını çıkaran ve ele geçirilen isyanın bazı elebaşlarının kelleleri tosun paşa tarafından istanbul’a yollanmıştır.

    gel gelelim, birinci dünya savaşı öncesi arap yarımadası’ndaki osmanlı toprakları, imparatorluğun sürgün yeriydi. özellikle yemen, mezhepsel farklılıklar sebebiyle osmanlı imparatorluğu’nu asırlardır uğraştıran, zaman zaman savaşıp tekrar tekrar tekelimize aldığımız oldukça sancılı bir coğrafyaydı. aynı şekilde osmanlı’dan sonra abdülnasır’ın mısır’ı, suudiler, suudi’lerden önce ingilizler de yemen’de çok uğraşmış, en son yemen kendi kendiyle uğraşmaya başlamıştı. orada çıkan iç savaşları ve darbeleri takip edemiyorum artık amk.

    dipnot olarak, hepinizin bildiği yemen türküsü, birinci dünya savaşında değil, anadolu’dan yemen’deki isyanları bastırmak için giden askerlerin arkasından yakılmış bir ağıttır. arabistan öyle sancılı bir coğrafyaydı ki, kültürümüze yansımalarını da böyle türkülerde görebiliyoruz.

    sadece yemen değil, arap yarımadası’ndaki araplar da imparatorluğun deyim yerindeyse “en cahil” tebaasını teşkil ediyordu. meşhur "lawrence of arabia" filminde osmanlı karakolunu basan arap isyancıların kağıt paraları (kağıt olduğundan) yaktıkları sahne buna referanstır mesela.

    dahası asayişsizlik de had safhadaydı. özellikle göçebeler, yani bedevilerin zaman zaman çölde yağmacılık, soygun gibi işler dolayısıyla bölgedeki türk askerleriyle karşı karşıya gelmesi, kabileler arasındaki kan davaları da türk garnizonlarını uğraştıran şeylerdi. mekke, medine, taif, akabe gibi tahkimli kentler hariç olmakla birlikte çöldeki yaşam şartları da kolay değildi. bu, arabistan coğrafyasının neden vahşi olduğunu açıklıyordu. nüfus ağırlıklı olarak mekke, medine, cidde gibi kentlerde toplanmıştı, ancak bu kentler dışında kalan ve ağırlıklı olarak kabileler halinde oradan oraya göç ederek yaşayan bedevilerin arabistanı, bambaşka bir dünyaydı. imparatorluğun arabistan'ın en ücra köşesindeki garnizonlarına çölde en hayati şey olan su, suyun yanında silah, cephane, yemek ve envai çeşit hayatı idame ve savaş için malzeme geliyordu. bu, bölgedeki türk kuvvetlerini araplarla karşı karşıya getiren bir başka husustu. araplar sık sık ikmal kollarına saldırıyordu. ikmal kolları haricinde hicaz demiryolu da arapların hedefi dahilindeydi savaştan önce.

    bugüne kadar orta doğu hakkında yazdığım her yazıda arap isyanına uzaktan bir değindim, ama şimdi bir anlatayım şu işi. elbette askeri yönünden çok bu yazının konusu arap isyanının askeri rolü değil. askeri rolüne gelince, arap isyanı osmanlı'ya karşı çıkan ilk ayaklanma değildi. buna karşın, o güne kadar çeteler halinde savaşıp, katliama uğrayıp geri dönen araplar, faysal, lawrence, lawrence'ın beraberindeki ingiliz danışmanlar sayesinde eğitime, mühimmata ve komuta birliğine kavuşmuşlar ve tek elden koordineli halde yönetilmeye başlamışlardı. arap isyanını askeri tarihe tanıtan bir başka unsur, gerilla harbinde arazinin rolünü bize kanıtlamasıdır. dünyada çölü bedevilerden daha iyi bilen bir topluluk daha yoktur.

    oysa, örneğin 1917 yılında harbiye'den yeni mezun ve orta doğu cephelerinden birinde görev yapan bir türk teğmen, hayatında çöl görmemesine karşın, çölde doğmuş, çölde bütün ömrümü geçirmiş ve çölden başka bir şey görmemiş arap isyancılara karşı savaşacaktı. bu, arap ayrılıkçılara ciddi bir avantaj sağladı savaş boyunca.

    neyse, arap isyanından söz edelim.

    öncelikle, tarihçiler tarafından atlanan bir husus vardır. osmanlıların savaşa girmesinin ingiltere nezdinde yarattığı kaygıların başında islami dayanışma meselesi gelmekteydi. halife olan osmanlı padişahı'nın, rusya, fransa ve ingiltere'ye cihad-ı ekber ilan etmesi, yani bütün dünya müslümanlarını almanya, avusturya ve osmanlı yanında düşmana karşı savaşmaya davet edip, savaşmayanların "azap göreceği" hakkında fetva alması, ingiltere'nin hindistan yolunda olduğu kadar hindistan içinde de huzursuzluk yaratabilirdi. ingiliz makamları ittifak devletleriyle işbirliği yapacak ve böylece osmanlı sultanının prestijini sarsacak önemli bir müslüman aradılar. sonra da aradıkları kişinin mekke emiri şerif hüseyin bin ali olabileceğini gördüler.

    birinci dünya harbi sonrası orta doğu tarihinin büyük bir kısmı ingiltere'nin şerif hüseyin'e vaatlerinin yorumu üzerinde döndüğünden, bu tekliflerin gelişmesini, hangi bağlamda yapıldıklarını ve bunlardan doğan hareketleri anlamak mühimdir.

    osmanlı imparatorluğu'nda en prestijli islam makamı, halifeliği ve şeyhülislamlığı saymazsak mekke emirliği idi. emir, kutsal mekke ve medine şehirlerinin koruyucusuydu. aslında kağıt üzerinde bölgenin idari işleri ve askeri güvenliği hicaz'ın istanbul'dan atanan askeri ve sivil yetkililerinin elindeyse de, meke emiri'nin iki kutsal şehri koruma ve haccın güvenli bir şekilde yapılmasını sağlama sorumluluğu kendisine garip bir özerklik vermekteydi, ta yavuz sultan selim'den beri...

    ayrıca mekke emiri, hz muhammed soyundan geldiğini iddia eden aileden, yani yazdığımız gibi haşimoğulları'ndan seçilir ve şerif unvanı taşırdı. hüseyin bin ali, haşimi ailesinden geliyordu ve emirliğe 1908'de ikinci abdülhamid tarafından seçilmişti. ittihat ve terakki'ye siyasal ve dini sebeplerle güvenmeyen hüseyin, makamında ilk yıllarını kendisine istanbul'a karşı daha fazla özerklik kazandıracak aşiret ittifakları ağı kurmakla geçirdi. tam bir derebeyi gibi, mekke emirliğinin ailesi içinde aile içinden emirliğe atamaları ortadan kaldırmak ve tıpkı fatih kanunnamesi'nde olduğu gibi emirlik makamının babadan oğula geçmesini sağlayacak yeterli güç elde etmeyi umuyordu. birinci dünya harbinin başlamasıyla bu geleneksel ve sınırlı hedefler aniden uluslararası diplomasi sahnesine balıklama atladı.

    hüseyin'in kendisinden kuşkulandığı kadar kendisi de hüseyin'den kuşkulanan ittihatçılar, onu cihada destek vermeye ve aşiretlerden topladığı vergilerle osmanlıların savaşına katkıda bulunmaya ikna etmeye çalıştı. şerif bir süre ittihatçılara oyalamak gibi yöntemlere başvurdu. kişisel emellerini osmanlıcılığı desteklemek mi, yoksa başka seçenekleri kovalayarak mı karşılayabileceğine henüz karar verememişti. ne de olsa savaşı kimlerin kazanacağı 1918 senesine kadar meçhul bir konuydu ve savaşın son aylarına kadar da öyle kaldı. şerif hüseyin'in bir kumar oynaması gerekiyordu. yoksa, almanya'nın savaşı kazanması halinde 1800'lerde tosun paşa tarafından istanbul'a yollanan suudi hanedan üyelerine ait kelleler, yüz sene sonra kendisi ve oğullarına ait olabilirdi. hüseyin, 1915 senesinin temmuz ayında mısır'daki ingiliz yüksek komiseri sir henry mcmahon'a bir mektup yazarak, ingiltere ile ittifaka girip kendi osmanlı hükümetine başkaldırma koşullarını bildirdi. böylece ünlü hüseyin-mcmahon yazışması başlamış oldu ki, ingiltere'nin bağımsız bir arap devletini desteklemeye söz verip sonra da sözünden caydığı muhabbetinin temelinde mcmahon ve hüseyin'in birbirleriyle yazıştığı bu on adet mektup yatmaktadır.

    ingiltere, hüseyin kadar önemli bir müslüman müttefik bulma fırsatının yanı sıra, osmanlılara karşı bir arap ayaklanması fikrini kabul edebilirdi. bunun üzerine mcmahon'a hüseyin'in girişimini sürdürme talimatı verildi. yazışmalarda en çekişmeli konu, sınırlardı. bütün arap halkını temsil ettiğini düşünen şerif hüseyin, osmanlılara karşı silahlı ayaklanma karşılığında ingiltere'nin arabistan yarımadası, lübnan, suriye, filistin ve ırak, yani mısır hariç tüm orta doğu'yu kapsayan bağımsız bir arap devletinin tanınmasını istiyordu. ingiltere ise kendi gelecekteki çıkarlarının yanı sıra müttefik fransa'nın çıkarlarını da korumanın peşindeydi. hüseyin'e şam, humus, hama ve halep hattının batısında kalan bölgenin halkının tamamen arap olmaması yüzünden, önerilen arap devletine giremeyeceği bildirildi. mcmahon'ın hüseyin'e suriye kıyılarını vermemesinin gerçek sebebi ise suriye'nin talibinin fransa olmasıydı. ingilizler, fransızları küstüremezdi.

    yazışmalar boyunca hüseyin bu önerileri reddederken, mcmahon da ısrarından vazgeçmedi. sonunda konunun savaştan sonra görüşülmesine karar verildi. ancak hüseyin, suriye kıyılarındaki hak iddiasından asla vazgeçmeyeceğini açıkça belirtmişti. mcmahon, hüseyin'in ırak'ın bağdat ve basra vilayetlerine dair tekliflerinde ingilizlerin varlığına ayrıcalık sağlamaya çalıştı. hüseyin bu toprakların arap mirasının ayrılmaz parçaları olduğunda ısrar ettiyse de, savaştan sonra istikrarlı bir yönetim kurulana dek ingilizlerin geçici işgaline razı oldu.

    mcmahon da, suriye hususunda gelecekte yapılacak görüşmeler ve ırak'ın bazı bölgelerinde ingiliz varlığını kabule bağlı olarak hüseyin'in toprak taleplerini kabul edip, "büyük britanya, mekke şerifi'nin önerdiği sınırlar içinde kalan bölgedeki bütün arapların bağımsızlığını tanımaya ve korumaya hazırdır!" sözünü verdi. (24 ekim 1915, the middle east and north africa in world politics - j.c hurewitz)

    ingiltere, savaştan sonra bağımsız bir arap devletini tanımayı kabul etmenin yanı sıra, hüseyin'e osmanlılara karşı ayaklanması için malzeme, silah ve para verecek ve ilan edildiği takdirde bir arap halifesini tanıyacaktı. buna karşılık hüseyin, devlete karşı topyekün silahlı ayaklanma başlatacak ve osmanlı rejimini islamiyet'in düşmanı olarak niteleyecekti. her iki taraf taraf da emellerine kavuşmuş görünüyorlardı. hüseyin'in emelleri bir büyük devlet garantisiyle desteklenmişti, ingiltere de değerli bir müslüman müttefik kazanmıştı. ancak bazı toprak anlaşmalarının kesinlik kazanmamış olması, gelecekte ingiltere'nin vaadinin gerçek niyetleri hakkında patlak verecek tartışmaları kaçınılmaz kılmaktaydı. şerif hüseyin bu durumun farkındaydı: müttefiklerin kabul edeceklerinden çok daha büyük bir arap devleti istediğini ve o devletin sınırlarının gelecekte pazarlığa yol açacağını biliyordu. şerif hüseyin'in bu vaatlere bağlanmakla tam bir aptal olduğu düşünülebilir, yine mcmahon'ın mektuplarındaki bütün çekinceleri dikkate aldığı takdirde bile kendisine arabistan'da, suriye içlerinde, ırak ve filistin'de bağımsız bir arap devleti vaat edildiğine inanmak için geçerli sebepleri vardı. dahası şerif hüseyin, tam bir emevi kafasıyla vaatler tutulmasa bile en azından ingilizlerin, kendilerini işgalci ve halifelik makamını gasp eden gaspçı (!) türklerden kurtaracak olan kişiler olduğunu düşünüyordu.

    mcmahon'ın dili o kadar belirsizdi ki, filistin'in gelecekteki bağımsız arap devletinin bir parçası olup olmadığı hakkında bile çok çelişkili yorumlar yapılmıştır. yazışmalarda filistin'den özel olarak söz edilmemişti; ancak ingiliz yetkililer daha sonra bölgenin fransa'ya ayrılan suriye kıyılarına dahil olduğunu ve mcmahon'ın sözünü ettiği şam-halep hattının güneyinde kalmasına rağmen arap devletine verilemeyeceğini iddia etmişlerdir.

    ne var ki, bu iddia da dayanaksızdı. filistin gerçekten şam'ın güneyinde bulunuyordu ve bölgede hak iddia eden arapları savunanlar, buranın şam-halep hattının batısında kalan bölgenin parçası olamayacağını ve hüseyin'e söz verilen arap devletinin sınırları içinde kaldığını iddia etmekteydiler. mcmahon, hüseyin ile pazarlığında büyük olasılıkla filistin'i ayrı bir bölge olarak görmemişti; filistin'i muhtemelen gelecekteki arap devletinin parçası sayıyordu. savaş sonrasında yapılan barış anlaşmalarıyla kime hangi bölgenin verileceği sorunu gereksiz kılınmışsa da, algılamalar çoğunlukla hukuksallık kadar önemli olduğundan bu tartışmalar halen devam etmektedir. ve arapların arasında hakim olan savaştan sonra da giderek derinleşen algılamaya göre, ingiltere ilk başta tutmak niyetinde olduğu bir söz vermiş, arapları yanıltmış ve sonra da onlara "ihanet etmiştir".

    her halükarda, arap isyanı, bugün bu çok sancılı coğrafyanın, yemen'den suriye'ye, suriye'den ırak'a, ırak'tan filistin/israil ve ürdün'e kadar bütün orta doğudaki sorunların başladığı yerdir. arap isyanı, 20.yüzyıl orta doğu tarihine damgasını vuran en önemli olaydır. orta doğudaki hiçbir devletin bugünkü durumu, arap isyanını anlamadan anlaşılamaz. orta doğunun ve dolaylı olarak dünyanın bugünkü durumunu etkileyen olaylardan biridir. mutlaka okunmalıdır.

    hüseyin'in aşiret güçleri mekke'deki osmanlı garnizonuna 10 haziran 1916'da saldırınca arap isyanı fiilen başlamış oldu. eylül ayı geldiğinde ingilizler tarafından "çöl kaplanı" ; araplar tarafından "türk kaplanı" olarak bilinen fahrettin paşa'nın hicaz kuvve-i seferiyesi tarafından savunulan medine haricindeki hicaz'ın önemli kentlerinin çoğu hüseyin'in eline geçmişti. hüseyin, isyanını meşru göstermek için islami dayanışma davasına atıfta bulunuyordu. osmanlı padişahına karşı isyanın lideri olarak hassas konumunu, islamiyet'e olan görevi şeklinde göstermenin peşindeydi. çağrısının hedefi, imparatorluğun müslümanlarına kur'an'ı ve şeriatı önemsemeyen bir grup ateist serüvenci olarak tanımladığı ittihatçı rejimin devrilmesiydi. halifeye saldırmamaya dikkat eden hüseyin, müslümanları ayaklanıp halifelerini ittihatçıların pençesinden kurtarmaya davet ediyordu. bu tür islamiyet'e yönelik propaganda, iki yıllık isyan boyunca şerifin fermanlarının diline hakim oldu. kendisi arap milliyetçisi değildi ve arapçılık ideolojisi terimleriyle düşünmüyordu. şerif ve mekke emiri olarak konumunu, ailesi adına bir krallık ya da prenslik elde etme yolunda kullanan hırslı bir hanedan kurucusuydu. ama bu, arap isyanının şerif hüseyin ve hicaz nezdindeki yüzüydü. yoksa arap isyanı savaşın sonlarına doğru ulusal bir nitelik kazanmaya doğru yürüyordu ki, filistinli emin el hüseyni, suriyeli hananu ve el-azma gibi eski osmanlı subayları (daha sonradan isyana katılmışlardır) bugün araplar için milli kahramanlardır.

    başta suriye olmak üzere, imparatorluğun bazı yerlerinde isyandan yana gizli birtakım destekler varsa da, hüseyin'in çağrısı arapça konuşulan bölgelerde örgütlü bir karşılık bulamadı, elbette allenby, lawrence ve faysal'ı peşine katıp orta doğuyu gitgide türklerin elinden alana kadar... bunun yanında bazı arap ileri gelenleri, hüseyin'i hainlikle ve eylemlerini osmanlı islam imparatorluğu'nu, birliğe en çok ihtiyaç duyulduğu bir zamanda parçalamaya çalışmakla suçladılar.

    arap isyanı neydi peki? halk ayaklanması mı? oldukça aptal ve ahlaksız bir adamın (şerif hüseyin) iktidar hırsı mı? imparatorluğun tebaasını oluşturan araplardan ancak bazılarının iştirak ettiği bir ayaklanma mı? yoksa tıpkı vehhabi isyanları gibi osmanlı tarihinde pek çok görüldüğü üzere basit bir isyan olup, sonradan arapların kendilerine tarih sağlamak için büyüttüğü bir olay mı?

    isyan, osmanlı düzeninden sonra kurulan arap devletlerine "bir tarih sağlamak için" böyle gösterildi, en azından bazı tarihçiler böyle düşünür. diğerleri ise arap isyanının doğal bir hareket olduğunu ve arapların "self-determination" hakkını kullandığını öne sürer ki, o halde "fransız ve ingilizlerin mandater yönetim adı altında 1940-50'lere kadar bütün orta doğuda arap devletlerinin iç işlerine karışması nedir yeğen?" diye sormak gerekir. bazılarıysa arap isyanının bir halk ayaklanması olmadığını, daha çok arabistan'da aşiretlerden alınan vergilere dayanan ve haşimi ailesinin hakimiyetinde sınırlı bir girişim olduğunu savunur ki, o zaman da el-hüseyni, hananu ve el-azma gibi osmanlı'da gayet iyi mevkilere sahip subay ve hukukçuların neden bu isyana katıldığını, arap ayrılıkçı fikirlerin osmanlı ordusundaki arap subaylarca neden tutulduğunu sormak gerekir. sefer şartlarının genel doğasından çok ayrılıkçı bir havada gerçekleşen osmanlı ordusu'ndaki arap firarları had safhadaydı mesela. bir adamın iktidar hırsı ve halk ayaklanması da değilse eğer? her halükarda tarihimizin ve orta doğu tarihinin en tartışmalı konularından biridir. bütün bu yorumları yapmayı da siz suserlara bırakıyorum.

    bütün bu perspektiflerden baktığımızda, pek çok yorum yapılabilir. ancak, her halükarda isyanın nihai başarısını, arapların 1918'de şam'ın alınmasını alkışladığı ve bunun arapların bağımsız bir devlet iddialarının temellerini oluşturduğu da kuşkusuzdur.

    arap isyanının şam'a giden yolu hicaz demiryolu'ndan başlayıp, akabe liman şehrinden (1917 yılında lawrence tarafından alındı) ve sonra da 1918 nihai taarruzunda (nablus meydan muharebesi (bkz: #103112835) general allenby'nin sağ kanadından geçmişti. şerif hüseyin'in aşiret güçlerine oğlu emir faysal kumanda ediyor ve kendisine bir grup ıraklı eski osmanlı subayı ile aralarında lawrence'ın da bulunduğu ingiliz askerleri de yardımcı oluyordu. faysal genelde osmanlılarla yüz yüze çarpışmaktan kaçınırdı., daha çok düşmanın iletişim ve ikmal hatlarına saldırmayı tercih ederdi. 1 ekim 1918'de güçleriyle şam'a girmesi, arapların savaş çabalarının sonunun geldiğine işaret etmekteydi. faysal, ingilizlerin babasına verdiği söze uygun davrandığına inanarak hemen bir idari sistem kurmaya girişti. dahası, şam'da olduğu gibi halep'e de elini kolunu sallayarak gireceğini düşünüyordu. ancak halep'in önce dış yerleşimlerinde, daha sonra da sokaklarında mustafa kemal ve kuvvetleriyle yapılan ve arapların tam anlamıyla biçilmesiyle sonuçlanan muharebeler, birinci dünya savaşında türk ordusu tarafından araplara ya da arap isyancılara atılan son tokat oldu...

    vaatler ve karşı vaatler : osmanlı imparatorluğu'nun paylaşılması meselesi

    müttefikler savaş esnasında osmanlı topraklarının gelecekteki durumu hakkında aralarında çeşitli anlaşmalar imzalamışlardı. bu anlaşmalar antant'ın arap müttefiklerinin ihtiyaçlarını göz önüne almayıp, sadece müttefiklerin avrupalı üyelerinin çıkarlarına hizmet amacı güdüyor, bir araştırmacının deyimiyle "yayılmacılar için önceden rezervasyon" yapılıyordu. anlaşmaların amacı, savaş sonrası ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkları önceden bir çözüme kavuşturarak ittifakı ayakta tutmaktı. bu da ittifak üyelerine önceden toprak dağıtımını sağlayarak elde etmişti.

    1915'de rus orduları doğu anadolu'dan osmanlılar ve polonya'da almanlarca hezimete uğratılırken, ingiltere ile fransa rusların savaşa devam azimlerinin kırılacağından korkuyorlardı ve bu korku hiç de yersiz değildi. bu nedenle çara en çok arzulanan "ön avans"ı teklif ettiler. savaştan evvel asla düşünülemeyecek bir şey olarak ingilizler, fransa ve rusya'nın bir araya gelmesiyle, 1915 mart ayında konstantinopolis anlaşması'nı imzalayarak rusya'ya istanbul'u ve boğazıar'ı ilhak etme hakkını tanıdılar. konstantinopolis anlaşması asla yürürlüğe girmedi ve lenin'in 1917 bolşevik devrimi'nden sonra hükümetin çarın müttefikleriyle yaptığı eski anlaşmaları hükümsüz sayma kararını hiç kuşkusuz ingiltere de fransa da büyük bir rahatlamayla karşılamışlardır. müttefikler arasındaki en tartışmalı konu, fransa'nın osmanlı surivesi'nde hak iddia etmesinin ingiltere ile fransa arasında sürekli bir gerilim yaratmasıydı. fransa batı cephesinde korkunç muharebelerin yükünü taşırken ortadoğu'daki çıkarlarını doğrudan koruyamıyordu ve bölgede ingiltere'nin giderek artan askeri varlığını korkuya gözlemekteydi.

    not : çanakkale savaşı öncesinde imzalanan "konstantinopol gizli antlaşması" istanbul'da imzalanmamıştır. yukarıda anlatılan sebeplerden dolayı "konstantinopol" olarak anılır. rus devriminden sonra lev troçki tarafından dünyaya açıklanmıştır.

    bu konuyu çözümlemek için iki ülke temsilcileri 1916 mayıs ayında yaptıkları gizli bir anlaşmayla arap ortadoğusu'nun büyük bir kısmını kendi aralarında böldüler. sykes-picot adıyla tanınan bu anlaşma, ingiltere'nin şerif hüseyin'e verdiği sözlerin bir kısmını ihlal ettiği için savaşın en tartışmalı belgesidir. anlaşma fransa'nın suriye üzerindeki eski iddialarını tanıyarak fransa'ya güney lübnan'dan anadolu'ya kadar suriye kıyıları üzerinde büyük bir doğrudan kontrol bölgesi vermekteydi. fransa ayrıca suriye içinde dolaylı bir etkinliğe sahip olacaktı. ırak'taki ingiliz statüsü de garanti altına alınıyordu; ingiltere, mezopotamya'nın güneyini 'doğrudan kontrol' edecek ve gazze'den kerkük’e kadar uzanan özel bir dolaylı etkinlik alanına sahip olacaktı.

    hüseyin'e vaat edilen bağımsız arap devletiyse, ingiliz ve fransızların dolaylı etkinlik bölgeleri arasında bir devlet veya devletler konfederasyonu olacaktı. anlaşma şartlarına göre filistin uluslararası yönetim altına alınacaktı. son olarak da ingiltere, başka bir ilgili tarafa bir 'yer ayırtma' daha yaptı. amerika, rus ve alman yahudilerine erişebilmek ve aynı zamanda süvevş kanalı'na bitişik topraklarda kontrolü eline geçirmek amacıyla filistin'de bir yahudi yurdu kurulmasını kabul etti. bu anlaşma bir mektupla (ünlü 1917 kasım balfour deklarasyonu) dışişleri arthur balfour tarafından ünlü bir ingiliz siyonisti olan lord rothschild'e iletildi.

    ingilizler dolaylı da olsa filistin'e yahudi yerleşimi destekleyeceklerse, ingiltere filistin'de işgal durumunu sürdürmek zorundaydı. araplara göre, böyle bir hareket hüseyin'e verilen sözün ihlaliydi.

    savaş sona erdiğinde osmanlı topraklarının büyük kısmı müttefikler tarafından paylaşılmıştı. bu vaatlerin bazıları diğeriyle çeliştiğinden, sadece uzlaşmayla ya da askeri güce başvurarak gerçekleştirilebilirdi. araplara verilen sözler bir nebze olsun tutuldu, ama nasıl? her şeyden önce ingilizler ve fransızlar devlet verdiler vermesine, ama bağımsız değildi be yeğen... (bu söz de ağzıma yapıştı amk)

    (bkz: parayı alıp cüzdanı sahibine gönderdi)

    araplar devlet aldılar almasına. ama şerif hüseyin'in hayal ettiği gibi birleşik değildi (ırak, suriye, lübnan, ürdün vb.) ; bağımsız hiç mi hiç değildi. ingilizler haşimoğulları'na bir jest olarak savaştan sonra faysal'ı suriye kralı yaptılar. neyleyelim ki, fransızlar faysal'ı sevmediler ve fransızlar suriye'yi işgal edip faysal'ı şutladılar. sonra ingilizler faysal'ı ırak'ta kral yaptılar. faysal'ın krallığı da ingilizlere bağlıydı. mandater olması bir yana, 1958'de baasçıların kanlı bir darbesiyle faysal'ın torunu 2.faysal'ı öldürdüler ve ırak'ta monarşi devrilip baas rejimi geldi. sonrası da birkaç askeri darbe ve saddam zaten.

    suriye'de işler bağımsızlık nezdinde değerlendirilecekse daha da gülünçtü. örneğin fransızlar suriye anayasasını hazırlarken "fransız suriye yüksek komiserinin anayasayı feshetme yetkisi vardır" gibi trajikomik bir madde de eklenmişti. dolayısıyla araplar, arap isyanından sonra bağımsız olamadılar.

    arap isyanının sonuçları ve osmanlı düzeninin sonu

    padişahın topraklarında yaşayan arap halkları için osmanlı imparatorluğunun parçalanması, sadece belirli bir devletin sonunun gelmesi anlamı taşımıyordu; bu aynı zamanda 400 yıldır davranışlarını şekillendiren siyasal, toplumsal ve dini düzenin de sonu demekti. osmanlı yönetimi arap vilayetlerinin çeşitli bölgelerinde farklı derecelerde uygulanmıştı. bu tür uyum, osmanlı sisteminin ruhuydu: etkinlikle kontrol altında tutulabilecek yerler doğrudan yönetilir, daha uzak yerlerde aşiret reislerine ve feodal emirlerine belirli bir derecede serbestlik tanınırdı. sık sık söz ettiğim eşrafçılık tam olarak bu idi.

    mesela suriye gibi doğrudan kontrole sahip olduğu büyük merkezlerde bile osmanlı valileri, otoritelerini yerel arap eşrafıyla paylaşırlardı. bu araplar, merkezi osmanlı devleti temsilcileriyle işbirliği yapma karşısında bir derece yerel güç sahibi olurlardı. pragmatik osmanlı yönetimi bir derece bölgesel siyasal özerklik tanımasının yanı sıra, arap vilayetlerinde dini ve kültürel uygulama farklılıklarını da hoşgörüyle karşılamaktaydı. ancak savaş sonrası devletlerin hükümetleri, önce avrupalıların kontrolünde ve daha sonra bağımsız arap rejimlerinde bu kadar hoşgörülü olmayacaklardı. hoşgörü dediysek de, osmanlıların şeri hukukunu ve müslüman-gayrimüslim olayını yok sayacak bir hoşgörü değildi bu.

    osmanlı’da araplar, “kavm-i necip” olarak anılırdı. hatta salt araplardan oluşan surre alayları vardı ve mekke & medine'ye istanbul'dan armağanları taşımakla yükümlüydüler. daha da önemlisi, araplar 400 senelik osmanlı idaresinin hiçbir zamanında imparatorluğun gayrimüslim tebaası, mesela yahudiler karşısında iki büklüm olmamışlardı. ama batı hegemonyası araplara, o güne dek hiç takmadıkları bir değeri de getirdi : eşitlik. ingiliz idaresi altında hukuken bir yahudi ile arabın farkı yoktu. müslüman olmak, araplar için bir ayrıcalık değildi artık. dahası balfour deklarasyonu, araplara osmanlı hukukunu daha da bir aratacaktı, ikinci dünya savaşından sonra dalga dalga gelen büyük yahudi göçleri, siyonizm meselesine bağlı yükselen arap-yahudi gerilimi, savaştan çıkmış ingiltere’nin olayların önünü alamaması da 1948 arap israil savaşına ve arapların can düşmanı bir devletin filizlenmesine yol açtı. ama “uygar” ve laik ingilizlerin gözünde hukuken insanların müslüman ve gayrimüslim olarak değerlendirilmesi düşünülemezdi. araplar artık müslüman kimliklerine hukuk önünde güvenemeyeceklerdi. dahası, osmanlılar'ın eşrafçılık bürokrasisi, çoğunlukta olan etnisitelerin lehineydi ve araplar da yahudilere veya diğer ırklara kıyasla çoğunlukta olduğu için istanbul ile ilişkileri daha sağlam ve aynı topraklarda yaşadıkları diğer ırklara göre de güçleri daha fazlaydı. ingilizlerin de mandater yönetimlerle eşrafçılığa son verdiği söylenemezdi. ama denge sağlamak için, ingiliz mandasındaki arapların bütün gücü ellerinde bulundurmamalarına özen gösteriyorlardı. eşrafçılık politikası, kentli seçkinler lehine ingilizler zamanında devam ettiyse de, arap alt sınıfı için değişen çok şey vardı. başta da hukuki durum geliyordu.

    hükümdarlarının modern hükümet yöntemleri olduğuna inandığı sistemleri uygulayan yeni devletler, kırsal aşiretlerle şehirlilere (eşraf) aynı sert merkezi kontrolü uygulamaya kalkışacaklar ve yurttaşlarının hepsine bir derece kültürel tekörneklilik vermeye çalışacaklardı. elbette ki bu, osmanlı sisteminin üstün olduğunu iddia etmek anlamına gelmez: burada amaç, eski osmanlı halklarının yeni millet devletler yurttaşları olarak nasıl bir gerilim içinde olacaklarını göstermektir. osmanlı imparatorluğu tebaasına, daha büyük evrensel bir düzene ait olmanın güven duygusunu vermişti. bu düzen bir yandan osmanlı hanedanı ile hükümdar sultan, diğer yandan sultanların korumaya özen gösterdikleri islami kurumları ve uygulamalar tarafından temsil edilmekteydi. imparatorluğun tebaa gözündeki meşruluğu sadece istikrarlı bir yönetim sağlama yeteneğinden değil, ayni zamanda hükümdarlarının siyasal ve toplumsal düzenin şeriat adaleti uygulamasına, ulemanın rolüne saygıya, dini eğitimin himayesine ve kutsal şehirlerin korunmasına dayandırılmasma gösterdikleri kararlılığından kaynaklanmaktaydı.

    kısacası, osmanlı imparatorluğu sadece islami geçmişin başarılarını temsil etmekle kalmayıp, varlığı ve bagımsızlıgıyla tümden islami bir devletin yayılmacı avrupa devletleri dünyasında varlığını ve bağımsızlığını sürdürmesiyle umut da vermekteydi. sultanın müslüman arap tebaası böyle bir devlette huzurlu olabilirdi. ancak 1920 yılı geldiğinde ne o devlet ne de onun islami kurumları ortadoğu'da söz sahibiydiler. eski arap ve türk tebaası başıboş kalmışlardı. osmanlı sistemi asla durağan bir model olmamıştı, ama son yüzyılında çok önemli bir değişim geçirdi. gördüğümüz üzere, reform hareketi yönetimin etkinliğini ve imparatorluğun askeri kabiliyetini güçlendirmişti; ancak reformlar, doğaları gereği, osmanlı düzeninin dayandığı temellerden bazılarını baltalayacaktı.

    arapçılık doktrini savaştan önce ortaya çıkmıştı, ama bu, ilk başlarda siyasal bağımsızlıktan ziyade osmanlı çerçevesi içinde bir arap özerkliği talebiydi. siyasal bağımsızlık bir sonra olabilirdi. bu yüzden, savaşın başlangıcında islami ilişkileriyle osmanlılık, arapça konuşulan vilayetlerde hakim ideolojiydi. ancak bu görüşlerin de tarihçilerin genel yorumu olduğu ve arap isyanının ne olduğunu sorguladığımız yukarıdaki sorular da cevaplanmamış olarak yerinde durmaktaydı.

    cemal paşa'nın baskısı ve şerif hüseyin'in isyanı ve daha sonraları görüldüğü kadarıyla bu arapçılık doktrini, arapların çoğunu savaş yıllarında osmanlı sadakatlerinden kopartmıştı. ancak 1918'de savaşın sona ermesiyle osmanlılık artık gereksizleşecekti. peki, onun yerini hangi siyasal bağlılık ve kültürel kimlik güçleri alacaktı? faysal'ın suriye krallığı bir süre osmanlı yenilgisinin doğurduğu boşluğu dolduracak gibi göründüyse de, o da bir hayal olmaktan öteye geçmemişti. şam'ın fransızlar tarafından işgali ve bölgesel devletler kurulmasıyla arap seçkinleri, kendi yeni devletlerindeki gelişmelere yönelmişlerdi. araplar daha önce osmanlı vilayetlerinin sakinleriyken şimdi kendilerine ıraklılar, suriyeliler ve filistinliler olarak yeni kimlikler yaratmak zorundaydılar. bu, osmanlılıktan ziyade büyük değişikliği temsil etmekteydi. ancak osmanlı sonrası ortadoğusu'nda bir unsur değişmeden kalmıştı: yeni manda devletlerde siyasal önem kazanan insanlar, daha önce osmanlı sisteminde etkili mevkilerde bulunmuş kişilerdi. osmanlı dönemi seçkinlerin süregiden hakimiyetleri, bazı osmanlı tarzı siyasal ve sosyal davranışların savaş sonrası döneminde de hüküm süreceğini gösteriyordu.

    bu entrynin konusu suudi arabistan’a dönüp bilgilerin üzerinden bir geçecek olursak,

    tekrar suudi arabistan

    18. yüzyıl sonlarında başlayıp savaşlar arası dönemde devam eden süreçte ingiltere, arap yarımadası'nın kıyılarında hakim avrupa devletiydi. daha önce olduğu gibi, ingiltere imparatorluk ulaşımını kuveyt, bahreyn, katar ve umman şeyhleriyle anlaşmalar yaparak ve yarımadanın güney ucunu aden protektarası olarak doğrudan doğruya idaresine alarak korumaya çalışmıştı. her an değişen aşiret konfederasyonları, kıyıdaki hükümdarların istikrarını bozmadıkça ingiltere yarımadanın içleriyle ilgilenmiyordu.

    birinci dünya savaşı'nın sonunda ingiltere'nin anlaşmalar yoluyla imparatorluk sisteminin arabistan için öngördüğü hedefleri gerçekleşiyor gibiydi. ingiltere'nin en önemli müttefiki şerif hüseyin savaştan hicaz kralı olarak çıktı ki, bu kendisine vaat edildiğini sandığı şeyden çok farklı bir ikramdı, ama kabul etmek zorunda kalmıştı. ancak hüseyin'in bir hükümdar olarak eksiklikleri o kadar çoktu ki, çok geçmeden hicaz halkının gözünden düştü. arap topraklarında osmanlı yönetimi yerine istenmeyen manda sistemi geçince, hüseyin halife-sultana karşı isyanının osmanlı imparatorluğu'nu zayıflatan, ayrıca yenilgisine ve arap vilayetlerinin ingiltere'yle fransa tarafından işgaline katkıda bulunan hain olarak görülmeye başlanmıştı.

    türkiye'nin halifeliği 1924'te kaldırmasından birkaç gün sonra hüseyin, unvanın kendisinin olduğunu iddia edince biraz daha gözden düştü. bu tek taraflı hareket dünya müslümanları tarafından tanınmadı ve bu dünyanın liderleri hüseyin'in islamiyet'in bu en yüce makamına layık olmadığını ilan ettiler. ingiltere de hüseyin'i yararlı bir müttefikten ziyade bir baş belası sayıyordu. hicaz krallığı arabistan içlerinden bir gücün tehdidi altına girince, ingiltere desteğini hüseyin'in sürgüne gitmesine yardımcı olarak gösterdi.

    yeni arap siyasal düzeninin kökenleri ilginç bir savaşçı-devlet adamı olan abdülaziz ibn suud'un (1881-1953) liderliğindeki vahhabi hareketinin canlandırılmasında yatmaktadır. vehhabilik hareketi mehmed ali paşa tarafından dağıtılmışsa da, kesin olarak ortadan kalkmış değildi. vahhabiliğin siyasal dirilişi 1902'de, ibn suud'un necd/necid vilayetindeki başlıca rakiplerinin kalesi olan riyad şehrini ele geçirmesiyle başladı. ibn suud'un riyad'ı alması, bu küçük aşiret reisinin adını (suud) taşıyan bir krallığın hükümdarı olarak uluslararası öneme ulaştıran yirmi yıllık sürecin başlangıcı oldu. ibn suud, 1902'den 1. dünya savaşı'nın sonuna kadar olan dönemde necid aşiretlerinin çoğunu otoritesi altına sokmuştu. geleneklerin gerektirdiği üzere aşiretler, önce kendisine "muzaffer bir komutan" olduğu için sadık kaldılar. ancak arabistan tarihi, aşiret reisinin askeri talihinde herhangi bir değişme meydana gelmesi durumunda böylesi bir sadakatin hemen geri alınabileceğini göstermiştir. ibn suud'un formülü, püriten vahhabi doktrini şeklinde daha yüksek bir sadakat unsuru sağlamaktı. bunu da, aşiretleri küçük tarımsal vahalara yerleşmeye zorlayarak ve buralarda dini telkin ve ittifaklar kurarak üstlendi. cemaatler için camiler inşa etti, ulemayı vahhabi doktrinini yaymaya gönderdi ve aşiret şeyhlerini riyad'daki bir vahhabi din enstitüsüne devama zorladı.

    aynı zamanda, topluluklara tarım ürünleri ve silah şeklinde maddi yardım yapıyordu. bu yerleşim birimlerinin erkekleri bunlara karşılık kendilerine ihtiyaç duyulduğunda ibn suud'un askeri seferlerine katılacaklardı. ibn suud aşiretlere vahhabiliğin görüşlerini ve uygulamalarını benimseterek, onlara geleneksel aşiret ittifaklarından çok daha bağlayıcı bir komünal sadakat duygusu sağlamış oldu. ihvan (kardeşlik, ya da bilinen adıyla müslüman kardeşler) bir misyonu, vahhabi doktrinini ve hayat tarzını yarımadanın her tarafına yayma görevi üstlendi. ibn suud'un başarısına bağlılıkları vahhabiliğin yayılmasına olan bağlılıklarıyla birleşti. büyük savaş sonrası uzlaşmalar, özellikle de ingiltere'nin hüseyin'in oğullarını ırak ve ürdün tahtlarına yerleştirmesi, ibn suud'da bir haşimi federasyonu tarafından sarıldığı kuşkusunu uyandırdı.

    1924'te ihvan, askerlerinin başında hicaz'a girdi, mekke ile medine'yi ele geçirerek şerif hüseyin'i kaçmak zorunda bıraktı. artık arabistan'ın yeni hükümdarı, suud hanedanının ve vahhabi dini tarikatının başıydı ve bugüne kadar da öyle olmaya devam etmiştir. böylece suudi arabistan fiilen doğmuş oldu.

    arabistan politikasının yeni gerçeklerine hemen karşılık veren ingiltere, 1927'de ibn suud'la bir anlaşma yaptı. cidde anlaşması olarak bilinen belge, ibn suud'u hicaz kralı ve necd ile ona bağlı bölgelerin sultanı olarak kabul ediyordu; buna karşılık ibn suud da ingiltere'nin kıyı hükümdarlarıyla özel ilişkilerini tanıyor ve onların topraklarına saygı göstermeyi vaat ediyordu. 1932'de devletin adı resmen "suudi arabistan krallığı" oldu. o zamana kadar da milletler topluluğu nezdinde uluslararası tanınmaya kavuşmuştu. ki büyük savaş arası dönemin geri kalanında ibn suud, hakimiyetini pekiştirmeye ve merkezi otorite araçlarını yerleştirmeye odaklandı ve bunda başarılı da oldu.

    kral gayet büyük bir beceriyle kuvvet, uzlaşma, evlilik ilişkileri, dini değerler ve kendi kişisel örneği ile birbirleriyle savaşan aşiretlerden bir devlet kurmayı başarmıştı. dindarlığı ve ulaşılabilirliği kendisine tebaasının sadakatini kazandıran adil bir hükümdardı. en azından tarihçiler böyle söylüyor. usta bir aşiret politikacısı olup, mutlak bir hükümdardan ziyade "eşitler arasında birinciymiş gibi hüküm sürerdi". mevcut geleneklere saygılı olarak aşiret şeyhleriyle düzenli olarak görüşür, anlaşmazlıkları zorlama yerine ikna yoluyla çözümlemeyi tercih ederdi.

    riyad'da basit bir hükümet mekanizması kurulmuş ve radyo, mekanize ulaşım ve uçak gibi merkezi kontrol araçları getirilmişti. yönetim kadrolarını diğer arap ülkelerinden bürokratlar ve suudi ailesinin üyeleri oluşturuyordu. kralın sadece evlilik yoluyla yaptığı ittifaklar kendisine 41 erkek evlat sağlamış ve ortaya çok kalabalık bir hanedan çıkmıştı. bu oluşum yıllarında kral ile çocuklarının fazla bir lüksleri yoktu. günümüzdeki görüntüsüyle ya da petrol serveti içinde yüzen bir suudi arabistan, iki büyük savaş arası dönemde söz konusu değildi.

    ibn suud o zamanlar tek geliri mekke'ye yapılan yıllık hac olan yoksul bir krallığa hükmediyordu. devamlı petrol araştırmaları 1933'te, hükümet gelecekte arabian american oil company (aramco) olacak standard oil of califonia'yla bir imtiyaz anlaşması imzaladığı zaman başladı. petrol 1938'de bulundu ve 2. dünya savaşı'nın başlaması, suudi petrol sanayiinin gelişmesini ancak 1940'ların sonunda mümkün kıldı.

    suudi arabistan 2. dünya savaşı'nda resmen tarafsız kaldı ve ancak 1945 mart ayında almanya'ya savaş ilan etti. ancak ibn suud daha 1940'ta ingiltere'yi desteklediğini bildirmişti ve krallığı müttefik devletlerle çeşitli yollardan işbirliği yapmıştı. mekke'ye hacca gelenlerin sayısında büyük azalma olduğundan savaş yılları suudi arabistan'ın gelirlerini düşürmüş ve ülkeyi sıkıntıya sokmuştu. krallığı ayakta tutmak için ingiltere doğrudan doğruya para yardımı yaparken, amerika birleşik devletleri de dolaylı yardımda bulundu. savaşın güçlükleri gerçekten de ondan sonraki yılların refahına yol açmış olabilir. abd hükümeti savaşta amerika'nın petrol stoklarının azalmasından kaygılanarak suudi arabistan'da petrol arama faaliyetlerini genişletmişti.

    ibn suud'un statüsü savaş sonrası yıllarda diğer arap hükümdarlarınkinden farklılaştı ve kendisine onların sahip olmadığı bir meşruiyet kazandırdı. krallığını kendi çabalarıyla kazanmıştı ve haşimi rakipleri gibi "avrupa'dan destek almayla lekelenmemişti". ülkesine ithal bir avrupa laik anayasası getirilmesine izin vermekle de suçlanamazdı. bütün bunlar, suudi hanedanını "dini bütün" bir hanedan yapıyordu. arap isyanı sonrası haşimoğulları'nın araplar tarafından "ingiliz köpeği olmakla" suçlanmadıkları gibi olmadığı kesindi. hükümdarlığı vahhabi islamı ve aşiret politikası gibi yerli gelenekler üzerine kurulmuştu. krallığın yönetim yapısı ibn suud'un çeşitli konulardaki fermanlarından kaynaklanıyorsa da, suudi hukuk sistemi şeriata dayanmaktaydı. suudi arabistan'ın örnek bir "islam devleti" olarak ünü, kralın kutsal şehirlerin bakımına ve haccı kolaylaştırmak için gösterdiği özene de bağlıydı. kralın bu nitelikleri onun arabistan'da üniter bir devlet kurmasını sağlamıştı. o devletin aşiret temelli, muhafazakar ve içe dönük olmasıyla varlığı ve kalıcılığı, ibn suud'un attığı temeller sayesinde mümkün olabilmiştir.

    2. dünya savaşı'nın ardından gelen yıllarda arap yarımadasındaki devletler, ortadoğu'ya hakim olan büyük siyasal ve diplomatik konulara kıyasla pek marjinal kalıyorlardı. yoksul, nüfusu az ve geleneksel hükümdarların yönetimindeki bu doğal kaynakları olmayan ülkeler, sadece hindistan yolunu güvenceye almak için onlarla anlaşmalar yapan ingiltere ve 1930'larda petrol aramaya başlayan birkaç batılı şirket dışında uluslararası önemi olmayan yerlerdi. ancak aradan otuz yıl geçmeden bu çöl devletleri, dünyada kişi başına geliri en yüksek duruma ulaşacaklar ve küresel ekonominin çok önemli aktörleri olacaklardı. arap yarımadası'nı ingiltere'nin arka bahçesinden dünyanın dikkat odağı haline getiren şey, petroldü, bugün de hala öyledir. petrolden gelen servet, bir yandan petrol üreten ülkelerde çok büyük maddi ve toplumsal değişiklikler yaratırken, diğer yandan mevcut siyasal düzende değişikliği önlemek amacıyla kullanılmıştır. petrol devletleri çelişkili bir modernleşme ve muhafazakarlık, siyasal kısıtlamalar ve monarşinin korunmasıyla birleşmiş hızlı bir kalkınma göstermektedirler. daha radikal arap komşuları tarafından kıskanılmış ve aşağılanmışlar, ama zaman zaman aynı ülkelerin yöneticileri tarafından çok büyük mali yardım yapabildikleri için de saygı görmüşlerdir. en zengin petrol üreten devletlerin gözünde mali yardım, potansiyel muhalifleri susturmak ve huzursuz komşuları saldırganca hareketlerden alıkoymakta kullanılan bir diplomasi aracı olmuştur. suudiler, nüfus ve sınai teknolojiden yoksun olduklarından bağımsızlıklarını korumak için dış devletlere ihtiyaçları olmuştur.

    şüphesiz, onlara askeri yardım yapmak isteyen ve buna imkanı olan devletlerin başında abd geliyordu; ama amerika, israil'e de ekonomik ve askeri yardım göndermekteydi. arap petrol üreticileri abd'nin askeri korumasına bağımlılıklarını arap devletleri olarak sorumluluklarıyla nasıl bağdaştırabilirlerdi? arap ve islam dünyasında bile durumları tehlikeliydi. muhafazakar hükümdarlar olarak mısır, suriye ve ırak'taki toplumsal devrimlere ya da arap olmayan iran'ı sarsan islami devrime nasıl sempati duyarlardı? diğer yandan, büyük orduları ve toplumsal eşitlik söylemleriyle bu komşuları nasıl göz ardı edebilirlerdi? işte bunlar, tecrit edilmiş bir yoksulluktan uluslararası düzlemde mali önem taşıyan bir konuma yükselen arap yarımadası devletlerinin karşı karşıya kaldığı ikilemlerin sadece birkaçıydı.

    suudi arabistan krallığı

    1973'e kadar yönetim modelleri ve dış politika, iran'ın pehlevi hanedanı ya da ırak ve ürdün'ün haşimi monarşilerinin aksine el-suud ailesinin, hüküm sürdüğü ülkenin tarihinde derin kökleri vardı. yazının başında da anlattığımız üzere, suudiler 18. yüzyılda aşiret askeri güçlerini muhammed ibn abdülvahhab'ın islami ideolojisiyle birleştirerek, kutsal mekke ve medine şehirlerinin kontrolünü osmanlılar'dan alan bir konfederasyon kurmuşlardı. kavalalı mehmed ali paşa tarafından yenilgiye uğratılmalarına rağmen aile, bölgesel güç tabanını korumuş ve 20. yüzyılda aile adını taşıyan bir krallık kuran abdülaziz ibn el-suud'un dinamik liderliğinde tekrar ortaya çıkmıştı.

    kral ibn suud tebaasının hayatlarına önemli değişiklikler getirmişti ki, bunlardan biri de bölgesel aşiretler konfederasyonları yerine merkezi bir hükümetin kurulmasıydı. ancak ibn suud bir devlet yaratırken dahi ataerkil yönetim sistemini sürdürmeye devam etmiştir. nitekim, küçük büyük demeden bütün siyasal kararları kendisi vermiştir ve hükümet kurumları da bu hakimiyetini yansıtmıştır. 1953'te öldüğünde krallıkta anayasa, hükümet idare yasaları, siyasal parti ve kurumsal danışma organları yoktu. islamiyet, ibn suud'un ailesinin hüküm sürme hakkını meşrulaştırdığı bir ideolojiydi sadece.

    anayasa kuran, yasa da şeriattı. kraliyetin kurucusunun ardından tahta, ölümünden bu yana hüküm süren dört oğlunun en beceriksizi olan suud geçti. kral suud'un (1953-1964) hükümdarlığı, mısır'da abdülnasır'ın laik pan-arapçılık ve sosyalizm çağrısının başlangıcına denk düşmüştü ve bu doktrinler suudi hakimiyetinin dayandığı islami ve monarşik temellere bir tehlike oluşturmaktaydı. ayrıca, petrol sanayinin genişlemesinin ve onun getirdiği servetin yarattığı iç değişiklikle de kral ailesine desteğin temelini oluşturan muhafazakar toplumsal ve siyasal düzeni tehdit etmekteydi. kral suud bu meydan okumalara karşı koyabilecek biri değildi. mısır cumhurbaşkanı popülerliğinin zirvesindeyken, abdülnasır'a aldığı düşmanca tavır arap dünyasında krallığı tecrit etti ve kral ailesi nasır'ın 'feodal gericiler' şeklindeki saldırılrının hedefi oldu. suudi arabistan'ın ile diğer arap komşuları arasına giren soğukluk da burada başlar.

    ayrıca, kral suud devlet hazinesi ile kendi kasası arasında bir fark gözetmiyor, keyfi uğruna milyonlarca dolar harcıyordu. onun bu mali sorumsuzluğu devleti iflasın eşiğine getirdi, dış politikada liderlikten yoksun olması krallığı radikal arap devletlerinin saldırısına açık bıraktı. aile üyelerinden oluşan bir koalisyon 1964'te kendisini tahttan indirip veliaht prens faysal'ı kral yaptı. faysal'ın hükümdarlığı (1964-1975) suudi arabistan'ın idari yapısını, silahlı kuvvetlerini, eğitim sistemini ve bölgedeki durumunu değiştirdi.

    faysal 1973'te arap petrol ambargosuna katılma kararı verince, bu kararı beklenmeyen bir sonuç doğurarak çöl krallığını dünya çapında bir mali güç haline getirdi ve uluslararası dikkatleri üzerine topladı. faysal'ın modernleştirme programı, bir bakıma 19.yüzyıl osmanlı ve mısır reformcularının benimsedikleri politikanın yansımasıydı.. kral ülkenin ekonomik gelişmesini daha etkin bir şekilde idare edebilmek için hükümetin rolünü genişletti ve kurmak istediği uzun vadeli sosyal refah programlarını başlattı.

    faysal, bürokrasideki yeni mevkilere kadro yaratmak amacıyla bir eğitim programına yöneldi. şeriatı ihlal etmeyecek şekilde üniversite kampüsleri inşa edildi ve binlerce suudi öğrenim görmek üzere yurtdışına, özellikle de amerikan üniversitelerine gönderildi. faysal yeni bakanlık ve hizmet kurumlarının yerel ve yabancı üniversite mezunlarıyla doldurulmasına dikkat etti. yeni batı eğitimli seçkinler daha geniş idari yetkilere sahiplerse de, karar verme sürecinde bunlara yer ayrılmadı. kral ve ailesinin seçilen üyeleri, devlet politikasına çok büyük gizlilik koşulları altında karar veriyorlardı. yeni idari seçkinler karar sürecine katılmadıkları için düş kırıklığına uğramışlarsa da, geleneksel siyasal düzeni kabul etmekteydiler: bürokrasinin içinde yüksek makamlara geliyorlar, konumlarının getirdiği servet ve prestijden yararlanıyorlardı. suudi sistemi ileri öğrenimleri için kendilerini ödüllendirdikçe, sistemi desteklemeye ve getirdiği siyasal kısıtlamaları kabule hazırdılar.

    suudi iç ve dış politikasında yemen konusu

    1960'lann başından 1970'lerin sonuna kadar suudi rejimini ısrarla tehdit eden dış politika meselesi, komşu yemen ülkesindeki gelişmelerdi yemen silahlı kuvvetleri içindeki gruplar 1962 eylül ayında hükümdar imam muhammed el-bedr'e karşı bir darbe yapmışlardı. abdülnasır tarafından esinlendirilen ve desteklenen darbe liderleri monarşiyi kaldırdılar ve yemen arap cumhuriyeti'ni ilan ettiler. ancak isyancılar imam muhammed'i ele geçirememişlerdi ve imam ülkenin kuzeyinde ortaya çıkıp tahtına dönmek için aşiretlerin desteğini almaya başlayınca yemen iç savaşa sürüklendi. ne kralcılar ne de cumhuriyetçiler zafer kazanabilince, ikisi de destek bulmak amacıyla dış devletlere döndüler ve böylece arabistan'ın güney ucundaki iç savaş bölgesel bir çatışmaya dönüştü. yemen yazdığımız gibi osmanlı zamanından bu yana sancılı bir coğrafyaydı. şimdilerde de durum çözülebilmiş değil.

    abdullah el-sallal'ın (1962 kuzey yemen ihtilalinin lideri) cumhuriyetçi rejimi nasır'dan, kuzeydeki kralcılar de suudi hükumetinden askeri yardım aldılar. mısır'ın müdahalesi doğrudan ve önemliydi; 1966'da yemen'deki mısır askerinin sayısı 70 bine ulaşmıştı ve mısır hava kuvvetleri zaman zaman suudi sınır kentlerini bombalıyordu. kral faysal yenilgi korkusuyla çatışmaya suudi askeri göndermemiş, yardımı silah ve paradan ibaret tutmuştu. altı gün savaşı'ndan sonra nasır'ın askerlerini çekmeyi kabul etmesi üzerine suudi rejimine yönelik mısır tehdidi sona erdiyse de, güney arabistan'daki gelişmeler suudi monarşisinin güvenliğini tehdide devam etmekteydi. dahası, mısırlıların yemen'de giriştiği harekat, büyük bir yıpratma savaşına dönüşmüş ve mısır ordusu'nu altı gün savaşında israil'in karşısına çıkarken zayıflatmıştı. abdülnasır'ın yemen'e müdahalesi, mısırlıların altı gün savaşında israil'e karşı yenilgisinde büyük pay sahibidir.

    devam edecek olursak,

    ingiltere 1967'de aden protektaratlığı'ndan çekildi ve yerine hemen marksist milli kurtuluş cephesi tarafından güney yemen demokratik halk cumhuriyeti kuruldu. yeni cumhuriyet, arap yarımadası'ndaki bütün geleneksel monarşilerinin devrilmesine destek çıkacağını bildirdi. suudi rejimi böylece ikisi de radikal hükümetli, ikisi de sovyetler birliği tarafından desteklenen ve ikisi de cumhuriyetçi yönetimler kurulmasına adanmış iki düşman yemen'le karşı karşıya kalmıştı. kral faysal bu tehlikeye kuzey yemen arap cumhuriyeti'yle arasını düzeltip, onunla güneydeki halk cumhuriyeti arasına nifak sokmaya çalışarak karşılık verdi. faysal'ın politikası kuzeyin suudi ekonomik yardımını kabul ettiği ve zaman zaman halk cumhuriyeti'yle silahlı çatışmaya girdiği çok karmaşık bir durum yarattı. kuzey ile güney 1979'da bir birleşme anlaşması imzaladılarsa da, iç politikalarındaki karışıklıklar bu anlaşmanın uygulanmasını önledi. iki yemen, birbirlerini ve suudi arabistan'ı 1980'ler boyunca kuşkuyla kollamaya devam ettiler.

    yemen'in radikalleşmesi ve yarımadanın başka yerlerinde halkçı kurtuluş hareketlerinin ortaya çıkışı, kral faysal'ı suudi ordusunu modernleştirmeye götürdü. yemen'deki çatışma suudi ordusunun mısır ve yemen saldırısına karşı caydırıcı bir güç olmadığını ortaya koymuş, hatta ciddi bir iç ayaklanmayı bile bastıramayacağını düşündürtmüştü. bu yüzden hükümet, krallığın askeri yeteneğini genişletecek yoğun bir program başlattı. savunma bütçesi 1970'de 2 milyar dolara çıkarıldı ve ondan sonraki yıllar boyunca sürekli arttırıldı. suudiler 1970'li yıllarda toplam yıllık gelirlerinin yüzde 35-40'ını savunma ve güvenlik masraflarına ayırdılar. suudi gelirlerinin hızla artmasına rağmen bu oran sabit kaldı ve krallık 1975-1976'da savunma ve güvenliğe 36 milyar dolar ayırdı. hükümet satın alınabilecek en gelişmiş askeri teknolojiyi elde etmeye çalışıyor, suudi kuvvetlerinin işletmesini ve bakımını yapıp yapamayacağını düşünmeden hava kuvvetlerine öncelik tanıyordu. bu askeri harcama çılgınlığından en fazla yararlanan, 1970'ler ve 1980'lerde suudilerle
    gayet karlı silah sistemi anlaşmaları yapan abd oldu. kral ailesi mısır ve ırak krallarını deviren darbelerin başında genç subaylar olduğunun farkındaydılar. ama suud hanedanının erkek üyelerinin sayısı binlerle ölçüldüğü ve bunların orduya da sirayet ettiği düşünülür ve vahhabi arabistan'ın ırak, suriye, mısır olmadığı düşünülürse darbe en son korktukları şeydi sanırım.

    neyse, bu nedenle rejim, silahlı kuvvetleri sıkı denetim altında tutuyor ve yüksek rütbeli subayları suudi ailesi içinden seçiyordu. orduya harcanan büyük paralara rağmen krallık, bölgenin en güçlü iki potansiyel düşmanı olan ırak ve iran'ın ordularıyla boy ölçüşebilecek bir ordu yaratamadı. sadece askeri güce dayanan herhangi bir kriz durumunda suudi devleti etkisiz kalacaktı. bu da 1990'da ırak'ın kuveyt'i işgali ve suudilerin hemen abd askeri yardımı istemeleriyle kendini gösterdi. hala da yemen'de de gördüğümüz üzere saçma sapan bir orduları vardır. yazdığım gibi, adamların nasıl bu kadar şişman olduğunu da anlamış değilim. çoğunluğu suud ailesi dışındaki emirlerin çocuğu olan bazı subaylar hariç. bu adamlar da genellikle ingiltere ve amerika'da eğitim görmüş subaylardır.

    1973 petrol ambargosu ve sonuçları

    suudiler nasıl böyle bir zenginliğe kavuştu?

    1973 petrol ambargosuyla petrol fiyatlarındaki artışın dünya ekonomisini ne ölçüde değiştirdiğini ve suudi arabistan'ı dünya çapında bir finansal güç olarak nasıl öne fırlattığını anlamak için, suudilerle yabancı petrol şirketlerinin 1973'ten önceki anlaşmalarının gözden geçirilmesi gerekir.

    krallığın ilk petrol imtiyazı 1933'te ibn suud tarafından standard oil company of california'ya (sonraları arabian american oil company, aramco olmuştur) verilmişti. şirket, imtiyaz alanı içinde bulunup çıkanlacak petrol karşılığında bir rafineri inşa edecek ve ham petrolün tonu başına 4 altın şilin ödeyecekti. imtiyaz koşulları aramco'nun lehineydi. 1938'de dahran bölgesinde petrol bulundu, ama büyük çaplı ticari üretim ancak 2. dünya savaşı'nın sonunda başladı. 1950'lerde imtiyaz anlaşmaları suudi arabistan ve diğer ortadoğu petrol üreticilerinin yabancı şirketlerin karının yüzde 50'sini almaları şeklinde değiştirildi. ancak petrol üreten ülkelerin fiyat ve üretim düzeyleri konusunda söz hakları yoktu. aramco, sadece suudi petrolünün araştırılması ve çıkarılmasında değil,aynı zamanda işlenmesi, pazarlanması ve fiyatlandırılmasında söz sahibi olan dev bir çokuluslu şirket haline geldi.

    fiyat politikasında daha fazla kontrol sahibi olmak isteyen beş büyük üretici ülkenin oran, ırak, kuveyt, suudi arabistan ve venezuela) temsilcileri 1960'da petrol ihraç eden ülkeler örgütü'nü (opec) kurdular. örgüt daha sonra genişleyerek on üç ülkeyi daha bünyesine aldı. sadece arap petrol üreticilerinden oluşan paralel bir grup olan arap petrol ihraç eden ülkeler örgütü (oapec) de 1968'de kuruldu. iki örgütün kurulmalarının ardındaki sebep, üye devletlerin en değerli doğal kaynaklarının kontrolünü elde bulundurma isteğiydi. özellikle ortadoğu devletleri açısından mesele, bağımsızlıktı. opec, abdülnasır döneminde kurulmuştu ve abdülnasırcılığın başlıca hedeflerinden birisi, savaş sonrası yeni-sömürgeciliğin kısıtlamalarından kurtulmaktı. opec'in birinci hedefi, üye devletlerin kolektif pazarlık gücünü kullanarak batılı petrol şirketlerine petrol fiyatlarını yükseltmeleri doğrultusunda baskı yapmaktı.

    ancak dünya petrol stoku bol olduğu sürece, opec'in petrol şirketlerinin politikaları ve davranışlarını değiştirme çabaları sınırlı kalıyordu. ucuz ve bol petrol, avrupa ve japonya'nın savaş sonrası kalkınmalarını sağlayan ve abd'ye ekonomik üstünlük getiren enerji kaynağıydı. benzin yakıtlı otomobillerin ve dizel yakıtlı trenlerin artması, petrolün sanayiye enerji sağlamak için giderek daha fazla kullanılması, daha önce kömüre dayalı olan ekonomileri petrole bağımlı kılmıştı. bu dönüşüm petrolün hep var olabileceği ve uygun fiyatlı olacağı varsayımına dayanıyordu.

    1960'ların sonunda ve 1970'lerin başında ucuz petrol arttıkça, sanayi devletlerindeki hızlı ekonomik büyüme bu varsayımı doğrulayacaktı. ancak sanayi dünyasının hızlı petrol tüketimi, kendisini ortadoğu petrol üreticilerine çok daha bağımlı duruma getirmekteydi. bu özellikle japonya ve batı avrupa gibi kendi petrolleri olmayan ya da kuzey denizi'nde olduğu gibi çıkarılması çok pahalı olan ülkeler için geçerliydi. ucuz petrole bu bağımlılık sonucunda suudi arabistan, 1972'de avrupa petrol ihtiyacının yüzde 21.6'sını ve 1973'te dünya ham petrol üretiminin yüzde 13'ünü sağlamaktaydı. büyük bir üretici ve dünyanın en büyük petrol tüketicisi olan abd bile ithal petrole bağımlı olmuştu. amerika'nın petrol ithalatının 1973'te yüzde 8'i suudi arabistan'dan gelmekteydi. (nadav safran, saudi arabia: the ceaseless quest for security)

    abd, avrupa ve japonya'nın ortadoğu petrolüne bağımlılığı üzerinde sanayide giderek bir yeniden yapılanma başladı. iran şahının isteğiyle fiyatlar 1960'ların sonunda yükselmeye başladı ve üretici ülkelerden bazıları fiyat ve üretim düzeylerinde kısmi bir kontrol elde ettiler. bu değişikliklere rağmen dünya, arap üreticilerinin petrol silahlarını bir diplomasi aracı olarak kullanma kararlarına hazırlıklı değillerdi. 1973 ekim ayında arap-israil savaşının ortasında abd, israil'e büyük askeri malzeme göndermeye başladı ve başkan nixon, kongre'den lsrail'e askeri yardım için 2.2 milyar dolarlık tahsisat istedi. suudi arabistan buna karşılık oapec'in abd'ye ve hollanda'ya (rotterdam'ın avrupa'nın çeşitli yerlerine petrol boşaltma ve dağıtım merkezi olduğu için) bütün petrol nakliyatına ambargo koyma kararına katıldı.

    ayrıca suudiler ve diğer arap petrol üreticileri, petrol üretimini kısacaklarını ve tüketici ülkelere gönderilen petrolün azaltılacağını ilan ettiler. bu durum sanayi devletlerinde panik ve karmaşa doğurdu. arap kökenli olmayan petrolü satın almak için bir hareket başladı ve petrol fiyatları yükseldi. avrupa ekonomi topluluğu ve japonya, 1973 kasım ayında filistin haklarını tanıyan ve israil'in 1967'de işgal ettiği topraklardan çekilmesini isteyen bildiriler yayınladıkları zaman petrol silahının siyasal önemi anlaşıldı. ondan sonraki aylarda fiyatı düşük olan petrol piyasa fiyatını bulmaya başladı.

    opec, 1 ocak 1974'ten geçerli olmak üzere varil fiyatını 11.65 dolara çıkardı; bir yıl önce fiyat 2. 74 dolardı. fiyat artışının suudi gelirleri üzerindeki etkisi çok büyük oldu. fiyatlar yükselmeden krallık petrolden 6.4 milyar dolar elde ederken 1974-1975 mali yılında bu rakam yüzde 330 artarak 27.7 milyar dolara yükseldi. 1981'de petrol fiyatları varili 34 dolarda zirve yaptığında suudi arabistan'ın geliri 102 milyar dolara çıktı. krallık paraya boğulmuştu ve arapların, daha doğrusu suudilerin zenginliği böyle geldi.

    1973 ambargosu, petrol sanayiinde önemli bir dizi gelişmeyi daha başlattı; bunların en önemlisi, opec ülkelerinin petrol çıkarma, işleme, dağıtım ve pazarlama işlerine girmeleri oldu. ancak dev yabancı petrol şirketleri piyasadan çekilmediler. üretici ülkelere hala gerekli olan teknoloji ve uzmanlığı sağlayarak, yerel milli petrol şirketleriyle ortaklıklar kurdular. böylece aramco, suudi arabistan'ın toplum hayatında önemli bir unsur olmayı sürdürdü. 1973'ten sonra hızlı gelişme başlıca arap petrol üreticisi ve dünya çapında bir petrol ve mali devleti olarak suudi arabistan'ın bölgesel ve uluslararası konumu 1973'ten sonra değişmişti. krallık artık arap-israil anlaşmazlığına taraf olmaktan kaçınamazdı; büyük bir petrol tüketicisi ve askeri malzeme sağlayıcısı olarak abd'yi gücendirmemek ile, filistinlilerle ve onlan destekleyen rejimlerle ortak bir davayı sürdürme gerekliliği arasında bir denge kurmaya çalıştı. petrol zenginliğinin adil olarak dağıtımı suudi diplomasinin önemli bir aracı oldu; suriye ve fkö (filistin kurtuluş örgütü), krallık rejimini ve abd'yle bağlarını eleştirmeme karşılığında suudilerden önemli mali yardım aldılar.

    suudi hükümeti düşmanlarıyla savaşmak yerine onları satın almayı tercih ediyorsa da, 1979 ıran devrimini büyük tehdit olarak gördüğünden yeni bir silahlanmaya girişti. milyarlarca suudi petro-doları gelişmiş askeri malzeme almaya, ileri teknolojili hava savunma sistemi kurmaya ve düzenli kara, deniz ve hava kuvvetlerinin yanı sıra iç güvenlik örgütlerinin boyutlarını genişletmeye harcandı. abd bir kere daha krallığın başlıca silah tedarikçisi oldu. kral faysal ile halefleri savunmaya büyük harcamalar yapmanın yanı sıra krallığın büyük petrol servetini devasa bir ekonomik ve sosyal gelişme programı başlatmak amacıyla kullandılar. kral ailesi mensupları, ülkenin değişimini tek bir süreç, az gelişmişlikten modernliğe aniden geçilecek teknik bir uygulama olarak görüyorlardı.

    dolayısıyla, bunun rejimin otoritesinin dayandığı muhafazakar toplumsal yapıyı ve islami değer sistemini ve şeriatı bozmadan gerçekleştirilebileceğine inanmaktaydılar. bu varsayım yabancı işçilerin ve teknolojinin ülkeye girmesiyle ve yerli, üniversite mezunu bir sınıf yaratılmasıyla ortaya çıkacak muhtemel davranış değişikliğini görmezden gelmekteydi.

    kral faysal 1975'de yeğenlerinden biri tarafından öldürüldüğünde yeni kalkınma planları henüz uygulanmaya başlamıştı. halefi halid (1975-1982) çoğunlukla hastalıklı, deneyimsiz bir idareciydi. yetkilerinin büyük kısmını krallığın sorumluluğunu yüklenen ve halid'in ölümünden sonra kral olan veliaht fahd'a bıraktı. faysal tek karar verme gücü olan suudi hükümdarlarının sonuncusuydu; halefleri kraliyet ailesinin ileri gelen üyeleri arasında varılan kolektif anlaşmalarla hüküm sürdüler ki, bu da sık sık politikanın yönlendirilmesinde güçlükler çıkarmaktaydı.

    ancak hükümdar ailesi içinde gerginlik olması suudi arabistan'ı ulaşımdan iletişim ve petrol tesislerine, mimari bakımdan şaşırtıcı üniversitelerden deniz suyunu tuzdan arındırma tesislerine ve ikinci derecede sanayiye kadar ülkenin bütün altyapısını değiştiren bir kalkınma on yılına girmekten alıkoymadı. maddi kalkınma ve toplumsal değişim siyasal değişim baskılarını da getirmişti. yeni fikirlerin muhtemel kaynaklarından birisi, suudi arabistan'ın insan gücü eksikliğini gidermek için getirtilen çok sayıda yabancı işçiydi. hükümet planlama ve güvenlik yüzünden nüfusu şişirme alışkanlığında olduğundan yerli suudilerin sayısı hakkındaki istatistikler tartışmalıdır. 1980 yılında yerli suudilerin toplamı 4.5 ila 11.5 milyon arasındadır mısırlı ve orta doğu siyasetinde duayenlerden olan nadav safran'ın(tavsiye edilir) araştırmaları kendisini daha düşük rakamlara götürmüştür ve 1980 yılı için 5 milyon tahminine ulaşmıştır.

    suudi liderlerinin hayalindeki altyapı dönüşümü için ithal işgücü de gerekliydi. 1980 yılında ülkede bakmakla mükellef oldukları 400 bin kişi dışında 2.1 milyon yabancı işçi bulunuyordu. 1 milyon kişiyle en büyük grup kuzey yemen'den gelmişti. mısırlılar, ürdün ve işgal edilmiş topraklardan gelen filistinliler de 200 biner kişiydiler. çoğu filipinli ve pakistanlı olmak üzere 50 binden fazla asyalı vardı. ülkede yaşayan 100 bin batılıdan 40 bini

    abd'den, 25 bini ingiltere'den gelmişlerdi. çoğunun suudi kraliyet düzeninin dayandığı düzenden farklı değerleri olan ve islami ilkelere aykırı hayatlar süren bu çok sayıda yabancı, rejimi yabancı sakinlerini tecrit etmeye yöneltti. batılılar doğu petrol kuyuları yakınlarındaki dev aramco kampına yerleştirildiler. diğerleri de suudi güvenlik servisleri tarafından yakından izlendi ve en küçük bir yanlış hareketlerinde hemen sınır dışı edildiler. yazının başında dediğim gibi, şu an sayıları çok daha fazla olan bu yabancı iş gücü arabistan'da kat be kat daha çok sayılardadır. suudların hac, umre ve petrolden olan gelirlerini saymazsak, ülkenin ekonomisi bu işçilerin sırtındadır.

    suudi arabistan'ın hızlı "modernleşmesi" öğretmen, memur, özel iş sahibi ve subaylardan oluşan yeni bir yerli orta sınıf yaratmıştı. bu seçkin sınıfın öğrenimine ve hükümet mekanizmasını yönetmekteki giderek artan sorumluluğuna karşın üyeleri siyasal hayata katılamıyorlardı. karar verme hakkına kral ailesi sahipti ve siyasal partilere, işçi sendikalarına ya da diğer çıkar gruplarına inisiyatif bırakılmıyordu. kral fahd, 1980'lerin başında, daha önce faysal ve halid gibi, temel bir haklar belgesi getirme ve milli bir danışma meclisi kurma niyetini açıkladı. ancak bu vaatlerini yerine getirmedi. kral ailesi iktidarı paylaşmayı ya da siyasal süreci açmayı reddederek rejimin hızlı modernleşme programının ürünü olan yeni orta sınıfı yabancılaştırma riskini göze alıyordu. rejim yeni seçkinleri iyi para getiren mevkilerle ödüllendirerek ve halka bol sosyal yardım hizmeti götürerek ayakta kalmayı ummaktaydı.

    1980'lerin başındaki suudi arabistan, bazı bakımlardan şah iktidarının son yıllarındaki iran'ı andırıyordu. her iki ülke de siyasette benzer bir değişim geçirmeden ekonomi, eğitim ve askeri alanlarda çok büyük paralar yatırmışlardı. yeni doğan batı eğitimli seçkinlere emellerini ya da şikayetlerini ifade edebilecekleri kanallar yasaklanmıştı. ancak şah ile suudi kraliyet ailesinin ülkelerinin resmi din kurumlarıyla olan ilişkileri farklıydı. suudi sisteminin 1980'lerdeki istikrarını açıklayan da bu farklılıktır.

    suudi ailesinden ve islamiyet, şeriat ile bağından söz edelim biraz. iran örneği için (bkz: beyaz devrim/@mackensen)

    islamiyet ve suudi ailesi

    suudi arabistan dış dünyaya püriten bir islami rejim imajı sunuyordu. ibn suud, vahhabi islamiyeti'nin katı mezhebini bedevi aşiretlerinin savaşçı gücüyle birleştirerek iktidarını pekiştirmişti. haleflerinin iktidarı da islami inanç ve değerleri savunmalarıyla meşrulaştı. suud hanedanı, kuran'a ve şeriata bağlı olduğunu, onları uygulayacağını iddia ettiği için devleti idare edebiliyordu. kral faysal,

    "suudi arabistan'ın anayasaya ihtiyacı yok, çünkü onun dünyanın en eski ve en etkili anayasası olan kuran'ı var." demişti.

    kral ailesi islamiyet'in koruyucusu pozuna girerek iktidar tekelini meşru gösteriyordu. faysal tarafından başlatılan ve haleflerince devam ettirilen hızlı toplumsal ve ekonomik değişim döneminde bile, kraliyet ailesinin islamiyet'le ilişkisi başlıca meşrulaştırıcı unsuru olarak kalmıştı. bu durum monarşi ile din kurumu arasında her iki taraf için yararlı olan ilişkinin varlığıyla mümkün kılınmıştı. ilişki, ibn suud tarafından kurulmuştu; ibn suud, ulemayı siyasal karar yetkisinden uzaklaştırarak onları devlet bordrosuna almıştı. ulema, devlet bürokrasisine geçişi kabul etmiş ve suudilerin hüküm sürme hakkını kabul etmişti. buna karşılık eğitim, hukuk sistemi ve kamu ahlakının denetlenmesi üzerinde geniş bir yetkiye sahip olmuşlardı. abdülnasır'ın mısır'ındaki durumun aksine suudi arabistan'da ulemanın kamu faaliyetlerinin önemli alanlarında yetkileri vardı; şahın iran'ındaki durumun aksine devletten bağımsız değillerdi, ama iran örneğindeki gibi devletin saldırısına da uğramıyorlardı.

    statülerine saygı gösteriliyordu ve suudi kralları, kral ailesinin islami konumunu etkileyebilecek politikalar için onların onayını almaya dikkat ediyordu. ancak ulema devlet politikasının oluşturulmasına karışmıyordu. ulema geleneksel faaliyet alanlarında kazandığı güç sebebiyle dış politika ve petrol kalkınması alanlarından uzaklaştırılmasını kabul edebilirdi. hassas iç politikalarda onay vermeme ve böylece bu tür politikaların ve onları getiren hanedanın islami meşruluğunu sorgulama hakları vardı. bu güç ve onun devletten getirebildiği uygun koşullar, faysal'ın veliahtlığında ve krallığında apaçık biçimde ortadaydı. faysal geniş eğitim değişiklikleri yapmış, ama sistemin ahlak yapısının kararını ulemaya bırakmış, öğrenimin her düzeyinde islam dini dersleri konmasını kabul etmişti.

    mesela faysal'ın kadınlara eğitim planı 1960'da din kurumunun güçlü muhalefetiyle karşılaşmıştı. faysal, politikasının benimsenmesi için ısrar etmiş, ancak ulemanın sınıf düzenlemesini denetlemesine izin vermemiş ve eğitim bakanlığı'nın önemli mevkilerine din kurumu üyelerini getirmişti. suudi eğitim programının modernleştirilmesi, ulemanın müfredat içeriğini düzenlemesi, "laik" olduğu düşünülen üniversitelerde bile erkek ve kızlara ayrı sınıflar açılması ve yeni kampüslerde camilerin inşasıyla sonuçlanmıştı.

    ulemanın kraliyet ailesinden kopartabildiği imtiyazlardan birisi de faysal'ın 1963'te krallığa televizyon getirmesini istemesinde görülür. din kurumu bu yeniliğe karşı çıkmışsa da, sonunda faysal'ın istediği olmuştu, ama uzlaşmak için de televizyon programlarını denetlemeyi ulemaya bırakmıştı. ulema, kamusal davranışların denetiminde de merkezi bir role sahipti. kral faysal'ın ölümünden sonra gücü giderek artan ahlak polisi, ulemanın denetimi altındaydı. başlarda namaz saatlerinde dükkanların kapatılması ve kadınların giyimi gibi islami uygulamalara riayeti sağlamakla uğraşan ahlak polisi, 1980'lerin başında krallıkta ikamet eden yabancıların faaliyetlerini de izlemeye ve kırsal kesimde islami doktrinleri yaymaya başlamıştır. din kurumu yıllık hac seyahatinin de başındaydı. böylece kral ailesi genel politikayı kararlaştırıyor, ama ulemaya da kendi isteklerini tatmin edecek ve suudi hanedanını meşru islami hükümdarlar olarak desteklemelerini garanti edecek yetkiler veriyordu.

    rejim bir dindarlık görüntüsü vermeye çalışsa da, prenslerin davranışları kraliyet ailesinin ününü lekeliyor ve islami davranış kurallarına uyduğu iddialarını çürütüyordu. aile genişledikçe (1980'lerin başında yaklaşık 5.000 prens vardı) gücü olan o amaç kararlılığını kaybetmişti ve üyelerinin hepsinin faaliyetlerini ya kontrol edemiyor ya da etmek istemiyordu. kamuoyuna gösterilen ahlaklılık ile özel davranışların gerçeği arasındaki uçurum, muhaliflere rejimi ikiyüzlülükle suçlama fırsatı vermekteydi haklı olarak. mesela, kadınları toplumsal yaşamdan izole eden ulemayla uzlaşma içerisinde olan suudi hanedanının prensleri, hiç de kapalı kadınlar olmayan batılı kadınlarla evlenebiliyordu. alkol ve hatta uyuşturucu alan prenslerin skandalları yaşanabiliyordu. günümüzde de hala yaşanıyor, sadece araplar artık bu hususun sansürlenmesi konusunda daha sert.

    krallık içinde dine dayalı huzursuzluğun en canlı örneği, 1979'da mekke'de büyük camii'nin ele geçirilmesiydi. milli muhafızlar'ın eski subaylarından olan cuhayman el-utaybi, vahhabi doktrininden esinlenerek ve "suudi hükümdarlarının yozlaşması ve maddiyatçılığıyla düş kırıklığına uğramış olarak" çevresine, "modernleştirmenin marjinalleştirdiği" ve çoğu üniversiteden ayrılma gençleri toplamıştı. 1979 kasım ayındaki hac sırasında cuhayman ve birkaç yüz silahlı taraftarı, mekke'deki büyük camii'yi ele geçirdiler, caminin hoparlörlerinden yararlanarak hükümeti ve ulemayı yolsuzluk ve dinsizlikle suçladılar. ayrıca cuheyman, kayınbiraderini mehdi ilan etti. işgal iki hafta sürdü, bu arada hükümet ulemadan kuşatmayı kaldırmak için silahlı güç kullanma fetvasını aldı. islamiyet'in en kutsal mabedlerinden birine zarar vermeden kararlı işgalcileri çıkarmak kolay olmadı ve her iki taraf büyük kayıplar verdi. cuhayman teslim oldu ve daha sonra sağ kalanlar kolları kesildikten sonra taraftarlarıyla birlikte idam edildiler. elbette suudi güvenlik güçlerinin beceriksizliği de burada ortaya çıkmıştı. fransızlardan da yardım alındı.

    (bkz: 1979 kabe baskını)

    hareket, ülke içinde açıktan destek bulmamıştı, ama iç istihbarat servislerinin başarısızlığını temsil ettiği ve rejimin ününe zarar verdiği için suudi yetkililer telaşa kapıldılar.

    mekke olayı kral ailesinin dinsizlik suçlamalarına karşı ne kadar hassas olduğunu ortaya koymuştu. cuhayman'ın taraftarlarının kuşatma sırasında hoparlörlerden yayılan yolsuzluk suçlamaları dikkati çekmişti. zengin prenslerden bazılarının skandal yaratan tavırları, kraliyet ailesinin yönetme hakkını meşrulaştırmak için kullandığı islami standartlara sadık davranmadıklarını gösteriyordu. eğer aile savunduğunu iddia ettiği islami ilkelere uymayacaksa, o zaman ulemanın desteğine hakkı yoktu ve din kurumunun desteğini çekmesi yeni orta sınıfların krallığın karar meclislerinde seslerini duyurmak istemesine yol açabilirdi.

    kuveyt ve suudi arabistan: dünya petrol fiyatlarındaki
    düşüşün etkisi

    körfez savaşı'nın kuveyt ve suudi arabistan üzerindeki etkisini tartışmadan önce savaştan önce başlayan ama bu iki devletin savaştan sonra siyasal istikrarını derinden etkileyecek bir eğilimden söz etmek gerekir. 1970'lerin yükselen petrol fiyatları 1982'de varili 41 dolardan zirve yaptıktan sonra tedrici bir düşüşe başladı ve 1986'da 10 dolara indi. 1986'dan 1990'ların sonuna kadar fiyatlar 20 doların altında kaldı. petrol fiyatlarındaki bu düşüş bütün petrol üreticisi ülkeleri etkilediyse de, en çok ekonomileri petrole bağlı olan körfez devletlerini, onların içinde de körfez savaşı'na ilişkin masraf yükümlülükleri yaklaşık 100 milyar dolar tutan kuveyt ve suudi arabistan'ı etkiledi.

    körfez bölgesinin hükümdar aileleri halkın sadakatini ve siyasal uyumunu satın alacak geniş sosyal programlar uygulamak için petrol gelirlerini kullandıkça, iktidarlarını ve karar verme sürecinin başında olmalarını sağlıyorlardı. körfez savaşı sonrasında nüfuslar artıp da gelirler azaldıkça, körfez devletleri yurttaşları kendilerine rahat bir hayat standardı, parasız tıbbi ve eğitim kurumları ve daha birçok ayrıcalık sağlayan devletten yirmi yıllık petrol patlamasında elde ettikleri beklentilerden vazgeçmediler. körfezin hükümdar aileleri yurttaşlarının bir hak olarak bekledikleri hizmetleri sunamadıktan sonra, siyasal erki ve ekonomik kaynakları nasıl kontrol edebilirlerdi? bu soru bütün körfez devletleri açısından geçerliydi, ama özellikle hükümdar ailelerinin açıkça eleştirilmesi görülmemiş boyutlara varan kuveyt ve suudi arabistan için daha fazla geçerliydi.

    kuveyt, ırak işgalinden ve koalisyonun kurtarma harekatından ağır hasar görmüştü. ırak askerleri işgal sırasında ülkeyi yağmalamışlar, otelleri ve kamu binalarını harabeye çevirmişlerdi. ırak çevre savaşına da bulaşmış, basra körfezi'nin kuzeyine petrol tarihinin en büyük iki sızıntısını gerçekleştirmişti. ırak birlikleri geri çekilirken kuveyt'in 950 petrol kuyusunun yüzde 85'ini dinamitlemişler, arkalarında havaya kapkara bir duman salan cehennemi yangınlar bırakmışlardı. günde 2 milyon varil karşıtı petrol yanarken kuveyt semaları kararmış, ülkenin tamamı bir çevre felaketine dönüşmüştü. bu yangınlardan çoğu bir yıl içinde söndürüldü ve petrol üretimi tahminlerin aksine 1993'te savaş öncesi kapasitesine erişti. ancak savaşın ve yeniden yapılanmanın maliyeti korkunçtu.

    kuveyt, çöl fırtınası operasyonu masrafının kendisine düşen payı için 16 ile 20 milyar dolar ödedi ve yeniden yapılanmaya 65 milyar dolar harcadı. ülke iki yıl hiç petrol geliri elde etmediği için, bu masrafların altından ancak yurtdışındaki yatırımlarının 100 milyar dolarlık kısmını likide ederek kalkabildi. ayrıca, 1992'den sonra petrol fiyatları hala düşük olduğundan, kuveyt hükümeti sosyal hizmetlerini sürdürebilmek için bütçe açığı vermek zorunda kaldı. açıklarını yine yurtdışı yatırımlarını satarak karşıladı ki, bu sonsuza kadar devam edemeyecek bir süreçti. savaş yüzünden kuveyt hükümdar ailesinin ünü ve güvenilirliği de zarar gördü.

    kuveyt halkı işgale ve savaşa katlanırken, el-sabah ailesi, krizi suudi arabistan' da lüks bir otelde geçirdi. emir ile hükümeti kuveyt'e döndüklerinde halka temel hizmetleri sunmaktan ziyade, önceliği kraliyet sarayının döşenmesine verdiler. savaşta ve sonrasında ailenin davranışlarının ötesinde rejimin sorumsuzluğu, özellikle de kuveyt'in petrol ve yatırım gelirlerini kötü idaresi hakkında geniş bir huzursuzluk vardı. 1992'de milyarlarca dolarlık kaybı içeren mali skandallar ortaya çıktı; kuveytliler sosyal refah sistemlerinin dayandığı gelirlerin böyle israf edilmesine kızmıştı. bu beceriksizlik ve duyarsızlığa tepki olarak, savaş sonrası dönemin ilk haftaları demokratik kurumların oluşturulmasını isteyen gösterilerle geçti. el-sabah ailesi halkının karar verme sürecine daha fazla katılma beklentisini anlamış gibi görünmediyse de, sonunda washington'ın baskılarına boyun eğerek meclisin yeniden açılacağını bildirdi.

    1992 ekim ayında yapılan seçimler beklenmeyen sonuçlar getirdi. muhalefet 50 sandalyeli mecliste 35 sandalye aldı. seçmenlerin (ailelerinin 1920'den önce ülkede yaşadıklarını kanıtlayabilen yirmi bir yaş üzerindeki erkekler) hala kuveyt toplumunun ayrıcalıklı bir kısmını oluşturduğu düşünülürse seçimin sonucu daha da çarpıcıydı. ne var ki seçim sonuçlan demokratik yönetime pürüzsüz bir geçiş garantisi değildi. kuveyt'in yeni parlamenter dönemi çok fırtınalıydı, islamcı ve laik vekiller arasındaki düşmanlığın sonu meclis krizine dönüştü. 1996'da yapılan yeni seçimler ortaya yeniden bölünmüş bir meclis çıkarınca, 1999'da emir meclisi feshederek o yıl yeni bir seçimin daha yapılacağını bildirdi. meclisin kapalı olduğu aylarda emir parlamentonun çıkaramadığı, çoğunluğu bütçeyle ilgili kararnameler çıkarttı. kararnamelerden birinin önemli toplumsal ve siyasal sonuçlan vardı; kadınlara tam yurttaşlık hakları veriliyordu. 1999 seçimleri sonunda mecliste çoğunluk yine hükümete muhalif temsilcilerindi. islami vekiller kadınların siyasete girmelerine karşı çıktılar ve emirin kararnameyle devleti yönetmesine itiraz eden bir grupla birleşerek, karşıtların ittifakıyla emirin kadınlara verdiği yurttaşlık hakkını kaldırdılar.

    rejimin politikalarının muhaliflerinin hakim olduğu bir meclise rağmen el-sabah ailesi 1990'lar boyunca devletle özdeşleşmeye ve kontrolü elinde tutmaya devam etti. veliaht prens başbakandı ve el-sabah aile üyeleri önemli bakanlıkları almışlardı. ancak önceki uygulamadan farklı olarak meclisin altı üyesi kabineye alınmıştı ve hükümetin sorumluluğu eskisine göre daha yakından izleniyordu.

    suudi arabistan da ise batı medyasının yakın gözetiminin, azalan gelirler ve artan masrafların, halkın bazı kesimlerinden gelen siyasal eleştirilerin baskısı altındaydı. suudiler için savaşın maliyeti 55 milyar dolar tahmin edilmektedir ki, bu para kuveyt'te olduğu gibi dış yatırımların satılmasıyla sağlanmıştır. petrol gelirlerindeki azalma yüzünden krallık 1980'lerin sonundan beri bütçede açık vermekteydi. körfez savaşı'ndan sonra da bu eğilim sürdü ve rezervler tehlikeli olacak derecede azaltıldı. buna rağmen hükümet, sosyal hizmetleri savaş öncesindeki düzeyde karşılayamıyor ve aynı derecede istihdam imkanları sağlayamıyordu. kötüye giden ekonomik durum, suudi topraklarında normalde bulunandan çok daha fazla yabancı askerlerin bulunması, hükümetin mali uygulamaları hakkında kaygılar ve batı yanlısı tutumu, hem liberal görüşleri olanlar hem de islami militanlarca protestolara neden olmaktaydı. iş adamlan ve yazarlardan oluşan liberal reformcu bir grup, 1990 yılı sonlarında imzaladıkları bir dilekçeyle bir danışma meclisinin kurulmasını, basına daha fazla özgürlük verilmesini ve kadınların statüsünün değişmesini istediler.

    bu sonuncu mesele, 1990 kasım ayında meydana gelen bir olayla batı medyasında yer aldı. çoğu kız okullarında öğretmen olan kırk suudi kadın, kadınların bir araba konvoyu oluşturma yasağına karşı çıkarak arabalarıyla riyad sokaklarında dolaştılar. islami kurumun harekete geçmesi için yaptığı baskı üzerine kadınlar ev hapsine kondu, pasaportları ellerinden alındı ve işlerinden atıldılar. bunların hepsi sonradan iade edildiyse de, kadınların eylemleri hükümetin yazılı olmayan sosyal bir geleneği resmi bir yasaya dönüştürerek kadınların araba kullanmalarının yasaklanmasına yol açtı ve suudi arabistan'da kadınların rolünün aşırı derecede kısıtlı olduğu dünya kamuoyunda teşhir edilmiş oldu.

    islamcılar da krala bir dilekçe sunup, laik-liberal grubun isteklerinden bazılarını talep ettiler, ama onlar isteklerini şeriatı yerine getirme ihtiyacı ve ulemaya karar sürecinde daha büyük rol verilmesi çerçevesine dayandırdılar. resmi ulema çevresi dışındaki başka bir islamcı militan grup, şikayetlerini daha sert olarak dile getirdiler. binlerce genç orta sınıf kent sakininden meydana gelen bu grup, gerileyen ekonomide geleceklerden kaygı duyarak hükümeti islami ilkelere uymamakla suçlamıştı. kendilerini savunmak için batılı askerleri davet ederek kral ailesinin islamiyet'in kutsal mekanlarını korumaktaki aczini sergilediğini ve savaştan sonra müslüman olmayan amerikan askerlerinin varlığına ihtiyaç duymaya devam ederek hanedanın batı'ya tam bağımlılığını açıklamış olduğunu iddia ettiler. bu militanlar batı'nın kültürel etkisinin yayılmasından da şikayet ediyorlar, devletin batı'yla bağlarını kesmesini, politika ve uygulamalarını islami esaslara uydurmalarını istiyorlardı. bu kişiler arasında usame bin ladin de bulunuyordu ve rejimin eksiklerini açıkça eleştirmesi üzerine hükümet onu 1994'te yurttaşlıktan çıkartacaktı.

    hem laiklerin hem islamcıların saldırıları karşısında kral fahd, 1992 mart ayında krallığın yönetimi için yeni yasalar çıkardı. devletin temel yasası'nda devlet işleri için suudi hanedanının merkezi bir önem taşıdığını tekrar belirtti. yasaya göre, suudi devletinin idare biçimi monarşiydi; krallık, abdülaziz ibn suud'un oğullarına ve onların erkek çocuklarına geçerdi. yasada kralın seçilmesi, tahta geçebilecek prensler konusunda geniş değişiklikler yapılarak fahd'ın yerine geçecek kişinin genç ve yabancı bir ülkede öğrenim görmüş prenslerden biri olmasına imkan tanındı. temel yasa'da sivil veya siyasal haklardan ya da hükümetin kadınların durumunu ele alacağından söz edilmemişti. temel yasa gerçekte hiç de yenilikçi değildi, siyasal ve sosyal statükoyu güçlendirmek amacıyla çıkarılmıştı.

    ancak kral ikinci bir önlemle, geleneklerden ayrılarak uzun zamandır ertelenen danışma meclisi kurulmasına yetki veriyordu. başlangıçta 60 üyesi olan meclisin pek çok genel konuda krala danışmanlık sağlama yetkisi vardı. görüşmeleri ve tavsiyeleri gizli olduğu için, meclisin sarayı ya da devlet politikasını ne derecede etkilediği bilinmemektedir. kral fahd, 1997'de meclisi yenileyerek 90 kişiye çıkarttı. bu, bir bakıma monarşinin siyasal tabanını genişletmek olarak düşünülebilirse de, diğer yandan danışma sürecini sürdürmek suudi siyasal sürecinde önemli bir adım olarak kabul edilebilir.

    reformlar genç islamcıları tatmin etmedi ve devlet işlerinin gerçek islami ilkelere uygun olarak yürütülmediğini iddiaya devam ettiler. kral da buna aynı karşılığı vererek, monarşinin islami nitelik taşıdığı ve her konuda islamiyet'e bağlılığı rehber edindiği için varolduğunu tekrarladı. islami meşruiyet iddiası, eleştirenlere islamiyet'in ne derecede rejimin rehber ilkesi olduğunu araştırma kapısı açmıştı. islamcılar rejimi eleştirmeye devam ettiler ve kralın meşruiyetini, kralın onu savunmakta kullandığı aynı söylemle sorguladılar. bu çatışmanın çözümü kolay değildi, ama çözümü de kralın barışçı değişiklikler yaratması için gerekliydi.

    kaynak :

    william cleveland - modern orta doğu tarihi
    mordechai abir - arabia in the oil era: regime and elites
    nadav safran - saudi arabia: the ceaseless quest for security
    bernard lewis - orta doğu
    eyüp sabri paşa - vahhabilik tarihi
    youssef m. choueiri - orta doğu tarihi
    bruce masters - osmanlı imparatorluğu'nun arapları
54 entry daha