şükela:  tümü | bugün
5 entry daha
  • low in high school çıkalı 2,5 yıl olmuş ama pek de öyle gelmiyor sanki. elbette bunun bir nedeni morrissey'in arada california son adlı bir cover albümünün çıkarması. e bir yandan da sağolsun milliyetçi görüşlerini ortaya koymaktan da çekinmedi. mesela cover albümünün tanıtım konserinde for britain adlı sağ partinin amblemini kıyafetine iliştirdi. bir yandan da turne sırasında başka sanatçıların plaklarını imzalayarak onların fiyatlarını ikiye, üçe katlayarak satmaya çalışmak gibi garip işlere girdi. bu corona virüs hakkında da kesin abuk sabuk bir yorum yapmıştır diye düşündüm ama bir şey bulamadım. halbuki "bu virüs ana akım medyasının bir abartması" demelik bir ortamı yakalamıştı kendisi.

    çok sevdiğin bir sanatçının politik olarak senden iyiden iyiye uzaklaşıp, neredeyse ırkçılar ve komplo teorisyenleri ile aynı politik noktada duruyor olmasının onun müziğinden aldığın zevki olumsuz etkilemesi ihtimali yüksek. "low in high school"u dinlerken sanatçı ve sanatı elimden geldiğince ayırmaya çalışmıştım. hatta brexit'ten hiç hoşlanmayan biri olarak jacky's only happy when she's up on the stage şarkısını oldukça beğenmiştim. bu albümde de başta bir miktar önyargı ile yaklaştığım doğru. ancak morrissey'i dinlemeye başlayınca tüm bu önyargılar kayboluyor. elbette bazı sözleri duyunca yüzüm ekşise de takdir edilecek şeyleri takdir edebildiğimi düşünüyorum.

    bu albümde de takdir edilecek çok şey var. "low in high school" ile karşılaştırdığımda şarkı kalitesi daha tutarlı gibi geldi. keza o albümü tekrardan dinlediğimde bazı şarkıları çok çok iyi bulurken, bazı şarkıların ne kadar vasat olduğunu farkettim. burada ise neredeyse tüm albüm belli bir kalitenin üstünde. ancak buradaki sıkıntı ise çok vurucu şarkı sayısının çok fazla olmaması. kanımca albüm çok iyi başlasa da ilk üç şarkıdan sonra rölantiye alıyor ve orada bir miktar zigzaglar olsa da belli bir kalitede devam ediyor. politik olarak ya da duygusal olarak insanı dağıtan bir şarkı yok. bunu hem müzik olarak hem de maalesef söz olarak söylüyorum. morrissey, çok matah olmayan şarkılarında bile çok iyi sözler yazarken burada o hikaye anlatıcılığı yok. albümün ciddi bir elektronik bir altyapısı olduğunu belirtmek lazım. "jim jim falls" ve "once i saw the river clean" gibi şarkılarda morrissey'in kendi rock soundu ile elektronik müziğin buluşmasını görüyoruz. bazı şarkıların tarzları da çok sürpriz geldi. mesela "bobby don't you think they know", morrissey'in müzikal olarak en farklı ama en vurucu şarkılarından biri. keza "the secret of music"te de çok farklı bir morrissey görüyoruz.

    albümün giriş şarkısı jim jim falls, her şeyden önce beni avustralya'da bulunan muazzam güzellikteki bir şelale ile tanıştırdı, sağolsun. şelalenin acayip hoş bir görüntüsü var. sarp kayalıklardan ince ince akan bir su ve altında tertemiz bir göl. bu uçurumun kenarında morrissey'in düşmek ve ölmek hakkındaki düşüncelerini dinliyoruz. bir yandan aşka düşüyor: "to fall in love". ama moz bunu bilerek yanlış kullanarak "i falled in love" diyor. bu bilinçli hata belki de şarkıda anlatılan aşkın bir hata olduğu ile ilintli olabilir. sonra da "i felled up from hell" diyor. e bu da yanlış çünkü cehenneme düşersin, cehennemden yukarı düşmek gibi bir şey yoktur. ama jim jim falls denilen yer avustralya'da. yani "land down under" - her şeyin ters olduğu yer. tüm bunlar eğlenceli, nakaratta ise morrissey, bütün snobluğu ile "eve gidip ağlayacaksan, zamanımı harcama" ya da "şarkı söylemek istiyorsan şarkı söyle, bunun hakkında konuşup durma" diyor. burada insanların harekete geçmeyip, mızmızlanmalarına laf ediyor elbette ama "eğer atlayacaksan, git atla, düşünme" ya da daha da önemlisi "eğer kendini öldüreceksen, allah aşkına, kendini öldür gitsin" demesi karanlık. ben bu tavrı ilk duyduğumda biraz şaşırdım ve elbette bu aralar polemikten beslenen morrissey'in ilgi çekme çabasına bağladım. artık morrissey'in bir mesaj verme isteği olduğunda aşırıya kaçmayı tercih ettiğini hepimiz biliyoruz. şarkının kendisine baktığımızda, morrissey'den beklenmeyecek kadar elektronik/endüstriyel bir havada olduğu bariz. özellikle girişi birçok morrissey hayranını şaşırtacaktır. biraz fazla kalabalık bir şarkı. mesela ortadaki enstrümantal kısımda davul programlama, synthesizer, elektrik sitar derken bir de yaylılar şarkıya giriyor. tam bir çorba durumu var. nakaratlarda ise morrissey, kendi havasını bulmakta. benim de favori kısmım nakarat diyebilirim. matt walker'ın davulu şarkı boyunca makina gibi. genel olarak güçlü bir açılış şarkısı olduğunu kabul etmek gerek.

    albümün ikinci single'ı love is on its way out albümün ikinci sırasında karşımıza çıkıyor. bu şarkıyı morrissey, "low in high school"da yaptıklarını çok beğendiğim gustavo manzur ile bestelemiş. kendisi bir klavyeci olan munzur, sadece klavyeden değil, davul programlamadan da sorumlu, üstüne üstlük son bölüme geçmeden yer alan kısa enstrümantal kısımda klasik gitar çalmış. bu da yetmez gibi kızı kaia ile geri vokal yapmış. bu vokaller şarkıya çok karakteristik bir hava katıyor. genel olarak burada da bir miktar elektronik bir atmosfer dinliyoruz. morrissey, hem söz hem duygu olarak bildiğimiz morrissey. kendisi şarkı sonlarında vites arttırmayı çok iyi bilen biri olarak bu şarkının da son bölümünü oldukça vurucu kılmış. şarkının ilk bölümünde "aşk"ın hayatımızdan kayıp gittiğini anlatan ve burada hayvanseverliğini de konuşturan morrissey, son bölümde aşk gitmeden sevdiği ile son kez bir araya gelmek istediğini anlatıyor. kendisini de "yanlış kişi" olarak tanımlıyor. özellikle son kısmı ile albümün en iyi şarkılarından biri.

    albümden ilk duyduğumuz şarkı ise bobby, don't you think they know. isim olarak tam bir morrissey şarkısı. ancak müzik olarak öyle değil. hatta bir yerden sonra morrissey, sanki bu şarkının konuk sanatçısıymış gibi hissediyorum çünkü vokallerde yer alan 70'lerin r&b sanatçılarından thelma houston morrissey'in önüne geçmekte. morrissey, bu dönemin kadın sanatçılarına özel bir saygı duymakta. daha önce nancy sinatra ve sandie shaw ile yaptığı çalışmalardan buna zaten şahidiz. bu saygı kuşağını da devam ettirmesi güzel. şarkının houston'dan bağımsız olarak güçlü bir sound'u var. keza bu şarkıyı da morrissey ve manzur ikilisi bestelemiş. çok yırtıcı bir snyth solosu, üstüne bir saksafon solosu, üstüne de bir elektro gitar solosu var ki müzikal olarak çok doyurucu. morrissey ve houston'ın sesleri çok iyi bir uyum içinde. özellikle houston, gerçekten adamı alıp götürüyor. şarkı sözleri oldukça şifreli. tam olarak neyi anlattığını anlamak için morrissey'e kulak kabartmak lazım. ama sözlerden bobby'nin insanlardan bir şeyler saklamaya çalışan bir şarkıcı olduğunu anlıyoruz. dürüst olmam gerekirse müzikal olarak farklılığı ilk dinleyişimde tam algılayamasam da şu noktada albümün en iyi şarkısı olduğunu düşünüyorum.

    albüme adını veren i am not a dog on a chain içinse aynı şeyi söylemem mümkün değil. hem müzik olarak hem de söz olarak oldukça ucuz bir şarkı. müzikal olarak çok basit. davul çok basit bir ritmi durmadan devam ediyor. diğer enstrümanlar da çok bir şey yapmıyor. e beste de çocuk tekerlemesi gibi olunca zevk alamıyorum. morrissey'in de sözleri tam olarak besteye oturtabildiğini söyleyemem. sözlere gelince ise morrissey'in basit kafiyelere kaçıp (misal "i raise my voice, i have no choice") şarkıyı iyice çocuk şarkısı gibi yaptığını görüyoruz. bir de kendsinin "ben çok zekiyim, herkes çok aptal" tadındaki burnu havada bir bakışı var. bu "jim jim falls"ta işe yarıyor çünkü şarkı cool. burada ise mızmız bir bebek gibi. geçen albümdeki spent the day in bed'de bulunan "stop watching the news" mısrasını devam ettirircesine "i do not read newspapers, they are troublemakers" diyor. sonra da bize gösterilmeyeni görmemiz gerektiğini, doğruyu burada bulacağımızı falan anlatıyor. en sonda görüşlerini ve doğruları söylediği için birilerinin gelip derisini yüzeceğini çok garip bir ses tonu ile ekliyor. morrissey'in yukarıda bahsettiğim politik değişikleri ile buradaki yalandan bilge tavırları birleşince sanat ve sanatçıyı ayıramadığım anlardan biri oluyor. müziğin vasat altı olması da şarkıya ısınmama yardımcı olamıyor.

    neyse, what kind of people live in these houses? morrissey'den duymaya alıştığımız tarzda, hatta solo albümlerden daha çok the smiths' hatırlatan, yumuşacık bir şarkı. tabii slide gitar şarkıyı morrissey klasiklerinden biraz daha ayrı bir yere koymuş ama şarkının rahat atmosferini daha da güçlü kılmış. şarkıda morrissey'in insanları anlama çabasını görüyoruz. genel olarak sorular sorarken bir yandan da insanları "değişime kapalı, zevk almaktan uzak, televizyon izleyerek dünyayı anladığını düşünen, rutin ve sıkıcı" olarak kategorize ediyor. sonunda da "bu evlerde yaşayan insanlar kimin umrunda" diye bitiriyor. mesajı ve müziği çok komplike olmayan, başta çok öne çıkmasa da pamuk şeker gibi bir şarkı bu.

    knockabout world, 90'lar kokan bir şarkı gibi geldi bana. işin ilginci bana bunu neyin hissettirdiğini tam olarak anlatamıyorum. hafif elektronik rock havası bana u2'yi çağrıştırdığından olabilir, bilmiyorum. genel havası iyi olsa da özellikle kıtalar çok ortalama. nakaratlar basit olsa da oldukça iyi, şarkının en iyi kısmı olsa gerek. üflemeli düzenlemesi bir garip, ortada giren yaylılar fena degil. sözler çok dikkat çekmeyince, müzik tam oturmuş gibi olmayınca şarkının başarılı olmadığını söylemek zor ama yine de dinleniyor.

    darling, i hug a pillow, knockabout world gibi sanki. iyi yaptıkları şeyler ile ortalama yaptıkları şeyler birbirini dengeliyor. mesela ana trompet rifi bana çok klişe geldi ve şarkıya da uyduramadım. yine de dinledikçe insan daha alışıyor gibi. ama şarkı sonundaki trompet solo şarkıya cuk oturmuş. özellikle morrissey'in uzaktan gelen hüzünlü inlemeleri ile beraberliği çok iyi. albümde morrissey albümlerinde duymayı beklediğim ama bu albümde tam bulamadığı duygusal yoğunluğu bu şarkının sonunda alabiliyorum. benzer bir denge durumu kadın vokallerde var. sally chae'nin geri vokali sanki nakaratlarda morrissey ile tam uymuyor. tabii bunda nakaratın bayıklığının da büyük etkisi var. ama chae'nin enstrümantal kısımdaki geri vokalleri acayip tatlı.

    albümün elektronik havalı şarkılarından biri once i saw the river clean. burada mike daly, introdaki rahatsız edici snyth'i çalarak ve davul programlamayı yaparak şarkıya imzasını atmış. karanlık ve gergin bir havası var şarkının. depeche mode-vari denebilir. morrissey'in vokalinde ise bir gerginlik olduğunu söylemek zor. aksine bildiğimiz gibi. bu şarkı da öncekiler gibi dinlemesi güzel ama çok da akılda kalmayan bir şarkı olsa da sözlerinde küçük steven patrick morrissey'in ninesi ile sokağa çıktığı bir günü dinlediğimiz için bana ekstra samimi geliyor. şarkının zaman ile ilgili bir mevzusu var. özellikle şarkı sonunda ninenin bir daha özgür ve genç bir dublin'li dansçı olamayacağını söylemesi bana çok hüzünlü geldi. şarkının ikinci yarısında şarkıya dahil olan kemanın getirdiği irlanda havası da morrissey'in bu şarkıyı babaannesinin irlandalı kökenlerine ithaf ettiğini hissettiriyor.

    albümün ikinci yarısının en iyi şarkısı bence the truth about ruth. müzik kutusu tarzı melodisine bayıldım. morrissey'in vokali bu melodiyi çalan piyanoya cuk oturuyor. sadece piyano ve vokal yok tabii şarkıda.boz boorer'in mandolin ve zitheri şarkıyı ekstradan masalsı kılıyor. albümün genel elektro rock havasından çıkması beni rahatlatmakta. sözleri biraz garip. ruth'un bir kadın ismi olduğunu düşünürsek, "ruth is john" diye giden nakaratta cinsel kimliğini saklamaya çalışan birini anlattığını düşünebiliriz. bir yandan da anlatıcının bu sırrı ortaya çıkarma çabası söz konusu. en sonunda gerçekler ortaya çıkınca da herkes sakinleşiyor. belki de "ruth is john" bir erkekle bir kadın arasındaki mükemmel aşkı, bir olmayı anlatıyordur. artık kim nasıl yorumlarsa. ilginç bir şekilde çoğu morrissey hayranı bu şarkıyı albümün en kötü şarkısı seçmiş. nedenini hiç anlamadım.

    albümün en garip şarkılarından birisi the secret of music. bu şarkı da ruth gibi pek begenilmemiş. bu daha anlaşılır. deneysel ve tribal bir elektronik müzik eseri dinliyoruz. hani radiohead, bu şarkıyla biraz oynayıp onu amnesiac'a koysa sırıtmaz. yani morrissey'den duymaya alışık olmadığımız tarzda bir başka eser bu. vokal bile çok farklı geliyor. hani morrissey'i andıran başka biri şarkıyı söylüyor gibi. gerçi şarkı söylemek kelimesini kullanmakta da çok doğru değil. daha çok içinden geldiği gibi müzikal enstrümanları sayan birinin doğaçlamasını dinliyor gibiyiz. bu konsept de güzel aslında. kendini duygusal anlamda kaybetmiş bir müzisyen, karmaşık duygularını ortaya karışık müzik enstrümanları ile iyice karıştırıyor. müzik de zaten kafasına göre ilerliyor. müziğin duygularla bu kadar iç içe geçebilmesi de şarkının isminin de dediği gibi "müziğin sırrı". şarkının da özü ilk mısra olan "i am out of tune" cümlesinde gizli. bunlar tamam. lakin uygulama çok da iyi değil sanki. neredeyse sekiz dakika süren şarkı bana çok uzun geldi. albümde elektronik elementler çok yoğun olsa bile bu şrkı albümde ayrıksı duruyor. bir de şarkının temasını sevsem de anlatılmak istenen şey sanki daha iyi sözlerle aktarılabilirmiş. şarkıdan maksimum verimi almak için emek vermek gerek. yolda yürürken ya da bir iş yaparken dinlediğimde çok begenmesem de kulaklığı takıp tamamen şarkıya odaklandığımda daha iyi bir tecrübe yaşadım çünkü çok katmanlı bir altyapı var. gözleri kapayıp şarkıya odaklandığımda şarkının vermek istediği kafaya ulaşabildim. size de bu şarkıyı dinlerken benzer bir çaba göstermenizi tavsiye ederim. "her şarkı bir gong ile biter" cümlesini geçtiği şarkıyı gongla bitirmemeleri de kaçan bir fırsat olmuş, onu da eklemeden duramayacağım.

    zamanın acımasız geçişine "once i saw the river clean" daha önce değinmişti. bu sefer my hurling days are done ile aynı konu daha doğrudan anlatılıyor. yavaş yavaş yaşlandığımızı şarkı, sert basılan piyano tuşları dışında genel olarak sakin bir şekilde veriyor. "mama, mama and teddy bear" kısmı çok tatlı, akılda kalıcı. ikinci tekrardan itibaren kadın vokalleri ile destekleniyor, üçüncü tekrarda sadece bu geri vokallerde bırakılıyor ki çok masalsı bir havası oluyor. konusu güzel olup, müzikal olarak düzgün olsa da beni çok etkilemeyi başaramadı, bir şeyleri eksik kalmış ortalama bir şarkı olarak buldum. ama nedense morrissey hayranları için albümün en iyi şarkılarından biri olduğunu gördüm. yani "ruth"taki durumun tam tersi. neden hardcore hayranlarla bu albümde bu kadar ters düştüğümü anlayamadım ama belki şarkı sizi bir yerden yakalar.

    albüm maalesef biraz karambol bir döneme denk geldi. o yüzden dinleyicisini bulur mu, bilmiyorum. toparlamam gerekirse albüm müzikal olarak riskler alan, klasik morrissey'den zaman zaman sapan ama belli bir kalitenin üstünde bir eser. risk alması hiç sıkıntı değil ancak bu albümle ilgili en büyük sıkıntım sivri uçlarının törpülenmesi. aşka ve hayata dair morrissey'den duymak istediklerimi duyamadım. bir önceki albümdeki belli başlı şarkılara deli gibi dönsem de bu albümde jim jim falls ve bobby dışındaki şarkılara çok fazla dönüş yapacağımı sanmıyorum. ama dinlemesi zevkli mi? zevkli. albüme adını veren şarkı dışında kulağıma ciddi anlamda batan bir şey yok. kişiliği ile yollarımız artık kesişmese de müzikal olarak morrissey, heyecanlandırmaya devam etmekte.

    3/5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: jim jim falls, once ı saw the river clean, knockabout world.