şükela:  tümü | bugün
19 entry daha
  • çin’i bugünkü çin haline getiren adam deng şiaoping'dir.
    yüzyıllar boyunca devam eden hanedanlıkların iktidarını sona erdiren ve çin’in modern dönemini şekillendiren olay, 20. yüzyılın başlarında yaşanan halk ayaklanması ve ordunun gerçekleştirdiği milliyetçi devrim olmuştu. 1912 yılında gerçekleşen milliyetçi devrim ile çin cumhuriyeti kuruldu. ancak 1945 yılında, 2. dünya savaşı’nın sora ermesiyle birlikte ülkede milliyetçiler ile komünistler arasında büyük bir iç savaş çıktı. 1949’da mao zedong önderliğindeki komünistlerin bu savaşı kazanarak yönetimi ele geçirmesiyle çin sosyalist bir ülke haline geldi.

    tek bir parti ve tek bir adamın iktidarıyla ülkeyi yöneten çin komünist partisi ve ülkenin kurucusu olan mao, bu sosyalist devrimi tamamlamak adına ‘kültürel devrim’ hareketini başlattı. bugünkü resmi adı olan çin halk cumhuriyeti’nde, başlangıçta özgürlükçü bir atmosfer olsa da zamanla baskıcı ve kapalı bir diktatörlük rejimi hakim oldu.

    mao, “büyük marksist, proleter devrimci, militarist ve genel” statüsünü ve ülkenin ve halk kurtuluş ordusu’nun tartışmasız kurucusu ve öncüsü olmuştu. başlangıçta kültür ve sanat alanında bir reform olarak ortaya atılan kültür devrimi fikri, partideki tasfiyeler ve ordudaki hareketlerle genel bir siyasi hamleye dönüşmüştü. bu kapsamda çinli gençler üniversiteleri, kütüphaneleri, müzeleri basıp “eski toplumu” ve “eski alışkanlıkları” temsil eden eserleri tahrip etmişler, birçok ibadet yerini ateşe vermişler, mağazaları işgal edip buraları artık halk adına yöneteceklerini ilan etmişlerdir. heykellerin üstünde ve duvarlarda, kızıl muhafızlar tarafından asılmış pankartlarda şu satırlar okunuyordu: “eski dünyaya lanet olsun”, “geçmişi hatırlatan her şeye lanet olsun, “feodalizmi ve burjuvazizmi hatırlatan her şeyi tahrip edin”.

    “devrimci şiddet” adı verilen bu yöntemin kullanıldığı bu dönemde, kızıl muhafızlar ismindeki komünistler arasında bazı bölünmeler gerçekleştiği için iç savaşa varan durumlar baş göstermiştir. bunu gören mao, kızıl muhafızları yeniden çin komünist partisi çerçevesinde bir araya getirme kararı almıştır. geniş halk kitlelerinin radikal değişimini hedef alan çin kültür devrimi, çin halk cumhuriyeti’nin hem sscb hem de batı bloku ile ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiştir. mao’nun ölümüyle birlikte sona eren kültür devrimi, batılı yazarlara göre bir neslin eğitimsiz kalması, halkın gruplaşması, milyonlarca insanın işinden ve konumundan olması ve ekonomik yavaşlama gibi çok ciddi sonuçları olmuştur.

    diktatör mao zedong’un ölümünden sonra iktidarı alan ve aralarında mao’nun karısının da bulunduğu “dörtlü çete” olarak bilinen grubu tasfiye ederek, çin komünist partisi’nin başına geçen deng şiaoping, mao’nun tersine önceliği ideoloji yerine ekonomiye vermişti. ülkeye daha fazla yabancı yatırımcı çekmek ve çin ekonomisini geliştirmek için kapıları açtı. daha öncesinde de dörtlü çete onu defalarca karşı-devrimci olarak damgalamıştı zaten.

    deng, bir enkaz devralarak iktidara geldiğinde yaptığı ilk işi mao’nun yaptığı saçmalıkları kısmen giderip, çin’in potansiyelinin kademeli şekilde ortaya çıkmasını sağladı. deng, kültür devrimi’ni reddetti ve 1977’de, dönem boyunca meydana gelen aşırılıkların ve ıstırapların açık eleştirisine izin veren “pekin baharı”nı başlattı.

    kapitalizm ile komünizmi harmanlayarak, fakir tarım ülkesi olan çin’i süper güç haline yani çin’i dünyanın fabrikası haline getirdi.

    deng şiaoping fazla tanınmaz ve popüler değildir. mao’nun gölgesinde kalmasına rağmen modern çin’in en önemli devlet adamlarından birisi oldu.

    bu icraatlerin toplamına “deng şiaoping teorisi” denilir.

    şiaoping, söz konusu teorilerini geliştirirken marksizm-leninizm ve maoculuk doktrinlerini tam olarak açıkça reddetmemiş, ancak çin’in batı dünyasının kapitalizme göre şekillenen sosyal-ekonomik koşullarına adapte etmek istemiştir.

    onun teorileri 1997 yılından beri çin komünist partisi öğretilerine “yol gösterici ideoloji” olarak yerleşmiştir.

    mao ise bu tip reformcu görüşlere sahip kişilere yani kapitalist-burjuva güçlerin baskısına boyun eğmek için belirgin bir eğilim gösteren ve daha sonra kapitalizmi savunan kişilere “kapitalist yolcular” diyordu. mao’nun öngörülerine göre; kapitalist yolcular olarak tanımlanan bu güçler, komünist devrim sonrasında eninde sonunda kapitalist ekonomi ve düşünce tarzını restore etmeye çalışacaklardır. deng şiaoping çin’de de bu yüzden sık sık kapitalist yolcusu olarak itham edilmiştir.

    kai fang yani “dışarı açılma” anlamına gelen bu çince terim deng şiaoping’in reformları doğrultusunda, yavaş da olsa, liberal ekonomi ilkeleriyle birlikte yeniden yapılanma dönemine girmiş ve dışa açılma politikaları hayata geçirilmiştir.

    çin’de “uyumlu toplum” kavramı zaten antik çin’e ve konfüçyüs dönemine kadar uzanmaktadır. günümüzde ise bu reformların konfüçyüsçülüğün yeniden yorumlanması şeklinde ifade edilmektedir.

    yani mao’nun zihniyetiyle çin bu günlere asla gelemezdi.

    şimdi tekrar mao zamanına geri dönelim…

    mao: “abd kâğıttan bir kaplandır, abd emperyalizmi güçlü görünüyor ama halkından ve kitlelerden uzaklaşmıştır.” demişti.

    nikita kruşçev: “güzel de, kâğıttan kaplan’ın nükleer dişleri var”

    bu tartışma sovyet-çin çatışmasını başlattı.

    bunun üzerine mao, sovyetler birliği’ni (sbkp) revizyonist olmak ile suçladı. sonrasında kruşçev çin’i bu agresif tutumunun bir nükleer savaşa neden olabileceğini belirterek eleştirmiş ve mao’nun nükleer silah isteklerini karşılamama kararı almıştır.

    bununla paralel olarak gerçekleşen küba füze krizi sürecinde sovyetlerin küba’daki füzelerini, abd’nin türkiye’de konuşlandırdığı pgm-19 jupiter füzelerini görünce geri çekme kararı almasından sonra sovyet rusya, mao tarafından “devrimci davaya ihanet” ile itham edilmiştir.

    mao, bu konuda 1957 yılında konu hakkında şu ifadeleri kullanmıştır;

    “bir savaş çıkarsa kaç kişinin öleceğini düşünelim. bugün dünyada 2,7 milyar insan var, bunun üçte biri yok olabilir. eğer bu sayı yarıdan fazla olursa, 1,5 milyar civarı insan ölebilir ve yine 1,5 milyar civarı insan hayatta kalabilir. ancak sonuçta emperyalizm yerle bir edilecek ve bütün dünya sosyalist olacaktır. ardından birkaç yıl içerisinde dünya nüfusu tekrar 2,7 milyar olur.”

    kruşçev ise mao’yu jozef stalin’e benzeterek, onu “kendi çıkarlarından başka hiçbir şeye aldırmayan, modern dünyanın gerçeklerinden kopuk teoriler geliştiren” kişi olarak tanımlamıştır.

    peki stalin ne yapmıştı?

    sovyetler birliği, gorbaçov öncesi dönemlerde, dünyanın bilim ve teknoloji devinden biriydi. gerçekten de, sovyetler, çağın bilim ve teknolojisinin uç noktalarını temsil eden, uzay bilim ve teknolojileri alanında başı çekiyordu. en gelişmiş teknolojilerinin üretildiği ve uygulandığı askeri alanlarda, sovyetlerin yetkinliği tartışmasızdı. ancak asıl sıkıntı ise bilişim teknolojileri ve bileşenlerindeki durumun, bunun tam tersi olmasıydı. sovyetler, kapitalist sisteme sahip ileri sanayi ülkelerindeki, en başta enformasyon teknolojisi olmak üzere, çağın en ileri teknolojilerinin yeniden biçimlenişinin oldukça gerisinde kalmış 1950’lerin, 1960’ların, teknolojilerinde takılı kalmıştı. sovyetler, bilim ve teknolojide, büyük başarılarına rağmen, bazı alanlarda çağın çok gerisinde kalmıştı. otomasyon teknolojilerinde ya da üretimin enformatizasyonunda, aşamadıkları bazı sorunlarla karşı karşıya kalan sscb teknoloji yayılımını sağlamakta ya da bu teknolojilerle temas eden toplumsal tabanı genişletmekte yetersiz kalmışlardı. örneğin, 1989 yılında, abd’de bilgisayar üretimi 4,6 milyona ulaşmışken, sovyetler’de bunun yalnızca 40 bin adet olduğunu gösteriyordu. sadece bu bile, bilgisayar kullanma yeteneğine sahip; bilgisayarla temasa gelmiş toplumsal tabanın sovyetler’de çok geride kaldığını göstermeye yeterlidir. kapitalist ülkelerin, komünist ülkelere göre daha çok gelişmiş olmasının tek sebebi fordizm’di. fordizm, yeni bir otomasyon sanayi devrimini başlatarak, kapitalist ülkeleri büyük krizlerden kurtardı. bu sayede kapitalist ülkelerde büyük bir bolluk ve rahatlık görülürken, komünist ülkelerde diktatörlük ve sefalet dışında hiç bir şey gözlemlenemiyordu.

    işçileri sömürüyor diye kapitalist sisteme savaş açan sosyalist ülkelerde açlık ve sefalet yaşanırken, işçileri sömüren kapitalist ülkelerde büyük bolluk ve bereketin olması garip değil midir? sorun sadece teknolojiye ayak uyduramamak değil. mesele tamamen ideolojiktir. zaten stalin döneminde bilişim teknolojileri ve genetik bilimi, “burjuva bilimi” olarak görülüyordu ve yasaklanmıştı. genetik biliminin öncülerinden olan nikolai vavilov, sözdebilimsel tarım devrimi olan trofim lısenko’nun lysenkoism fikirlerini eleştirdiği için hapse atıldı ve 1943’de ironik bir şekilde açlıktan öldü. zaten vavilov haklı olduğu için lysenkoism başarısız oldu ve kıtlıklar dahada arttı.

    komünistler, genetik bilimini “burjuva bilimi” olarak görüp çöpe atarken, naziler ise üstün ırk yaratma ideallerinden dolayı bu yeni çıkan bilim dalına adeta tapıyorlardı. zaten leningrad’ı vavilov’un bilimsel çalışmalarını ele geçirmek için işgal etmişlerdi. çünkü en değerli savaş ganimeti bilimdir. naziler savaş meydanlarında ve ideolojik olarak kazanamamış olsa da bilim ve teknolojide tartışılmaz bir biçimde başarılıydılar. nazilerin 2. dünya savaşını kaybetmesiyle bütün nazi bilim adamları amerika’ya kaçtı. zaten bu bilim adamları rusların eline düştüğünde faşist oldukları direkt infaz ediliyorlardı. amerika ise bu bilim adamları sovyet askerlerinden kurtarmak için paperclip operasyonunu düzenleyerek amerika’ya kaçırdı. bu nazi beyin takımı göçüyle amerika savaşın bilimsel cephesinde tamamen yenilmez oldu. roket bilimci wernher von braun bunun en büyük örneklerinden biridir. nazilerin safındayken v1, v2 roketleriyle avrupa’ya ölüm kusturan balistik roketler tasarlarken, amerikan tarafına geçince nasa’nın kurucularından olarak soğuk savaş’ta kusursuz roketler icat etti. amerika bu sayede güneş sistemi’nin her bölgesine uzay araçları gönderebilmiştir. amerika, uzay yarışı’nı nazi bilim adamları sayesinde kazandı.

    soğuk savaşın en sıcak olduğu dönemlerde sovyetler birliği, sputnik 1 adlı ilk uzay aracını 4 ekim 1957 tarihinde yörüngeye oturtmasının ardından başlayan uzay yarışı’nda stratejik üstünlüğü ilk başta ele geçirmişti. bu olayın asıl önemli noktası bu aracı uzaya götürebilecek güçte bir füzenin de üretilmiş yapılmış olmasıydı. yani sovyetler, bu kadar güçlü ve uzun menzilli füze yaptıklarına göre, bu füzelere yerleştirecekleri nükleer silahlar ile abd’yi kolaylıkla vurabilir anlamına geliyordu.

    bu olaydan sonra çin, artık sovyetler birliği’nin bu üstünlüğe dayanarak batı emperyalizmine karşı daha sert bir politika takip etmesi gerektiğini ve enternasyonal komünizm faaliyetlerinin daha radikal bir şekilde yürütülmesi gerektiğini ifade etmiştir.

    fakat bu görüş dönemin sovyet rusya yönetimince benimsenmemiştir. çünkü sbkp’ye göre her iki tarafın da elinde çok sayıda nükleer silahlar bulunduğuna göre, 3. dünya savaşı artık eski savaşlar gibi olmayacaktı ve anlaşmazlıkların bir nükleer savaşa dönüşmesi halinde bu sadece kapitalist dünya için değil, komünist blok da dahil tüm yerküre için çok yıkıcı neticeler doğuracaktı ve komünizmin 40 yıllık kazançları da bir anda silinip gidecekti.

    komünizm patatesli mi daha iyi olur pirinçli mi kavgasından çıkan bu ayrılık aslında soğuk savaş’ın sadece komünist ve kapitalist blokların üstünlük mücadelesini değil, komünistlerin de kendi arasında bir güç savaşı yaşandığını gösteriyor. bu olaylarda dünya 3. dünya savaşının ve milyarların ölebileceği bir nükleer savaşın eşiğinden dönülmüştür. hatta sovyetler birliği ile çin arasında nükleer savaş olasılığı bile ortaya çıkmıştı. dönemin iki komünist ülkesi arasında çıkan nükleer savaş tehlikesi üzerine abd ve batılı devletlerin arabulucuğuyla olay diplomatik yollarla çözülmüştü.

    rus-çin çatışması
    mao dünyayı bir nükleer savaşa sürüklemek istiyordu, kaç kişinin öleceği ve dünyanın nasıl bir apokaliptik çöküşe sürükleneceği onun umrunda bile değildi. bu durum sovyetler ile çin’in arasını açıp abd ile sovyetler’i birbirine yakınlaştırdı. vietnam savaşı’nın sona ermesiyle, abd ve sscb arasındaki ilişkiler ve potansiyel bir işbirliği uzay misyonunun prognozu gelişmeye başladı.

    17 haziran 1975’te amerikan apollo ve sovyet soyuz araçları uzayda birbirine kenetlendiler. iki görev komutanı olan stafford ve leonov, uzayda yapılan ilk uluslararası el tokalaşmasını gerçekleştirdiler, sertifikalar imzaladılar, yemek yediler ve birbirleriyle bayraklar ve hediyeler değiş tokuş ettiler. abd’li astronotlar ruslara küçük bir ay taşı hediye etti, ruslar ise amerikalılara uzayda yetiştirmek için geliştirdikleri bitki tohumlarından verdiler.

    uzayadamları birbirlerinin uzaygemilerine geçerek incelemeler ve deneyler yaptılar.

    kenetlenmeden 44 saat sonra iki uzay aracı birbirinden ayrılarak 50 m kadar uzaklaştılar. apollo uzayaracı, gölgesini soyuz’un üzerine gölgesini düşürerek yapay bir güneş tutulması yarattı. böylece soyuz’daki uzayadamları güneş’in taç tabakasının fotoğraflarını çekebildiler. bu deneyden sonra iki uzayaracı tekrar kenetlendi. bu görevler uzayda milletlerarası bir kurtarma çalışmasının yapılması için gerekli teknolojinin gelişmesini sağlamış ve bir prova görevi görmüştür.

    sovyet lideri leonid brezhnev, “sovyet ve amerikan uzayadamları, insanlık tarihindeki ilk büyük ortak bilimsel deney için uzaya gittiler. uzaydan gezegenimizin daha da güzel göründüğünü biliyorlar. dünya bizim için barış içinde yaşamamız için yeterince büyük, ama nükleer savaş tarafından tehdit edilemeyecek kadar küçük.” demişti.

    böylece her iki taraf da astp’yi siyasi bir barış eylemi olarak tanımladı. abd ve sscb arasındaki gerginlikler yumuşadı. yani uzay yarışı, apollo-soyuz test projesi ile sona erdi. uzay yarışı bitse de soğuk savaş 90’lı yıllara kadar devam etti ama nükleer savaş tehlikesi ortadan kalkmıştı. çünkü her iki tarafta bu uzay araştırmalarının sonucunda bir nükleer savaşın tüm insanlığı ve geleceği yok edecek bir kıyamete dönüşeceğini anladı.

    çernobil faciası sonrası yaşanan etkiyle sovyet toplumunda devlete ve yöneticilere karşı güven azalmaya başlamıştı. mihail gorbaçov’a göre artık sosyalizmi kangren eden bir takım uygulamaların sona erdirilmesi şarttı ve bu ancak toplumun her düzeyinin katılabileceği, herkese söz hakkı tanınacak olan bir tartışma ortamıyla mümkün olabilirdi.

    sscb’de sosyalizmin artık işlemez hale gelmesi üzerine ekonomiyi biraz serbestleştirerek devletin bütünlüğünü korumaya çalışan gorbaçov’un amacı üçüncü endüstri devrimini nasıl karşılayacağını bilemeyen sosyalist bloğa bir çıkış yolu bulabilmekti.

    çok uluslu bir devletin bu kadar baskıcı ve geniş sınırlarının olması elbet bir gün batacağı anlamına gelir. sosyalizmle yönetilen devletler işleyişini oturttuktan sonra üretim ve yenilik çalışmalarına tamamen kendilerini kapatırlar. devletlerin ömrü bitmeye ve ülkenin siyasi düzeni tükenmeye yüz tutarsa, tıpkı osmanlı imparatorluğu örneğinde gördüğümüz reform hareketleri ile ülkede yeniden toparlanma hamlesi yapma ihtiyacı duyarlar. glasnost, sovyetler rejiminin son dönemlerini yaşadığını görerek, ülkeyi ve siyasi düşünceyi yeniden diriltmek amacıyla demokratikleşme adına yaptığı bir dizi politik hamlenin genel adıdır. gorbaçov, sosyalist rejimin sanayi devrimleriyle bir çıkış yolu bulmasına yardımcı olmak istiyordu. ülkenin ekonomik sisteminin tarıma bağlı olması nedeniyle öncelikle çiftçilik sisteminde yapılan düzenlemeler ile makineleşme hamleleri yapılmak zorundaydı. ayrıca glasnost’un amacı sosyalizmin bürokratik elit anlayışını kırmaktı.

    kaynakların silahlanma yarışı yerine ekonomik refahı arttırma üzerine kullanılması ve bu nedenle abd ile silahsızlanma anlaşmaları yapılması yapılan reformlardan birisiydi.

    ancak liberalizme kontrollü bir geçiş yapılabilecekken yüzme bilmeyen bir çocuğun direkt okyanusun ortasına atılması gibi sosyalizmden başka bir hayat bilmeyen toplum, serbest piyasa ekonomisinin içine atılmış ve insanlar sudan çıkmış balığa dönmüştür. yani sovyetler, çin gibi teknolojiyle ve kapitalizmle uyumlu liberal sosyalizm sistemi geliştirmeyi beceremediler. bu yüzden sovyetler dağıldı. ama yine de stalin ve mao öldükten sonra rusya ve çin rahat yüzü görebilmiştir.

    en eski dönemlerden beri dünyada hakimiyet kurmak isteyen çin devleti, son dönemlerde bu durumu gerçekleştirmek için reformlar ve projeler düzenlemektedir.

    mao zedong döneminden kalan tüm sıkıntıları özellikle de kültür devrimi’nin çıkarmış olduğu tüm problemleri çözen ve ekonomide yeni bir bakış açısı oluşturan deng xiaoping “modern çin’in mimarı’’ olarak bilinmektedir.

    xiaoping, çin’in dışa kapalı izolasyonist devletçi planlama sistemine son vermiş ve oluşturduğu açık kapı politikası ve serbest piyasa ekonomisi ile çin halk cumhuriyetinin yükseliş dönemini başlatmıştır. tarihte ve son dönemlerde hiçbir ülke çin kadar hızlı bir kalkınma gerçekleştirememiştir. tüm bunlar şiaoping sayesinde olmuştur. yani çin’in bugünkü ileri teknolojiye ulaşmasını, ekonomik ve politik olarak güçlenmesini sağlayan deng xiaoping’den başkası değildir. çin hala mao’nun anlayışlarıyla yönetilseydi belki de çin’in nüfusu açlıktan ve savaşlar yüzünden düşerek yok olmaya yüz tutmuş bir ülke haline gelecekti.

    deng’e göre bu gelişim sürecin anahtarı bilim ve teknolojinin modernizasyonudur.

    neden bilim ve teknoloji sorusuna deng şu cevabı veriyor: “marksizm bilim ve teknolojiyi her zaman (kapitalist) üretici güçlerin bir parçası olarak ele almıştır… üretimde makine kullanımının yaygınlaşması doğa bilimlerinin bilinçli uygulamasını gerektirir. dörtlü çete bugünkü toplumumuzdaki kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrımı saptırıyor, bir sınıf ayrımı antagonizmi gibi sunuyor. dörtlü çete’nin amaçları entelektüellere saldırmak ve zulmetmek, üretici güçlere zarar vermek ve sosyalist devrim ve inşamızı sabote etmektir.” diyor. deng’in konuşmalarında en fazla telaffuz ettiği sözcükler “yetenekli” ve “seçkin insanlar”dı. reformlar hem pratik olarak büyük ölçüde “yetenekli ve seçkin insanlara” dayandırıldı, hem de en azından başlangıç yıllarında daha çok bu kesimlerden destek aldı.

    deng’e göre çin’in en büyük sorunu sosyalist ekonominin temellerinin atılmasını takip eden yıllarda üretici güçlerin gelişimini mümkün kılacak politikalar üretmekte başarısız olmasıydı.

    deng’e göre çin gelişmesi için 4 modernizasyon hedefi gerekiyordu. bunlar tarım , sanayi , savunma ve bilim ve teknolojidir. yani deng, bu 4 modernizasyonu, komünist ideolojinin üzerinde tutarak çin’i bu günkü haline getirdi. ülkesinin gelişmesi için en çok savunulan değerlerden vazgeçti. bu teori ile deng xiaoping, öldürülme pahasına 4’lü çete’nin iktidarına son verip 4 modernizasyonların devrimini başlattı.

    4’lü çete
    bu modernizasyonlar sayesinde dünya çapında teknoloji sektörünün öncü ülkelerinden biri haline gelen çin, bu doğrultuda küresel ekonomiye de yön veren büyük güçlerden birisi oldu. çin’in, teknolojinin bazı alanlarında batılı ülkeleri yakalaması hatta aşması bu yaklaşım sayesinde olmuştur. tarih boyunca teknoloji yarışı, jeopolitik rekabette belirleyici olmuştu. dünya savaşlarının sonucunu teknolojik üstünlüğe sahip olan devletler ya da ittifaklar belirledi.

    çin günümüzde bilim ve teknolojideki yenilikleri yaygın olarak uyguladı, diğer ülke insanlarının çalışmalarına ve günlük yaşamlarına daha fazla kolaylık getirdi ve dünya ekonomisine yeni bir ivme kazandırdı. mao zamanında yaşanan kıtlıklar yüzünden insanlık tarihinin en büyük açlık nedenli yüz milyonlarca insanın ölmesinden sonra gerçekleşen bu reformlar sayesinde dış ticaretle yatırım akışı sağlayarak yüz milyonlarca kişiyi yoksulluktan kurtardı. bu sayede çin ‘dünyanın atölyesi’ haline geldi.

    son dönemde ise şi cinping’in hedeflediği “çin rüyası” yani çin’in 100. yıldönümünde ve çin’in 2049’da tamamen süper gelişmiş bir ulus haline gelmesi çağdaşlaşma hedefi, onlara göre çin halk cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yıldönümünde gerçekleşecektir.

    ancak çin’de ekonomik büyüme oranı git gide düşüyor.

    ülke, yıllardır aldığı önlemlerle ihracata bağlı büyümeden tüketime bağlı büyümeye yönelmeye başladı. abd ile yaşanan ticaret savaşları çin açısından yeni sorunlara yol açtı. giderek yaşlanan nüfus ise ülke ekonomisinin geleceği açısından fazla umut verici görülmüyor.

    bu yüzden çin yeni ekonomik projelere yöneliyor. pekin yönetimi, “yeni ipek yolu” olarak da bilinen bir projeyle dünya nüfusunun neredeyse yarısını ve dünyada milli gelirin beşte birini oluşturan ülkeleri birbirine bağlamayı, dünya çapında ticaret ve yatırım bağlantıları kurmayı hedefliyor.

    halbuki çin’in kısa zamandaki gelişmesini batı’nın rönesans’ından bu güne kadarki genel yükselişinden farklıdır. bunun sebebi çin’in, batı’nın sanayi devriminden itibaren gerçekleştirdiği siyasi sistem reformuna sahip olmamasıdır. demokrasi geleneği, hukukun üstünlüğü, insan hakları, ifade özgürlüğü, modern hukuk sistemi, gerçek pazar ekonomisi, sermaye ve mülkiyet hakkı özgürlüğü yoktur. batı tarzı bir fikri mülkiyeti ve gerçek bir teknolojik yenilik yoktur. sadece batı teknolojisinin sürekli kopyalanması ve hatta teknoloji hırsızlığı söz konusudur. yani çin, batı’nın bilimsel ve teknolojik devrimine yol açan bir dizi siyasi, kültürel, ekonomik, dini ve sosyal koşullara sahip değildir. bu nedenle, çin, modern batı uygarlığının özensiz, yarımyamalak, ikiyüzlü bir taklitçisi olmaktan başka bir şey değildir.

    mao zedong “çin’i yalnızca sosyalizm kurtarabilir” demişti. ama sosyalizm, çin’e açlık ve kıtlık dışında bir şey kazandırmadı. sonrasında ise çin’i kurtaran tek şey teknoloji oldu.

    “kedi ister beyaz olsun, ister siyah, fare yakalayabiliyorsa iyi bir kedidir”

    – deng şiaoping

    bugün çin’in dünyanın atölyesi konumunda olması gelecekte de devam etmeyebilir. robot işçiler ve salgın hastalıklar çin’i bitirebilir. sadece ucuz işçilikten dolayı fabrikalarını çin’e kuran şirketler, yakında kendi robotik-karanlık fabrikalarını kuracaklardır. çin’de beddua edildiğinde söylenen cümlelerden biridir “ilginç zamanlarda yaşayasın”. gerçekten de çok ilginç ve bir o kadar da tehlikeli zamanlarda yaşıyoruz.

    dünyanın en büyük yemek çeşiti kitabına sahip olan çinliler bu egzotik hayvanları açlıktan falan yemiyorlar. bu yüzden öyle çinliler bu tip çeşit çeşit hayvanları yemeseydi aç kalırdı bu kadar kalabalık olamazlardı demek yanlıştır.
    bunlar geleneksel ve batıl inançlarından dolayı, zevk için, cinsel güç arttırıcı, lüks olarak gördükleri için yiyorlar. sırf gösteriş olsun diye canlı ve kıpırdayan hayvanı öldürmeden mideye indiriyorlar. bu onlar için bir statü göstergesi.
    çinlilerin tükettiği pek çok şeyin tıbbi bir karşılığı vardır. tabii bunlar bilimsel olmayan geleneksel çin tıbbıdır. aslan kanı içiyorlar, kaplan penisi yiyorlar, kırlangıç yuvasından çorba yapıyorlar. bunun için bir çok kuş yuvasız kalıp ölüyor. geleneksel inanışa göre bu çorbayı içenler yaşlanmıyor.

    underground restoranlarında, $15.000 harcayabilen çinliler abalon denilen bir çeşit iştiridyenin kilosuna $900 acımadan verip alabilirler. ağaca asılan sığır eti dilimini 10 gün dışarıda bırakarak özel bir sineğin bu ete konarak dışkısını bıraktığı et lüks menülerinde yer alır. restoranlarında köpek eti açıktan menüde gösterilmese de garsona belirtilen istek karşısında masaya getirilir.

    zaten çinliler çağlar boyunca pirinçten başka bir şey yiyemeyen bir halktı. bunlar ise bu pirinç yiyicilere güç gösterisi yapmak, hava atmak için yiyorlar bunları. bakın ben sizin gibi köylü değilim çok pahalı egzotik yaratıkları yiyorum diye…

    yani mesele damak tadı değil sadece gelenek…

    tabiki bu egzotik yiyecekleri tüm çinliler yemiyor. bunları daha çok geleneklerine sahip çıkan muhafazakar kesim daha çok yiyor. yoksa genç nesil mc’donalds benzeri yerlerde, abur cubur falan yiyordur en fazla. tıpkı bizdeki gibi.

    yani çin’de fütürist bir yönelim olsa, gelenekler ve geçmişe özlem yok olacağı için bu tip hayvanlar yenmeyecekti.

    yoksa domuz da yiyebilirlerdi. her ne kadar türk ve müslüman kültürüne uygun olmasada dünyada en çok yenilen hayvan eti domuzdur. dünyanın en kolay üretilen hayvanlarından birisi. nükleer felakette bile üretilebilir. bir çok normal hayvanı yiyebilirlerdi.

    şimdilerde dünyadaki dengeleri değiştiren bu corona virüsün sadece yaşlılar, hastalar ve birtakım bünyevi zayıflığı olanları öldürmesi evrimin en önemli yöntemi olan doğal seleksiyonun ta kendisi. doğa yine kendi kurallarını uyguluyor diyebiliriz. güçlüler kalacak zayıflar ölecek. milyonlarca yıldır olduğu gibi. biyolojik silahmış, amarika’nın oyunuymuş yok bilmem neymiş bu tarz komplo teorileri boş insan işidir. bu hastalık, yeryüzünde yüzyıllardır görülen bir doğal seçilim operasyonundan başka bir şey değildir. bağışıklık sistemi bizi virüslere ve diğer patojenlere karşı korumak için var ve bu sistemin düşük verimde çalıştığı hasta ve yaşlı insanların diğer insanlardan daha fazla etkilenmeleri kadar doğal bir şey yok.

    doğal seleksiyon süreci, güçlü ve dirençlinin hayatta kalabildiği, türün devamı ve genetik çeşitliliğin güçlü ve sağlıklı bireyler tarafından sürdürülerek, türün devamın da daha kuvvetli genlere sahip olması sürecidir.

    covid-19 tarafından enfekte olan zayıf ve ileri yaşlı bireyler ebediyete intikal ederken, dünya gezegeninde bünyesi daha mücadeleci ve daha sağlıklı, genç bireyler iyileşerek veya hiç hasta olmadan hayatta kalmaktalar.

    bu bağlamda coronovirüs, doğal seleksiyonu oluşturan bir unsur gibi görünüyor. yani virüs bağışıklık sistemi düşük insanları perişan ediyor. şeker, kalp ve tansiyon hastaları ve başka sebeplerle bağışıklık sistemi zayıf olanlar, malesef solunum cihazlarına ihtiyaç duyacak. yani covid-19’un yaşlılardan kurtulma projesi olarak yani 100 nanometrelik bir virüsün rna’sının sadece yaşlıları etkileyecek bir hastalık yapabilecek şekilde insan eliyle kodlanabileceği ihtimali imkansız ama yaşlıların güçsüz olması bunu doğal olarak kendi kendine olmasını sağlıyor. zaten dünyayı 60+ yaş grubu yönetirken kimse böyle bir kumara kalkışmaz.

    yani bu salgın sonrası dünyada insanlığın genel yaş ortalaması düşebilir. böylece dünyayı daha genç bir nüfus yönetebilir. yani gerçekten de bazılarının da dediği gibi bir boomer temizleme sistemi gibi çalışıyor. bazı toplumların kaçınılmaz sonudur bu durum. bazen aptallığı yapanlar, bazen de aptallığa maruz kalanlar ölür. ama birileri aptallık yüzünden daima ölür.

    avrupa’da 1300’lü yıllarda çıkan kara veba salgını da bunun yaşanmış gerçek bir örneğidir. büyük veba salgınının; insanların kedileri, cadılarla işbirliği yapıyorlar diye öldürmeleriyle artan sıçan nüfusunun sebebiyle yayıldığı bilinmektedir. bir yandan da avrupa kıtlıkla mücadele halindeyken avrupa’nın nüfusunda büyük azalmalara sebep olmuş 1/4 oranında ölüm ve sonrasında ise bu salgın sonrası azalan nüfusun ihtiyaçlarının karşılanması daha kolay olmuş ve böylece avrupa’da daha refahlı bir toplum ortaya çıkmıştır. ülkeleri yöneten yaşlı nüfus öldüğü için kilise’nin otoritesi zayıflamış ve daha özgür bir toplum oluşmuştu.

    rönesans dönemi de tam bu zamanlarda başlıyor ve hızlanıyor zaten. rönesansta avrupa büyük bir refah çağına giriş yaptı. bu dönemde çok büyük sanatsal, bilimsel ve teknolojik ilerlemeler yaşandı. avrupa veba salgınları sayesinde bu güne kadar çok gelişti.
4 entry daha

hesabın var mı? giriş yap