şükela:  tümü | bugün
44 entry daha
  • çok sevdiğim psikiyatrist tolga binbayın gelenek dergisinde çıkan bir yazısı var. enine boyuna çok iyi değerlendirilmiş.

    link

    10 yıl önce söyleseydik... ama pek inanmazdık: sosyal medya, çeşitli halleriyle kendimizle ve çevremizle kurduğumuz ilişkinin temel platformu olmaya doğru gidiyor. bir taraftan bir bilim-kurgu filmi sahnesinde gibiyiz. gerçek hayatlarımızda yalnızlaştıkça ve çözüldükçe sanal hayatlarımızda daha kalabalık ve kolektif hale geliyoruz.

    toplumun geniş kesimlerinin zihin dünyalarını birleştiren, ortaklaştıran sıra dışı olaylar ya da felaket günlerinde bu sanal bir aradalık hali daha belirgin hale geliyor. ve yıllar içinde önümüze çıkan her yeni olayda, özellikle de arap baharı’ndan bu yana (hatırlayın, o baharı aynı zamanda twitter devrimi olarak ilan etmemişler miydi?) bu belirginleşmenin dozu artıyor. sosyal medya toplumla, toplumsal olaylarla ilişki kurmanın neredeyse temel alanı haline geliyor.

    ama sadece “sosyolojik” bir durumla karşı karşıya olmadığımız ortada. aynı zamanda psikolojik bir durumla da karşı karşıyayız. hatta sosyal medya neredeyse baştan sona psikolojik bir soruna dönüşmüş durumda: linçleriyle, beğeni alma telaşıyla, takipçi edinme baskısıyla, sürekli yazma stresiyle, dışında kalınca ortaya çıkan huzursuzluğuyla, trendleriyle. neredeyse psikiyatrik bir hastalık tarifi gibi!

    sosyal medya herkesin seraplar içinde kendi vahasını aradığı uçsuz bucaksız bir çöl gibi. bireyler son güçleriyle, canhıraş o vahaya varmaya çalışıyor. siyaset de orada kuruluyor tabii ki. egemeninden muhalifine, basit atışmalardan en kritik konulardaki açıklamalara kadar sosyal medya (hatta sadece ve sadece twitter) kullanılıyor. sol da orada devrimi, muhalifliği arıyor. ama bu yazının konusu sol değil; sosyal medyanın psikiyatrik yanı: sosyal medya kullanımı psikiyatrik bir sorun olabilir mi?

    tartışmalı bir konu. zaten kimileri, bizzat sosyal medya kullanımının sorunsallaştırılmasını patolojik buluyorlar. yani kimilerine göre sosyal medya “özgür, serbest” bir alan. bunu daha çok işin “kaymağını” yiyen sosyal medya şirketleri savunuyor.

    kimileri ise tam tersine sosyal medyayı “özgür seçimin ortadan kalktığı” bir psikolojiler alanı olarak görüyor ve narsisizmle, düşük benlik algısıyla, dürtüsellikle, bağımlılıkla açıklıyor. kimileri için ise sosyal medya, her anın izlenmesini, her anın bir veriye dönüşmesini sağlayan özelliğiyle big brotherın gerçekleşmiş hali. buna göre kitle yönetiminin ve kitle psikolojisinin zirvesi sosyal medya.

    olabilir. çünkü sosyal medyanın her üç yaklaşıma da açık yanları var. ama tüm bunlar sosyal medyanın gündelik hayatta giderek artan ve yer yer bir bağımlılık halini alan yerini tam olarak açıklamıyor. şu günlerin moda tabiriyle sosyal medya salgından daha hızlı yayılıyor.

    şimdi gelin sosyal medyayı bir tür patoloji, yani hastalık olarak gören tartışmalara biraz yakından bakalım.

    meselenin sosyal bir tarihi var
    feodal toplumda medya yoktu. bu söz yersiz gelebilir, hatta insanın aklından hafiften küçümseyen bir “tabii ki yoktu” da geçebilir ama olguların tarihselliği çabucak göz ardı ediliveriyor. karşılaştığımız toplumsal durum, ezelden ebede hep varmış gibi yaşanıyor. ama öyle değil.

    kapitalizmin tarihi içinde “sosyal medyanın” yavaş yavaş öne çıkışını, gücünün giderek artmasını ve gündelik ilişkilerin içine yerleşmesini görebiliriz. gazetelerden televizyona ve oradan da sanal âleme. kapitalizmde toplum hep bir tür medya içinde yer aldı. ama medya hiçbir zaman salt bir “haberleşme” aracı olmadı. hep daha fazlasıydı. ideolojik yani maddi ilişkilerin zihinsel temsiline dair ağırlıklı bir yan taşıyordu.

    medya, egemen düşünce biçiminin tek tek bireylerde ve kitlelerde inşa edilmesinin, pekiştirilmesinin ve yerleştirilmesinin bir aracı olarak işlev gördü. örneğin kitle psikolojisinin “babası” le bon artık klasikleşmiş olan kitabında gazetelerin kentli, okumuş kesim arasında ortak bir “ruh hali” yaratmasına dikkat çeker. okumak, yani bir anlamda bir medyaya dâhil olmanın genel kanıyı ve düşünceyi çok çabuk değiştirebildiğini belirtir: “...gazete basınının her yana yayılması, günümüzde düşüncelerin çok ama çok daha fazla değişmesini” sağlamaktadır. le bon bu satırları 1896’da yazar.

    marx için ise gazeteler, basın ideolojik hegemonyanın gerekli koşulu gibidir. daha 1844 el yazmaları’ndan başlayarak insan varoluşunun sosyal bir etkileşime dayalı olduğunu belirtir. bu sosyal etkileşimde önemli bir yer tutan kitaplar, gazeteler ve hatta fısıltı gazeteleri sınıfsal egemenliğin mücadele araçları ve alanlarıdır. ama marx için sosyal etkileşim ve dolayısıyla medya hiç zaman sadece sosyolojik bir olgu değildir: aslolarak siyasi, dinamik bir meseledir.

    sonrası ise malum: medyanın kanaat oluşturma ve toplumu şekillendirme gücü iki dünya savaşının ardından katlanarak artar. gazete dünyasının şaşalı günlerini yaşadığı bir dönemdir, bu dönem. insanı rezil de eder, vezir de! ve aynı dönemde yazılı medyaya görsel medya da eklenir: televizyon. bu görüntülü seslenme ve iletişim kanalı ortak toplumsal bir zihin hali oluşturmada bambaşka olanakların açılması anlamına gelir. daha hızlıdır, daha etkilidir ve insanları, kitleleri kendisine daha fazla “bağlar”. ama bağlamanın daha fazlası da gelecektir.

    tekerleğin icadından “like” tuşunun icadına
    facebook’un ve dolayısıyla “mucidi” mark zuckerberg'in hikâyesi artık oldukça iyi biliniyor. harvard'da okuyan bir “öğrenci” ve çevresindeki üç-dört arkadaşı yeni dijital teknoloji ile sosyal etkileşimi başarılı bir şekilde bir araya getirirler. hikâye hemen hemen böyle.

    aslında o dönemde facebook gibi sanal sosyal ortamların birçok öncülü vardı: paylaşım siteleri, bloglar, kişisel web sayfaları, chat odaları ve hatta randevu siteleri. facebook tüm bu dağınık ya da bireysel yüzeyleri tek bir merkezde toplamayı başardığı için hepsinin arasından sıyrılır. kapitalizmin mantığına uygun olarak sermaye nasıl her girdiği alanda belli bir merkezileşme, tek elde toplanma eğilimi gösteriyorsa facebook da tüm internet deneyimlerini tekleştirir.

    ama facebook’u 2000’li yılların sonunda büyüten temel sıçrama bambaşka bir yerden geldi: “like” yani beğenme seçeneğinin eklenmesinden. bu seçenek, paylaşımlardaki etkileşimlerin bir anda akıl almaz ölçüde büyümesini sağladı. yorum yapmak gibi seçenekler “like” tuşunun yanında fazla hantal ve yavaş kaldı. takipçiler paylaşımları hızlıca beğenip geçebilmeye başladılar. herkes, yani paylaşan da gören de ”özne” haline geldi ve facebook üye sayısı, facebook ekonomisi ve tabii ki zuckerberg’in serveti resmen patladı.

    “like” tuşu çok tuttu. birçok sebeple. ama bu icadın yaslandığı çok önemli biyolojik bir yan olduğunu da mutlaka belirtmek gerekiyor: beynimizdeki ödül sistemi. sosyal medyanın etkisinin önemli bir kısmı buradan geliyor: sosyal medya, birçok gündelik yaşamsal etkinliğinin (örn. yemek, aşk, eğlenme) merkezinde duran bu sistemi uyarıyor. ufak ufak, kısım kısım ve sürekli olarak. hani sosyal medya, bir nevi beynimizi tatlı tatlı kaşıyor da diyebiliriz. bağımlılık ya da bağımlılık benzeri haller yapmasının nedeni de bu tatlı kaşıma.

    şakadan gerçeğe “internet bağımlılığı”
    sayılara girmeyeceğim ama geçtiğimiz 10 yıl içinde akıllı telefonların hem elimize hem de zihnimize yerleşmesiyle birlikte yeni türde bir bağımlılık ortaya çıkmaya başladı: internet bağımlılığı. tabii ki bu bağımlılığın çeşitli farklı biçimleri bulunmakta; dijital oyun bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı, porno site bağımlılığı, alışveriş sitesi bağımlılığı, bahis sitesi bağımlılığı vs.

    işin trajikomik yanı ise internet bağımlılığının bir “hastalık” olarak psikiyatrinin gündemine bir “şaka” ile girmiş olması. evet, yanlış duymadınız; şimdilerde kendisi için ayrı hastaneler, özel servisler kurulan “dijital oyun/internet” bağımlılığı psikiyatrinin gündemine bir şaka ile 1995 yılında girdi. amerikalı psikiyatrist ıvan k. goldberg, amerikan psikiyatri birliği’nin psikiyatrik hastalıkları sınıflandırma mantığını tiye almak için böyle bir tanı uydurmuş. uydurmuş ama şaka olsun diye önerdiği tanı kısa süre içinde devasa bir sorunun adına dönüştü.

    bugün artık “internet kullanım bağımlılığı” çeşitli biçimleriyle tanımlanmış bir “hastalık”. türkiye’de dâhil olmak üzere hemen her ülkede tedavisi için ayrı servisler ve kılavuzlar var. ilk tanımlandığı 2000’lerin başından bu yana binlerce (ve hatta on binlerce) araştırmaya konu olmuş durumda. evet, kabul edilmiş bir “tanı” olarak sınıflandırma sistemlerine girmedi belki ama her geçen gün daha fazla tartışılan bir olguya dönüştü.

    araştırmaların gösterdiği profil ise hiç de yabancı değil: internet ve bir alt formu olarak sosyal medya bağımlılığı ya da kullanım bozukluğu:

    daha çok 30 yaş altında görülüyor;
    erkeklerde kadınlara göre 7-8 kat daha fazla;
    kişiler arası ilişki sorunları yaşayanlarda daha yaygın;
    yetersiz sosyal desteği olanlarda ya da sosyal ortamlarında çatışma yaşayanlarda daha yüksek;
    tanısal özellikler böyle ama bu özellikleri buzdağının görünen kısmı olarak görmek gerekiyor. çünkü çoğu kimse internet kullanımını, sosyal medyaya ayırdığı zamanı bir sorun olarak görmüyor. milyonlarca emekçi ve onların milyonlarca çocukları, üretim sürecine hazırlık için dinlenmek ve ertesi sabah yeniden üretim bandındaki yerlerini almak üzere geçirdikleri zamanı “sanal âlemin” bir, bilemediniz iki platformunda (facebook, twitter, ınstagram) geçiriyor. hepsi bu!

    internet ve sosyal medya kullanımının bir sorun haline gelmesi ise farklı parametrelere dayanıyor. milyonlarca emekçinin boş zamanlarını internet ya da sosyal medya ile doldurması piyasa için çok işe yarıyor: pazarlama aracı oluyor, her kullanım ya da beğeni ölçülebilir bir veriye dönüşüyor, müthiş bir ideolojik propaganda kanalı sunuyor vs. kapitalizmde işe yarayan bir olgu ise psikiyatride kolay kolay sorundan sayılmıyor.

    psikiyatrik bir tanı olarak selfitis
    şaka dedik ama sosyal medya meselesinin trajikomik bir yanı daha var. özellikle ınstagram’ın yaygınlaşmasıyla birlikte hızlı görsel paylaşım öne çıktı. milyonlarca insan milyonlarca selfie paylaşmaya başladı. türkçe’de “özçekim” diye karşılık da bulunan bu durum bulaşıcı bir salgına benzediği için yine bir “şaka” ile başlayan tartışmaları da beraberinde getirdi.

    2014’te bir internet sayfası amerikan psikiyatri birliği’nin takıntılı biçimde selfie çekmeyi bir hastalık olarak tanımlamaya hazırlandığını duyurdu. hatta bu hastalığın adı da belliydi: selfitis. yani kendinle enfekte olmak olarak çevirebiliriz türkçe’ye. habere göre hastalık üç alt-tipten oluşuyordu: sınırda selfitis (sosyal medyada paylaşmaksızın günde 3 kez selfie çekmek), akut selfitis (sosyal medyada günde 3 selfie paylaşmak) ve kronik selfitis ("dakika başı" selfie çekmeden duramamak ve bunları sürekli paylaşmak).

    haber o kadar etkili olur ki anında milyonlarca kanaldan paylaşılır ve psikiyatri birliği haberin koca bir yalan olduğunu duyuramadan da genel kabul görür. işin ilginç yanı bu "şaka haber" konuyla ilgili araştırmaların, ölçek çalışmalarının da başlamasına vesile olur. kısa sürede başucu kitapları da yazılır. böylece selfitis diğer sosyal medya hastalıkları arasındaki yerini de alır: nomofobi (cep telefonsuz kalma korkusu), teknoferans (sürekli teknoloji ile ilgilenme), siberkondri (internette sürekli hastalıkları araştırma) gibi.

    peki araştırmalar ne gösteriyor? bir, insanlar sadece kendilerini fotoğraflamıyor, kendilerini bir tarz ya da ortam içinde fotoğraflıyorlar. örneğin bu konuda sabahattin ali’nin “kürk mantolu madonna” kitabı hatırlanabilir. bu kitap eşliğinde çekilen fotoğraflar bir dönem viral bir hal almıştı (ki bu “viral” terminolojisi bile aslında sosyal medya paylaşımlarının ne kadar da bulaşıcı bir salgın hali olduğunu anlatmak açısından manidar).

    iki, görsel paylaşımların ezici çoğunluğu güç, mutluluk ve eğlenme ile ilgili. yani insanlar oraya “acı gerçekleri” değil “tatlı yalanları” koymayı yeğliyor. üç, bazı araştırmalar yoğun selfie paylaşımının narsisizm yani öz-severlik belirtisi olduğunu belirtiyor. dört, yine bununla bağlantılı olarak sürekli sosyal beğeni ve onay açlığı çekmenin yüksek olduğu öne sürülüyor. velhasıl öyle de olsa böyle de olsa selfie salgını toplumda da “anormal” olarak görülüyor.

    lakırdı değil yetişme telaşı
    twitter ise sosyal medya bağımlılığının bambaşka bir yönüne, sürekli laf yetiştirme ve görünür olma yönüne tekabül ediyor. ödül sisteminiz sürekli uyarılacak. öyle ki hiç aşağıya düşmeyeceksiniz. lafı gediğine oturtacaksınız. “trend topic”lerde sürekli yer alacaksınız. takipçi sayısını sürekli arttıracaksınız. ünlü, tanınmış kişilerden beğeni, mention alacaksınız. fenomen olmak için gerekli olan adımları teker teker ve ustalıkla izleyeceksiniz (bu arada sırf bunun için kurulmuş siteler ve algoritmalar olduğunu da hatırlatalım).

    az sayıda yapılan araştırma ise bu hızlı ve dinamik sosyal medya dünyası ile akıl sağlığı arasında ters ilişki olduğunu gösteriyor: ınstagram, twitter paylaşımlarınız arttıkça depresyon, anksiyete ve stres sorunları da artıyor.

    öbür yandan sosyal medyanın “özgürlüğü” linç edilme gibi saldırgan girişimlere de olanak sağlıyor. doğruluğu, gerçekliği araştırılmayan, bilinmeyen ve bilinmesine dair de bir gereklilik bulunmayan birçok paylaşım bir sağanak gibi yağabiliyor. insanların olağan koşullarda birbirinin yüzüne bile söyleyemeyeceği ağır sözler ve ithamlar kolaylıkla yazılabiliyor. özellikle twitter’ın hızlı akışı bu tür yoğun duyguların eşlik ettiği yönlendirmelere olanak sağlıyor.

    gönüllü bir post mu bu?
    bu yazıda sosyal medyanın psikiyatrik bir yanını tartışmaya çalıştım. bir yanıyla tartışmalı bir konu; yani sosyal medyanın bir psikiyatrik rahatsızlık olarak ele alınması. konunun çok boyutlu yanını, yani siyasi, ideolojik ve teknik yanını örtebilir. hele günümüz psikiyatrisinin egemen yaklaşımı olan tedavi etme baskısı düşünüldüğünde istenmeyen sonuçlara da yol açabilir. çünkü psikiyatrinin de öncelikle anlaması, anlamaya çalışması gerekiyor ve sosyal medya bağımlılığı, kullanım sorunları tam da kapitalist toplumun içinden çıkıp geliyor, başka bir yerden değil.

    ama öbür yandan da büyük çoğunluk sosyal medyada “aşırı, fazla, anormal ve bağımlılık yapıcı” bir yan olduğunu fark ediyor; bundan çekiniyor. öyle ki psikiyatri tartışmalarının içine sosyal medya kaçınması da girmiş durumda.

    peki, tüm bu olup bitenler, özellikle de sosyal medya bağımlılığının toplumsal ve siyasi yanı da düşünüldüğünde gönüllü bir boyun eğme hali mi? kimi yazarlar, özellikle de liberal sol çevrelerde sevilenler böyle düşünüyor: buna göre despot otoritenin insanlara boyun eğdirdiği kapitalizm geride kaldı. milyonlarca insan gönüllü bir paylaşım telaşı içinde. yani insanlar hem izlendiklerini düşünüyorlar hem de bu izlenmenin keyfini çıkarıyorlar (bknz. byung-chul han, psikopolitika).

    ancak burada yine dönüp dolaşıp aynı yere geldiğimizi düşünüyorum: kapitalizm salt sosyolojik bir düzen olarak görülemez. insanların bu gönüllü postları olmayan başka şeylerle birlikte gerçekleşiyor: dayanışma, yakınlık, zaman paylaşımı, doğayla iç içe olma, dostluk ve arkadaşlık gibi. sağlıklı bir sosyal çevre gibi. kapitalizmin tüm bunları bizlerden aldığı ve yerine sosyal medya zorunluluğunu bıraktığı unutuluyor. ortada bir gönüllülük değil yaşama dair repertuar daralması var. ve bağımlılık da bu repertuar daralmasının bir bileşeni. tam tersini yapabilecek milyonlarca insan için.
12 entry daha