şükela:  tümü | bugün
1063 entry daha
  • azıcık müzik seven ve enstrüman çalan herkes bir kez bile olsa bir grup kurup, tüm dünyaya seslenmeyi hayal etmiştir. bunu ise çok azı gerçekleştirmiştir. odasında plak dinleyerek kendini rock müziğe veren steve harris, bu işi gerçekten başarabilen ender insanlardan oldu. iron maiden ile şarkılarını milyonlara söyleten harris'in hikayesi öyle dışarıdan bakıldığı kadar kolay olmadı. ortada "muhteşem bir vokalist buldu, iyi de şarkılar yazdı" gibi bir iddiadan daha komplike bir hikaye var. harris'in hikayesini iki kelime ile özetleyebiliriz: ısrar ve vizyon. grup, kendi adını taşıyan ilk albümünü çıkarana kadar çok zorluklar yaşadı. bu entry'de de bu albümü ve öncesinde yaşananları anlatacağım. eğer daha çok bilgi almak istiyorsanız iron maiden'in the early days adlı dvd'sine bir göz atın derim. youtube'da da bulunabilmekte. bir de talking maiden adlı podcast'ten 5 parçadan oluşan "the birth of the beast" adlı bölümleri de tavsiye ederim.

    her şey aslında harris'in 1971'de bas gitarını eline alması ile başlıyor. odasında plaklar dinleyerek onlara eşlik eden harris, bas gitarı müzikal bir altyapıyı oluşturan bir enstrüman olarak kullanmak yerine bir lead guitar tadında melodiler sunmak için kullandı. deep purple, thin lizzy, wishbone ash gibi gruplardan beslenen harris'in vizyonu bu noktada kendini gösterdi ve daha en başta idollerinin şarkılarını yorumlamak yerine kendi şarkılarını yazmaya karar verdi. 1972 gibi burning ambition'ı yazdı ki 1979'da iron maiden, demoları üstüne çalışırken bu şarkıyı da kaydetti ve bir sene sonra şarkı "running free" single'ının b-side'ı olarak yayınlandı. şarkı, bildiğimiz maiden'den çok uzak. pozitif, neşeli bir sound'u var. farklı bir havası olsa da melodikliği maiden'ın alıştığımız tarzına bir göz kırpma denebilir ama harris'in yolun başında olduğu çok bariz. cepte sadece bu şarkı yok elbette. daha bir çok şarkı var ki harris, bunları çalmak için "influence" grubunu kurdu ve grubun adı daha sonra gypsy's kiss'e döndü. ama bu grup çok uzun ömürlü olmadı çünkü harris, kendi motivasyonunu bu işe daha amatör bakan arkadaşlarında bulamadı. bu nedenle zaten var olan smiler adlı gruba dahil oldu. buradaki grup arkadaşları daha tecrübeliydiler. ancak harris, gruba şarkılarını sunmaya başladığında şarkıları grup tarafından çok komplike bulundu. bu da harris'in yine kendi bir grup kurması gerektiğini gösteriyordu ama gypsy's kiss'teki hatayı yapamazdı. grupta yer alacak üyeler, harris'in vizyonunu takip etmeli ve bu işe %100 motive olmalıydılar.

    işte böyle bir hırs ile harris, iron maiden'ı aralık 1975'te toparladı. grup adının seçimi bile harris'in işini ciddiye aldığını gösteriyordu. işemek anlamına gelen "piss" yerine kullanılan yerel bir tabir olan "gypsy's kiss" gibi garip bir tabire kıyasla ortaçağ'da kullanılmış bir işkence aleti olan "iron maiden" çok daha karizmatikti. bu ismin sadece bir kaç ay sonra bambaşka bir anlam kazanacağından elbette kimsenin haberi yoktu. aynı yıl, birleşik krallık'ta muhafazakar parti'nin başına margaret thatcher geçmişti. bir yıl sonra da sovyetler tarafından kendisine "iron lady" lakabı takılmıştı. böylece "iron lady" ve "iron maiden" beraber yükseleceklerdi. 1979'da thatcher başbakan oldu, çok kısa süre sonra da maiden ilk single'larını yayınladı. "sanctuary" ve "woman in uniform" single'larının kapaklarında bu benzerlikler ışığında thatcher'ı kullanarak sansasyon yarattı ve ekstradan reklam yaptı. daha önce vizyon demiştik değil mi?

    harris, iron maiden'ı kurdu dedik. peki kimdi bu kurucu kadro: terry rance, dave sullivan, ron matthews ve paul mario day. e bu isimler bir şey ifade etmiyorlar? bu da maiden'ın ilginç özelliklerinden biri. her grubun kurucu kadrosu bir gariptir ama kurucu kadronun en azından iki, üç elemanı ilk albümde yer alır. burada ise harris dışında hiçbir eleman ilk albümde yer almamış. zaten 1975-1980 arasında iron maiden'dan kac müzisyen geçmiş? üç vokalist, dokuz gitarist, dört davulcu ve hatta bir klavyeci. harris dışında 17 müzisyen. bu inanılmaz. bu kadar üye değiştiren bir grubun ayakta kalması akıl almaz bir olay. başka bir grupta grubun beyni beyaz havluyu çoktan yere atardı. harris'in ısrarı işte burada çok belirgin. kendisi kaç kez darbe alsa da bu işin peşini asla bırakmadı. gitaristin ayrıldı mı? yenisini ve daha iyisini bul. o da mı ayrıldı? onun da yenisini ve daha iyisini bul. vokalden mi memnun değilsin? yolları ayır. tabii grubun iyiliği için böyle sert ve keskin adımlar atmak, eski grup elemanları ile harris arasında polemikler doğurdu. mesela gitarist paul cairns, grubun ilk kaydı olan demo albüm the soundhouse tapes'te çalmasına rağmen kapakta yer almadı. neden? çünkü demo çıktığında harris onunla yolları ayırmıştı. o dönem iron maiden'da olmadığı için de harris'e göre adı da kapağa yazılmamalıydı. ya da mesela biliyoruz ki en az üç şarkı için (ki bunlar "sanctuary", "strange world" ve "the ides of march") eski grup elemanları hak iddiasında bulundular ve avukatlar yoluyla bir şekilde anlaşma sağlandı ama hiçbir zaman bu isimler şarkı yazarı olarak yer almadı. yani harris, kişisel olarak aslında çok cana yakın bir kişi olsa da konu grubun geleceği olunca oldukça despotlasabilen bir adamdı.

    gruba geri dönersek, birkaç ay prova yapıp yeni şarkılara çalışan grup, mayıs 1976'da ilk konserini verdi. harris, ajandasına " ilk konser için iyi, masraflar için 5 pound aldık" yazdı. birkaç ay sonra da uzun süre konser verecekleri ve bugün kapısında "the birth place of iron maiden" yazan ve içi grubun fotoğrafları ile dolu cart and horses adlı pub'da çalmaya başladılar. grubun ilk vokalisti paul day, iyi bir sese sahip olsa da daha önce hiçbir grupta çalmadığı için sahnede ne yapması gerektiğini bilmiyordu. harris bir yere kadar kendisine "hadi, daha iyi olmalısın" diye gaz verse de onu gruptan kovmak zorunda kaldı. yerine geçen dennis wilcock, harris'in vizyonuna daha çok uyuyordu. maiden'a ilk kez sahne şovunu getiren isim oldu. konser sırasında bir noktada kılıç çıkarıp, ağzındaki kan kapsüllerini patlatarak saçtığı sahte kanlar ile seyircinin gözünü sahnede tutuyordu. ayrıca kendisi bugün bildiğimiz iron maiden logosunun çıkmasına da ön ayak olan isimdi. harris the man who fell to world filminin logosundaki fonttan etkilenince wilcock, dizayn üstüne çalışan arkadaşına bu fonttan esinlenen logoyu yaptırdı ve gruba kazandırdı. hem kanlı sahne şovu hem de logo gruba bir kimlik kazandırmıştı. zaten elde "iron maiden" adında marş gibi bir şarkı da vardı. harris, grubun yırtıcılığını anlatmak için bu şarkıyı yazmıştı. hala her konserde çalınan bu şarkı grubun kartviziti gibiydi. wilcock'un getirdikleri ile grubun artık kurumsal bir kimliği oluştu. bir gün cart and horses'ta çaldıktan sonra beklenmedik bir telefon konuşması yaşandı. pub'ı arayan bir isim, kendi gruplarının da "iron maiden" isminde olduğunu söyledi ve harris'ten başka bir isim bulmasını rica etti. harris ise telefonu kapadığı gibi "iron maiden" isminin haklarını almak için gerekli mercilere gitti ve bu işi de halletti.

    bu dönemde harris, kendisinden sonra grubun bel kemiği olandave murray ile tanışıp onu gruba dahil etmek istedi. daha grubun üç gitara döneceği 1999 yılına 23 yıl daha vardı. hatta sanırım üç gitarist olarak konser verdikleri de oldu. ama grubun diğer iki gitaristi bu düzeni kabul etmeyince ayrıldılar. ikinci gitara bob sawyer geçti ki "sanctuary" şarkısını gruba kendi getirdiği söylenir. ama sawyer grupta çok kalmadı. gruptan ayrılırken harris, bu şarkının haklarını 200 pound'a aldı. kısa süre sonra murray ile wilcock kavga edince, murray de gruptan ayrıldı. bu karambolde davulcu matthews de grubun geleceğini pek parlak gormedi ve ayrıldı. harris ve wilcock, davula thunderstick'i, gitara terry wapram'ı aldı. ikinci bir gitarist bir türlü bulamayınca dört kişi denediler ama harris'in komplike şarkıları da tek gitarla başarılı olmuyordu. bir ara ikinci gitar yerine klavyeye tony moore'u aldılar. ortaya çıkan sound güzel olmadı ve bir gün harris, "başlarım böyle gruba" diyerek herkesi kovdu. neredeyse o gün iron maiden başlamadan yok olacak ve bugün dinlediğimiz o güzel şarkıları duyamayacaktık. mesela bruce dickinson, zamanında ortalama rock gruplarında şarkı söylemiş bir pilot olarak hayatına devam edecekti. ama harris, ısrar etti. şarkılarına güveniyordu. bu işi çok istiyordu. bu uğurda egosuna boyun eğmeyi bildi ve zamanında kovduğu dave murray'e yeni bir başlangıç teklif etti. halbuki murray, maiden'den ayrıldığında ileride maiden'de beraber çalacağı çocukluk arkadaşı adrian smith'in grubu urchin'e dahil olup, bu grupla iki tane 45'likte çalmıştı. yani urchin, maiden'den kariyer daha ilerideydi. buna rağmen murray, maiden'a dönmeyi kabul etti. sonuçta urchin, klasik hard rock yapıyordu. yeni bir şey vaadetmiyordu. maiden ise hard rock muzigine yeni bir soluk getirme cabasindaydi. murray, risk aldı belki ama sonuçta haklı çıkan o oldu.

    harris ve murray, davula camiada bilinen bir isim olan doug sampson'ı getirdiler. bir de vokal lazımdı elbette. sampson, tanıdığı bir isim olan paul di'anno'yu gruba önerdi. di'anno, bir röportajında "maiden'ı daha önce dinlemiştim, bok gibiydiler, bana teklif edince 'bakarız' dedim, ısrar ettiler" gibi konuşsa da kendini biraz tanıyorsam bu iddiada bir abartı vardır. di'anno, kesinlikle doğru seçimdi. yakışıklı, karizmatik, sağlam ve tehlikeli bir duruşu olan abimiz sahnede gözleri üstünde topluyordu. sesi, harris'in o dönem yazdığı yırtıcı şarkıları uyacak kirliliği barındırıyordu. ayrıca çok iyi bir sesti. tize çıkması gerektiğinde çıkan, çığlıklar atan, şarkıları olduğundan daha vurucu kılan bir vokaldi. maiden'a "punk" havasını getirdi çünkü di'anno the ramones'larla, iggy pop and the stooges'lar ile büyümüş bir adamdı. onun gelişiyle şarkılar daha direkt, daha hızlı hale geldi. bir süre grup, yine dört kişi devam etti. sahnede bir gitaristin eksikliği ve di'anno'nun sahne karizmasina rağmen önceki vokalist wilcock gibi bir şovmen olmaması nedeniyle grup, maskotları eddie'nin ilk hali diyebileceğimiz beyaz bir ölüm maskesi grubun logosunun yanına eklendinve konserlerde arka plan olarak kullandıkları bu maskenin ağzından sahneye duman ve sahte kan verdiler. bu da grubun kurumsal kimliğinin bir tık daha gelişmesini sağladı.

    artık geriye kalan şey stüdyoya girmek ve bir plak şirketi bulmaktı. 1978 yılı noel'inde grup "the soundhouse tapes" adlı demosunu kaydetti. yukarıda da dediğim gibi bu kayıtta paul cairns, ikinci gitar olarak yer aldı. dört şarkı kaydettiler: "prowler", "invasion", "iron maiden" ve "strange world". ancak artık şarkı ya da zaman sıralaması olduğundan mıdır, kayıt kalitesini sevmediklerinden midir yoksa bir ballad olmasının grup hakkında farklı bir imaj uyandiracağından mıdır bilinmez, "strange world" bu demo albümün dışında bırakıldı. sınırlı sayıda basılan bu demo camiada büyük ses getirdi ve kısa sürede bitti. harris, bu demonun ikinci baskısını yapmadı çünkü bir şeye ulaşılması ne kadar zorsa onun değerinin o kadar artacağını çok iyi biliyordu. ancak grubun hala bir ikinci gitarist problemi vardı. önce paul todd, sonra tony parsons kısa süre grupla çaldı. en sonunda harris, kendilerinden yaşça biraz daha büyük ve tecrübeli bir isim olan dennis stratton'u gruba dahil etti. stratton, iyi bir gitarist olduğu kadar bir vokalistti de. böylece sadece murray'nin değil, di'anno'nun da üstünden bir miktar yük almıştı. aralık 1979'da grup emi ile anlaştı ve albüm için stüdyoya girme vakti gelmişti. ancak baterist doug sampson, işler büyüdükçe artan sorumlulukların altına girmek istemedi ve gruptan ayrıldı. yeri stratton'ın arkadaşı clive burr ile dolduruldu ve ilk albümün kadrosu 1979 yılı biterken bir araya geldi.

    yeni yıl stüdyoda başladı. emi, gruba prodüktör olarak wil malone'u atadı. malone'un daha önce prodüktörlük tecrübesi olmuştu ama kendisinin asıl uzmanlığı aslında yaylı düzenlemeleri yapmaktı. günümüze dönersek daha birkaç önce çıkan ozzy osbourne albümü ordinary man'de de katkıda bulundu. yani kendisi hala piyasada talep gören bir adam. ama içinde yaylı enstrümanlar içermeyen ya da yaylı yerini tutacak bir keyboard'u olmayan bir metal grubundan sorumlu olmak başka bir şeydi. uzmanlığın tutmaması bir kenara, iron maiden'ın daha adı sanı duyulmamış bir grup olması da malone'un pek de prodüksiyona elini sürmemesine neden oldu. kendisinin kayıtlar sırasında ayağını miksaj masasına koyarak dergi okuduğu söylenir. maiden, en çok yardıma ihtiyaçları olduğu zamanda yalnız kalmıştı. steve harris, neredeyse tek başına kayıtlar için çabaladı. böylece albüm kendine has, çiğ bir sound'a sahip oldu. çoğu insan bu albüm kaydını begenmese de bana bu kaydedilen sound çok kötü gelmiyor. elbette mesela bir piece of mind'ta olduğu gibi her şeyin cillop gibi duyulduğu bir sound yok ama ilk albüm oluşu, şarkıların genelde kısa ve direkt oluşu, di'anno'nun vokal tarzı derken hafif cızırtılı bu sound bana hiç batmadı. hatta maiden'ın sonraki albümlerinde bu kötü tecrübeyi bir kez daha yaşamamak için hep daha iyi sound aramasına, yani hayırlara vesile oldu.

    albüm kapağına değinmeden olmaz elbette. yukarıda konserlerde kullandıkları maskeden bahsetmiştim. grup, bir kafa ile ozledeslesen imajını bir adım daha ileriye götürmek adına bir kafa çizimi bulup bunu albüm kapağında kullanmak istediler. farklı sanatçıların çalışmalarına bakarken derek riggs'in "electric matthews says hello" çalışması ile karşılaştı ve birkaç şeyi değiştirerek bunu albüm kapağında kullanmaya karar verdiler. yani albüm kapağındaki eddie'nin sonrakilerden daha farklı olması da aslında bu nedenden ötürü. ama bu albüm kapağı eddie'nin tam olarak ilk görünüşü değildi. burada da yine harris ve grup elemanlarının vizyonunu görüyoruz. albümden önce yayınlanan single "running free"de aslında eddie bir silüet olarak gözükmekteydi. kapaktaki genç eddie'den kaçarken ona uzanmış bir diğer eddie'nin elini görüyorduk. bu kompozisyon bana "iron maiden" şarkısını hatırlatıyor: "iron maiden is gonna get you no matter how far". running free single'ını alıp bu karakter için heyecanlananlar albüm kapağında karakterin tamamını görmek için sabırsızlandılar. bu da güzel bir reklam oldu. eddie'nin de konserlerde sahneye çıkması konserleri de daha eğlenceli hale getirdi. tabii ki bugünkü gibi çok komplike eddie modelleri yoktu. dandik bir plastik maske takan ve sahnede dolaşan bir roadie bu görevi görüyordu. ama o dönem için bu bile tek başına çok özeldi.

    bu noktada kısa bir kişisel dokunuş yapıp şarkılara geçeyim. tam olarak ilk kez ne zaman iron maiden ıle tanıştığımı hatırlamıyorum ama dickinson ve smith'in gruba döndüğü 1999/2000 yılları olması lazım. chip ya da level'da ed hunter oyunu ile ilgili bir yazı gördüğümü hatırlıyorum. trt'de the wicker man'in klibini izlediğimi hatırlıyorum. ama benim için asıl hikaye bu albüm ile başlamıştı. dayımın 80'lerden kalan ve supertramp'ten slayer'a rock müziğin birçok tarzını barındıran kaset koleksiyonunu bulup karıştırdığımda en az uc tane iron maiden albümü gördüğümü hatırlıyorum. birini dinlemek istedim ve bu albümü seçtim. birinci nedeni elbette kapakta "al beni dinle" dercesine duran eddie elbette. ikincisi de albümün adının sadece "iron maiden" olması. "ne dinliyorsun?" diyenlere seventh son of the seventh son demek daha zordu. o yüzden "iron maiden" benim için daha uygun bir tercihti. daha ilk şarkıdan da albüme hayran kaldım.

    albüm prowler ile açılıyor. saf, %100 hard rock. stratton, daha ilk e5 power chord'u çaldığında içim kıpır kıpır olmuştu. yıllar geçti hiçbir değişiklik yok. murray'nin çaldığı ana rif oldukça basit ama bir o kadar gaza getirici. ilk albüme atfedilen punk havası bu şarkıda belli oluyor çünkü dinleyende "ben de gitar alıp, bunu çalarım" duygusunu yaratmakta. bas gitar, gitarı çok iyi destekliyor. davul, makina gibi. di'anno'nun vokalleri vahşi. genel olarak düz bir rock şarkısı gibi olsa da maiden'ı diğer rock/metal gruplarından ayıran farklılıklardan bu şarkıda da var. mesela şarkı daha 1:25 gibi biter gibi yapıyor. ama sonra murray'nin gitarından çıkan notalar ile enstrümantal bir ziyafet başlıyor. dave murray'nin solosu muhteşem ama eğer yapabilirseniz burr ve harris'in davul ve bas gitarda nasıl çıldırdığına da dikkat edin. bu ziyafetten sonra ilk bölüme geri dönüp şarkı bitiyor. dinlemekten hiç sıkılmadığım, nefes kesici bir şarkı. tek falsosu sözleri ki bu konu zaten albümün en zayıf noktası. şarkı, gece şehirde dolaşıp kadınlara çıplak vücudunu göstermekten zevk alan bir sapığı anlatıyor. konunun saçma ve rahatsız edici olması bir kenara, sözler de bu konuyu ilginç kılmıyor. ama sözleri anlattıklarını unutursak, kelimelerin besteye uyumu ve di'anno'nun ağzına oturuşu çok iyi. ayrıca sözlerin di'anno'nun sokak çocuğu imajına uyduğunu da belirtmek lazım. maiden, bu şarkıyı 1988'de tekrardan stüdyoda kaydetti ve b-side olarak yayınladı. ama dickinson'a bence gitmedi. zaten kayıt da orijinaline göre daha ağır ve daha az enerjik. bu şarkının the soundhound tapes versiyonu da daha ağır ilerliyor ve gitar tonları bir garip. yani bu albüm versiyonu kesinlikle olması gerektiği gibi olmuş. hızlı, direkt ve alev alev.

    "prowler"dan çıkan ateşten sonra remember tomorrow ile albümün havası bir anda melankoliye dönüyor. "a1 hareketli hit, a2 ağlak ve hüzünlü şarkı" formülüne alışkın türk müziği dinleyicisi için belki çok garip bir tercih değil ama bu aslında cesur bir hareket. genellikle bu tarz balladlar ikinci sırada yer almaz, albüm bir süre gaz verdikten sonra nefes almak için ortalara bir yere konulur. ama maiden, burada da kendi imzasını atmakta. gerçi bu şarkıya direkt ballad demek zor çünkü şarkının sözlü kısımları duygusal ilerlerken, nakarat gibi kullanılan şarkının hızlı rifi albümün en sert anlarından biri. diğer enstrümantal kısımlar da aynı metal havayı devam ettiriyor. ama önce şarkının ballad-vari kısmına geri dönelim. şarkı, harris'in bas gitar notaları ile çalıyor. şarkının altyapısını oluşturan bu notalar daha sonra gitar tarafından çalınıyor. şarkının bestesini harris yapsa da sözleri di'anno yazmış. hüzünlü besteye uygun olarak albümü geri kalanına kıyasla daha derin sözler var bu şarkıda. di'anno, "yarını hatırla" lafını büyükbabasından ödünç aldığını söylüyor. şarkıda böyle bir söz geçmese de bu isim alakasız değil çünkü şarkı bugün yalnız olan, geçmişte olanlardan üzüntü duyan ve geleceğin getireceklerinin umuduyla içinde bulunduğu durumdan kurtulmak isteyen birini anlatıyor. şarkının hüzünlü kısımları da dünün hüznünü anlatırken, daha sert ve güçlü duyulan kısımlar büyük ihtimalle geleceği sembolize ediyor olsa gerek. hatta bu yorumu bir adım ileri götürüyorum ve gelecekte ne olacağını söyleyemeyeceğimiz için bu bölümlerin söz içermediğini iddia ediyorum. nasılsa sallamak bedava. di'anno, "prowler" gibi daha rock şarkılardaki vokal performansı ile takdir görse de bu şarkıya verdiği sakinlik, hüzün, ayrıca sesindeki vibrato, kendisinin vokal yelpazesinin aslında pek geniş olduğunu gösteriyor. stüdyo kaydında tam belli olmasa da şarkının sert kısımları başlarken attığı çığlıklar konserlerde çok başarılı. şarkının hem yavaş kısmındaki hem de sert kısmındaki gitar melodileri çok akılda kalıcı. gitar soloları yerinde. gerçekten mükemmel bir eser. prowler'ın aksine dickinson'ın bu şarkıyı çok iyi yorumladığını söylemek lazım. zaten iron maiden'a girmek için çaldıkları provalarda bu şarkıyı söyletmişler. ekstradan bir emek göstermiş olsa gerek. maiden üyeleri de dickinson'ın bu şarkıya kattıklarına hayran kalmış. şarkının bir de metallica yorumu var ki james hetfield'e de bu şarkı cuk oturmuş. bu arada metallica'nın "prowler"ı da 80 sonu 90 başı konserlerinde kısa da olsa yorumladığını eklemek gerek. zaten, hetfield ve lars ulrich ikilisini bu albümden çok etkilediğini hep söylemiştir.

    albümün üçüncü şarkısırunning free, bugun baktığımızda şaşırtan başka bir iron maiden şarkısı. gitar solosuz, muzikal olarak oldukça basit, sözleri sade bir eser. ama çok gaz. clive burr'un davulu ile açılan şarkı, harris'in tok bas gitarı ile devam ediyor. maiden'ın en sevdiğim introlarından biri. di'anno'nun "okay"i ile giren gitarlar çok iyi tınlıyor. beste yine steve harris'in. şarkıyı tetikleyen isim aslında eski davulcu doug sampson. harris kendisinin çaldığı davul ritminin üstüne bu melodiyi bulmuş. paul di'anno da otobiyografik olduğunu iddia ettiği sözleri yazmış. şarkının sampson'lı demo versiyonu 1980'de yayınlanan axe attack adlı bir toplamada çıktı. hatta bu albüm maiden'ın yer aldığı ilk profesyonel çalışma. sampson'ın şarkıdaki davul ritmini bulduğu ortada ama burr, orijinal davul ritmindeki basitliği koruyup oraya buraya güzel eklemeler de yapmış. şarkı, tam bir hayta şarkısı. 16 yaşında başıboş bir gencin bir pick-up'a atlayıp hapse düşmesi ve kızlara asılmasını anlatıyor. komik tabii. içinde "disco" sözcüğü geçen başka bir maiden şarkısı olduğunu sanmıyorum. sadece "i'm running free"den oluşan nakarat da çok basit. ama bugünkü maiden'ı unutup, bunu 23-24 yaşlarında gençlerin ilk albümünde çaldığı bir şarkı olarak düşününce benimsemek ve sevmek daha kolay. bir de cidden çok gaz. heavy metal ile alakası olmayan bir rock'n'roll şarkısı dinliyoruz. bu enerjinin grup da farkında ki konserlerde şarkıyı dakikalarca uzatıp, seyirci ile interaktif bir vakit geçiriyorlar. bu şarkı albüm öncesi single olarak yayınlanmıştı. yani hem axe attack'ta yer alması, hem de grubun çıkardığı ilk single olması grubun şarkıya ne kadar güvendiğini gösteriyor. orijinal single'ın b-side'ı en başta bahsettiğim, steve harris'in ilk bestesi olan, "burning ambition". 1985'te de şarkının live after death'teki konser versiyonu single olarak yayınlandı.

    tam da bu noktada ufak bir virgül koyup, running free'nin bu konser versiyonunu dinleyip hayatı değişen birini analım: çağlan tekil. geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz tekil'in melis danişmend'e verdiği röportajda şöyle denmiş: "caddebostan plaj yolu’nda büyüyen çağlan, bir kasetçiden ıron maiden’ın live after death albümünü alır. "çok gürültülü gelmişti ilk başta, bir yandan da ders yapıyordum. sonra running free şarkısında sadece davul ve basın kaldığı bir bölüm var, bir anda gitarlar çıkınca her şey berraklaşmıştı kafamda (gülüyor). 14 yaşındaydım. ödevden kafayı kaldırıp orayı başa aldım, dinledim, derken gitarlı bölümlere doğru ilerledim. ve her şey öyle başladı.". iyi ki de başlamış. gıyabında çok güzel yazılar yazılmış, insanlarda çok güzel anılar bırakmış. benim maalesef öyle anılarım yok. keza hiçbir zaman o kadar metal müziğin içinde değildim. ama her zaman camia içindeki çabasını uzaktan takdir ettim. türkiye'de metal müziği de herkes gibi onunla ozdeslestirdim. ama bu demek değil ki bana dokunmadı. öncelikle müzikal birikimini blue jean'e borçlu biri olarak o dergiye yayın yönetmeni olarak verdiği emekler için müteşekkirim. eğer bugün müzik hakkında bir şeyler yazıyorsam, onun bu dergiyi çıkarmak için verdiği emeklerinin bunda payı çok büyük. ayrıca giderayak çok sevdiğim ama bir daha bir araya geleceklerine hiç ihtimal vermediğim dr. skull'ı bir araya getirmesini asla unutmayacağım. onu sayesinde evimde dr. skull'un vinyl box set'i var ki hala gerçek dışı geliyor. bu nedenle running free'den bahsederken kendisine kendimce bir selam göndermeden de duramadım.

    albüme phantom of the opera ile devam ediyoruz. bu şarkı, albümün daha geç dönem maiden esintileri taşıyan tek şarkısı diyebiliriz. bir edebiyat eserinden esinlenme desen var, öykü anlatımı desen var, uzunluk desen var, farklı müzikal pasajlar desen var. böyle komplike bir şarkının ilk albümde yer alması çok etkileyici bir olay. bi şarkıyı tek başına yazabilmesi, steve harris'in yeteneğinin genç yaşına rağmen ne seviyede olduğunu ve nerelere gidebileceğini gösteriyor. şarkı, 1910 tarihli phantom of the opera kitabının özünde bulunan korkunç erik ile güzel operacı christine'i anlatıyor. bu albümde de bulunan ama asıl bir sonraki albüm killers ile zirve yapacak bir insana fiziksel ve psikolojik olarak zarar verme gibi konulara yumuşak bir giriş yapan şarkı, kadın karakterin ağzından yazılmış. bunu ilginç bulmaktayım çünkü genelde bu tarz şarkılarda maiden, şiddeti uygulayan kişinin ağzından yazar. burada ise karakterin kendisine acı çektirene karşı sağlam duruşunu görüyoruz. farklı bir perspektif. sözlerinde tek sevmediğim kısmı "bridge" dedigimiz kısım çünkü burada di'anno ve geri vokaller üçüncü şahıs olarak kahramanımıza "aman dikkat, mesafeni koru, uzaklaş" tadında tavsiyeler veriyor. buraları oldukça komik geliyor bana. star wars yazılan bir şarkıda princess leia "darth vader, sen kötü birisin, asilerin üssünün yerini sana vermem" derken bir anda dinleyicinin ağzından "aman leia, stormtrooper'lar geliyor kaç, bir şey deme, onları vur" gibi sözler söylemesi gibi bir durum. ama bu kısma müzikal olarak kötü bir şey demiyorum. hatta tüm şarkı müzikal olarak muazzam. çalması ve söylemesi de ustalık gerektiriyor. çalması konusundaki en büyük zorluk herhalde sıkça değişen tempoları tutturup, doğru yerde doğru rifi gitmek olabilir. şarkının vokal melodisini de oluşturan rifi çok güzel. şarkı boyunca duyduğumuz gitar harmonileri leziz. şarkının upuzun bir enstrümantal kısmı var ki insanı müziğe doyuruyor. bu bölümü başlatan dave murray'nin şarkıdaki ilk solosu inanılmaz güzel çünkü bir blues şarkısından fırlamış gibi. çok farklı, çok duygulu. bu solodan sonra gelen bas gitar bölümü harris'in bastaki yeteneğini ortaya çıkarıyor ki üstüne eklenen gitarlar bu bas notalarını tadına doyulmaz bir hale sokuyor. sonra da başka başka rifler, bir murray ve bir stratton solosu dinliyoruz. iki solo da çok iyi. şarkının söylemesi zor çünkü kıtalar tekerleme gibi. hem iyi bir kondüsyon hem de iyi bir zamanlama gerek. di'anno'nun her cümle sonrası son sesi uzatıp, vokaline vibrato eklemesi aslında dickinson'ın daha sonra yaptığı şeyleri yapabilecek yeteneği olmasına rağmen buna çok meraklı olmadığını düşündürtüyor. keza internette kendisinin dickinson'a gönderme yaptığı birçok videonun birinde "i don't sing opera" diyerek halefine çakıyor. halbuki opera söylemese bile "phantom of the opera"yı çok iyi söylüyor kendisi. en sonda bol ekolu "you torture me back at your lair" vokalini de ayrı severim. şarkının ilginç bir yönü özellikle bridge bölümündeki geri vokaller. pek metal olmayan, ana akım rock şarkılarında denk gelebileceğimiz vokal harmonileri duyuyoruz. bugün garip duruyor ama kötü değil. lakin dennis stratton için kötü bir hatıra bırakmış. daha klasik rock kafasında olan, eagles gibi 70'ler amerikan rock gruplarını dinlemeyi çok seven stratton, bu şarkıdaki farklılıkların asıl nedeni. harris de bir yere kadar bunlara izin vermiş. ama bir gün stratton, stüdyoda tek başına miksaj masasına oturup vokalleri çifter çifter kaydederek alternatif bir versiyon yaratmış. bunu yaparken aklında şarkıyı queenleştirmek varmış. ancak grubun menajeri rod smallwood, bunu duyduğu anda bu versiyonu yok etmiş ve stratton'ı kayıt masasından uzaklaştırmış. albümün turnesi sırasında da harris ve smallwood tarafından bir nevi mobbing'e uğrayan stratton ile yollar kısa süre sonra da ayrılmış. üzücü. ama şarkı gerçekten çok iyi.

    albümün ikinci yüzü ilki kadar iyi olmasa da yine de çok sağlam. bu yüz bir enstrümantal şarkı olan transylvania ile açılmakta. genelde bu tarz enstrümantal eserler albümlerin ortasına konulsa da bu sefer b yüzünü açmak gibi önemli bir görev üstleniyor. harris'e ait birkaç müzikal fikrin "kes yapıştır" mantığı ile birleştiğini görüyoruz. ancak iyi bir kolaj olmuş. iki gitarın beraber çaldığı gitar melodileri gerçekten eğlenceli. tek sıkıntısı biraz fazla tekrara düşüyor olması. bu da herhalde şarkının aslında enstrümantal olarak tasarlanmamasından ötürü. herhalde o tekrarlar sözler ile doldurulacaktı ama harris bir türlü söz yazmayınca ama besteyi de çok sevince böyle bırakmış. adına bakınca sözlerinde vampirler ile ilgili bir şeyler düşündüğünü düşünebiliriz. maiden'a konu olarak garip kaçardı sanırım. şarkının önce stratton'tan sonra da murray'den gelen iki solosu var. enerjik, hoş bir eser. gitar çalanlar için iyi bir etüt eseri olabilir.

    transylvania biterken yavaşlayarak hiçbir ara vermeden strange world'e bağlanıyor. bu da ilk dinlediğimden beri çok hoşuma giden bir seçim. o kadar enerjik bir eserden maiden'ın en damar şarkılarından birine bu kadar iyi geçmek takdir edilesi. "strange world", benim için en özel maiden şarkısı diyebilirim çünkü maiden'ı hiç bu kadar melankolik dinlemiyoruz. bu yüzden benim için çok özel bir yerde. ama 80'lerin rock ballad'ları gibi piyasada tutması için ölçüp biçilmiş bir şarkı değil. intro, solo, birinci kıta, intro, solo, ikinci kıta diye ilerleyen nakaratsız ve duru bir yapısı var. şarkının introsuna bayılıyorum. arpeji çalan gitarın ekolu tonu beni başka bir diyara götürüyor. ikinci gitarın çaldığı "natural harmonics"ler, burr'un zilleri ile çok iyi gidiyor. elbette harris'in tonu çok iyi bas gitarından çıkan ve tizden pese inen notalar basit ama etkileyici. bunların hepsini stratton'un acayip solosu toparlıyor. benim için maiden'ın en iyi sololarından biri bu giriş solosu. murray'nin çaldığı solo da stratton kadar olmasa da çok başarılı. di'anno'ya da şapka çıkarmamak elde değil. çok büyük bir vokal genişliği istemeyen bir şarkı olsa da kendisi şarkının içindeki hüzün ve yalnızlığı çok iyi vermekte. abartmadan, çok tadında bir vokal kullanmış. ara sıra bir david coverdale havası kulağıma çarpmıyor değil. ama di'anno bu şarkıyı ilk söyleyen isim değil. maiden'ın ilk vokali paul day, bu şarkıyı kendisinin yazdığını iddia etmişti. şarkı sözlerinin harris'in tarzı olmaması, müziğin de maiden havasından uzak olması bu ihtimali güçlendiriyor. yakın zamanda harris ve day bu işi nihayete erdirmişler. paul day nasıl bir anlaşma olduğunu açıklamasa da maddi ya da manevi bir şekilde olay tatlıya kavuşmuş. hatta maiden'ın ilk versiyonundaki dört isim geçen sene eski günleri yad etmeye bir araya gelmişlerdi. ama benim asıl merak ettiğim bu şarkıyı zamanında day'in nasıl yazdığı değil, dickinson'ın bu şarkıyı nasıl okuyacağı. maalesef şarkı ilk turne sonrası bir daha çalınmadı. dickinson'ın solo kariyerindeki balladları düşününce bu şarkıda çok iyi işler yapabileceğini tahmin ediyorum. keşke bir kerelik söyleseler.

    bu kadar hüzünlü bir şarkıdan sonra bir hayat kadınını anlatan bir şarkı olan charlotte the harlot'a geçip ters köşe oluyoruz. çok çiğ bir gitar ve üstüne güzel bir bas gitar rifi ile başlayan şarkı basın kayıtta öne çıkmasından dolayı steve harris şarkısı gibi gözükse de aslında şarkı sadece dave murray'e ait. bildiğim kadarıyla murray'nin tek başına yazdığı başka bir eser bulunmamakta. bu nedenle özel bir çalışma. bu besteci farklılığı nedeniyle "prowler" ve "running free" tarzı sert bir rock şarkısı konseptinde olmasına rağmen başta ana rifi ve genel olarak hissiyatı diğerlerinden bir tık daha farklı. ortasında bulunan sakin bölüm de maiden'de daha sonra duyamacagimiz tarzda bir tat. gitarlar çok parlak geliyor kulağa. bas gitarın eklediği notalar dikkat çekici. sözler tam di'anno'luk olduğu için çok iyi bir performans göstermiş. hep güler yüzü ve sempatikliği ile tanıdığımız murray'den hayat kadınlı ve ona aşık bir adamlı bir hikaye duymak çok garip. bana zamanında "harlot" kelimesinin anlamını öğreten bu şarkıda bir hayat kadınına aşık adamın charlotte'un yaptıklarını sorgulamasını dinliyoruz. nakaratta ise direkt sadete gelmiş: "bana bacaklarını göster, beni yatağa götür, bırak kan göreyim, bırak aşk göreyim". e bu da komik. neyse, ilk albümüdür, çocukların kanı kaynıyordur, o dönemki imajlarına uyuyordur diyelim, konuyu çok sorgulamayalım. ama bu şarkının devamının gelmesi ve charlotte'un maiden için kült bir karaktere dönüşmesini alsa anlamadım. bu devam şarkılarını murray'nin bestelememiş oluşu da bir garip. tıpkı prowler gibi bu şarkıyı da 1988'de grup dickinson ve smith ile tekrar kaydettiklerini hatırlatmak lazım. ama bu versiyon da orijinalini aratan kayıtlardan.

    ve de albümü bir iron maiden klasiği ile kapıyoruz: iron maiden. entry'nin başlarında yazmıştım. benim için bir marş bu şarkı. grubun kafa kağıdı. çok iyi bir fikir olması bir kenara, müzikal olarak da iyi. prowler'a benzer bir yapıda diyebiliriz. önce rif dinleyiciye sunuluyor, sonra tüm grup rifi çalıyor, vokal bir tür dönüyor. ortasında biter gibi yapıp enstrümanları parlatan bir şov yapıyorlar. bu şarkıda bütün gruba şans verilmiş. önce harris ve burr döktürüyor. sonra aslında bütün şarkıda olduğu gibi murray ve stratton bir kez daha ikili bir gitar şov yapıyor ve tekrardan grupça şarkıya dönüyorlar. di'anno, bol kanlı sözleri her zamanki gibi çok iyi yansıtıyor. sözler basit ama yeni albümünü çıkarmış bir grup için normal. sonuçta "takıl bana, uçacaksın" gibi bir mesajı doğrudan vermek yerine daha dikkat uyandırıcı bir sekilde "odama gel, zaten kaçamazsın, kanını akıtacağım" diyerek sunmak daha eğlenceli. o dönemki kanlı sahne şovlarını düşününce sözler tam oturuyor. zaten albüm versiyonu iyi olsa da asıl gücünü konserde bulan bir şarkı bu. artık bir klasik. şarkı biterken di'anno'nun naraları, "yeah"leri, harris'in yeri göğü inleten bas gitarı, murray ve stratton'un gitarlarindan çıkan sololar ve burr'un deli gibi davulu ile tüm grubu son kez parlatarak bitiyor.

    son olarak sanctuary'ye de değinelim. önceden de dediğim gibi bu eserin kısa bir süre maiden'da çalmış gitarist bob sawyer'ın bir bestesi olup harris'in hakları sonradan satın aldığı iddia edilir. maiden'ın diğer eserlerine göre daha az melodik, onun yerine sert, hızlı ve direkt olması başka birinin yazdığı iddiasını desteklemekte. hatta şarkının diğer maiden şarkılarından farklı, çok ilginç bir "dur - kalk" yapısı var. bir de yasal olarak şarkı yazarının kim olduğuna dair bir karmaşa görüyoruz. şarkı yazarı olarak önce harris (metal for muthas'ta), sonra tüm grup (single'da), son olarak da harris, murray ve di'anno üçlüsü (reissue'larda) gösterilmiş. bu da bir şeylerin ters gittiğini düşündürtüyor. öte yandan teması klasik bir ilk dönem maiden eseri. o dönem konserlerde çaldıkları ve "killers"ta yer alan innocent exile ile paralel sözleri var. bu nedenle belki de gerçekten harris şarkısıdır. ayrıca şarkı uzun yıllar setlistte kaldı. hem dickinson, hem blaze bayley söyledi. rock in rio'da bile yer aldı. herhalde başkasının şarkısını bu kadar benimsemezlerdi diye de düşünüyor insan. şarkının demo versiyonu önce metal for muthas adlı toplama albümde çıktı. hatta albümün açılış şarkısıydı. bu versiyonda ufak tefek hatalar duymak mümkün, oldukça saf ve çiğ bir sound'u var. e demo kaydı bu, normal. aynı albümde wrathchild'ın da demosu var bu arada. daha ilk albüm çıkmadan bu albümde yer almayan iki şarkıyı hem de demo olarak yayınlamaları hem ilginç hem de kendilerine güvenlerini gösteriyor. sonra da single olarak yayınlamak üzere bir stüdyo kaydı yapıldı. daha önce dediğim gibi, hızlı ve öfkeli bir eser bu. süsü müsü yok. direkt hard rock. hatta di'anno'nun çok sevdiği punk sadeliği ve temposu bu şarkıda belli oluyor. ortalarına koydukları siren efekti de ilginç. bu şarkı ve where eagles dare dışında böyle bir ses efekti kullandıklarını hiç hatırlamıyorum. ama bu ekleme, sözlerdeki polisten kaçma hissiyatını güçlendiriyor. aynı kayıt daha sonra albümün amerikan versiyonuna eklendi ve "strange world"ün hemen ardına yerleştirildi. albüm 1998'de üstünde oynanmış (ve daha çirkin hale gelmiş) bir kapak ile remastered olarak yeniden yayınlandığında şarkı tüm versiyonlara eklendi ve bu sefer "prowler"ın hemen ardında yer aldı. yeni basım plaklarda ise yine yok. yani nereden ne zaman çıkacağı belirsiz, zıpır bir şarkı bu.

    iron maiden'ı hiç bilmeyen birisi bile iyi bir hard rock / heavy metal albümü dinlemek istiyorsa bu albümden kesinlikle çok zevk alır gibi geliyor. benim için öyle olmuştu en azından. hem saf rock var, hem epiklik var, hem ballad var, hem enstrümantal var. dolu dolu bir albüm. bunun bir ilk albüm olduğunu düşünmek albümü daha da değerli kılıyor. albümü kaydeden kadronun sadece bir kaç aydır beraber çalıyor olması da inanılmaz başka bir gerçek. iron maiden'ı sevenler için ise biraz garip bir albüm. dickinson yok, smith yok, operatik vokaller yok, harris'in dört nala giden bas gitarı yok, görkemli sözler yok. ayrıca albüm kaydı bence abartıldığı kadar kötü olmasa da çok da kaliteli değil gerçekten. bu yüzden ortalama bir maiden dinleyicisinin saygı duyduğu ama çok da beğenmediği bir albüm. ama gerçek iron maiden fanlarının acayip zevk aldığından eminim çünkü bu albüm sadece bir albüm değil. çok uzun ve güzel bir öykünün başlangıcı. grubun geçirdiği değişiklikleri, neye odaklandıklarını, neleri azalttıklarını gözlemlemek çok eğlenceli. şarkıların arkasındaki öyküler güzel. farklı elemanların getirdiği farklı tarzları dinlemek bir ayrıcalık. ben de bazen bu albümün ne kadar iyi olduğunu unutuyorum açıkçası. albüm aklıma geldiğinde "ya strange world çok mu alakasız? running free çok mu basit? charlotte the harlot biraz saçma mıydı?' gibi düşüncelere dalsam da albümü dinlediğim anda aklımdaki bütün eleştiriler neredeyse kayboluyor, o şarkıların ve grubun gençlik heyecanının arasında küçük bir maiden fanboyu gibi mest oluyorum.

    4,5 / 5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: iron maiden, prowler, strange world
175 entry daha